Adalet’i eksik hayatlarımız

Yakın geçmişte, KCK operasyonu yürütülen dönemde ve son iki yılda binlerce insan bugün insan hakları savunucularının İstanbul’da yaşadığı hukuksuzluğun benzerine maruz kaldı.


Geçen pazartesi günü, hukukun üstünlüğünün hiçbir zaman hayata geçirilmediği bu ülkede avukatları dâhi şaşırtan, basit usul kurallarına bile uyulmadan yürütülen bir sorgulama müsameresine tanıklık ettik. Bütün diğer saraylar gibi adaleti eksik olan ‘adalet’ sarayında geçirdiğimiz saatler boyunca bu ülkede yaşayan herhangi bir insanın kendini kolaylıkla o sorgu odasında bulabileceğini gördük. Masum bir insan ne olduğu dâhi belli olmayan bir şeyle nasıl suçlanır, nasıl tutuklanır, bunu çaresizce izledik. Evet, 12 gün boyunca gözaltında tutulan, gün boyunca savcıya ve hâkime ifade veren ve sonra bir kısmı tutuklanan insan hakları savunucularından bahsediyorum. Neden gözaltına alındıklarını bilmediğimiz gibi, bir kısmının neden serbest bırakıldığını, kalanların neden tutuklandığını da bilmiyoruz.

Kalabalık bir grup olarak arkadaşlarımızın akşam geç saatlere kadar savcılıkta ifade vermelerini beklerken bu kumpasa rağmen serbest bırakılacakları konusunda ümitliydik biraz. Naifiz demek ki hâlâ biraz; bu ülkede operasyonlarla, sonradan icat edilen delillerle insanların nasıl suçlanabildiklerini, kimilerinin ömürlerini cezaevinde geçirdiklerini bilmemize rağmen. Bir de o kadar saçmaydı ki gözaltına alınmalarına ‘sebep’ olan şey. Evet, karalama kampanyaları yürütülmüştü ama o kadar temelsiz ve gülünçtü ki söylenenler ve dünyanın dört bir yanından o kadar yoğun bir tepki vardı ki bu gözaltılara... Bu müsamereyi devam ettirecek kadar net talimatlar alınıp alınmadığını, ne boyutta bir operasyonla karşı karşıya olduğumuzu henüz tam olarak bilmiyorduk o anda.

Arkadaşlarımızın masum olduğunu anlatmak zül geliyor şu anda ama ne yapayım. Ola ki okumayan, duymayan kaldıysa diye özetlemeye çalışayım arkadaşlarımızı temsil eden avukatlardan Oya Aydın’ın bir röportajda anlattıklarını.  Yandaş basında üzerinde gizli planlar yapılan bir Türkiye haritasından bahsedilmişti. Onu sormuşlar sorguda. Konusu büyük oranda stresle baş etme olan seminerde meğer eğitici uzmanlardan biri bütün katılımcılardan onları üzen, geren şeylerin resmini çizmelerini istemiş. Uçağa ilk defa binen bir katılımcı uçak resmi çizerken, bir katılımcı da savaşı, kentlerdeki yapılaşmayı, HES’leri falan gösteren bir resim çizmiş. Üzerinde gizli planlar yapıldığı söylenen harita işte bu. Herkes çizdiği resmi bir kenara bırakmış, dertlerini, kaygılarını bir tarafa bırakır gibi. Baskın sırasında da doğal olarak bu resimler bulunmuş.

Arkadaşlarımızdan bazılarının, telefonunda ByLock programı olan birileriyle telefonda görüştükleri iddia edilmiş. Birinin görüştüğü, ByLock kullanan kişi emlakçı. Diğeri, KHK ile işine son verilmeden önce öğretim üyesiyken Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının organize ettiği, emniyet görevlilerine yönelik bir seminere eğitici olarak katılacağı zaman semineri organize eden emniyet görevlisiyle seminere katılım konusunda konuşmuş. İşte bu emniyet görevlisinin telefonunda ByLock varmış. Ne ilginçtir ki bu emniyet görevlisi ByLock kullandığı için herhangi bir soruşturmaya maruz kalmamışken arkadaşımız kendisiyle bir iki kere telefonda konuştuğu için suçlanabiliyor.

Arkadaşlarımızın “Bilgisayarlarımıza polis nasıl girebilir?” diye bir soru sordukları iddia edilmişti. Meğer bu soruyu arkadaşlarımızı ihbar ettiği söylenen ve tanık olarak ifade verdiği ortaya çıkan çevirmenlerden biri sormuş eğiticiye.

Hangisi olduğu dâhi belli olmayan bir terör örgütüne yardım ile suçlanmış olsa da arkadaşlarımız sorgu sırasında kendilerine sadece katıldıkları toplantıya ve yürüttükleri insan haklarıyla ilgili çalışmalar hakkında sorular sorulmuş. Tekrarlamış olayım: Dijital bilgi güvenliği ve stresle baş etme konusunda insan hakları savunucularına verilen, düzenlenmesi konusunda ta nisan ayının ortasında karar alınan, haziran ayında düzenlenmesi düşünülen ama Ramazan ayı ve bayramı nedeniyle temmuz ayına ertelenen, uygun fiyat veren bir otel bulunduğu ve katılımcıların biraz nefes almalarına katkıda bulunacağı için Büyükada’da düzenlenen, tabii ki gizli olmayan, kapısı açık bir salonda gerçekleşen bir toplantıdan bahsediyoruz.

İşte ahval böyleyken 12 gün gözaltında tutulan arkadaşlarımızın 6’sı tutuklandı; 4’üadli kontrol şartıyla, hem de haftada üç kere bir kolluk birimine giderek imza vermek kaydıyla serbest bırakıldı. Serbest bırakma kararına savcı itiraz etti. Ve ben bu yazıyı Artı Gerçek’e göndermeden biraz önce serbest bırakılan arkadaşlarımız hakkında yakalama kararı verildiğini duyduk. Ne ilginçtir ki bu kararı avukatlardan değil de basından öğrendik. Çok üzgünüm ama şaşkın değilim sanırım. Murat Aksoy ile Atilla Taş’ın serbest bırakıldıkları gün yeniden tutuklandıklarını hatırlıyoruz. Geçen hafta 10 aylık tutukluluk sürecinden sonra serbest bırakılan sevgili Fırat Anlı hakkında yeniden tutuklama kararı çıkmasının üzüntüsü ve öfkesi içindeyiz. Daha telefonla arayıp geçmiş olsun bile dememiştim kendisine. Başı kalabalıktır şimdi, geçsin sonra ararım diye düşünürken hakkında tekrar yakalama kararı çıktığını duydum sosyal medyada. Bu kararın şokunu yaşarken Necdet İpekyüz’ün, Selçuk Mızraklı’nın dâhil olduğu bir grubun Diyarbakır’da gözaltına alındığını duyduk. Necdet Bey serbest bırakılmış bir süre sonra. Diğerleri hala gözaltındalardı bu yazıyı kaleme aldığım sırada. Çok saygın hekimler, insan hakları savunucuları onlar da.

Bunlar bu ülkede ilk defa yaşanmıyor aslında. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Yakın geçmişte, KCK operasyonu yürütülen dönemde ve son iki yılda binlerce insan bugün insan hakları savunucularının İstanbul’da yaşadığı hukuksuzluğun benzerine maruz kaldı. İsmini hiç duymadığımız, hikayelerini hiç dinlemediğimiz binlerce insan zorlamayla icat edilen suçlamalarla hapis yattılar. Bunu söylediğim için çok üzgünüm ama belki ben dâhil, Fırat’ın batısında yaşayan insanlar, bazı hak savunucuları bile, Fırat’ın doğusunda binlerce insanın maruz kaldığı haksız muamelelere gerekli düzeyde ya da yaygınlıkta ya da süreklilikte tepki göstermezken aynı muameleye batıdakiler maruz kaldığında “nasıl olur!” diye şaşkınlık yaşıyor şimdi. Belki bugün bunları yaşıyor olmamızın nedenlerinden biri de bu eksikliğimiz; bir grubun yaşadığı,yıllarca süren hukuksuzluğu kanıksamış olmamızdır.

Şimdi Fırat’ın batısında da epey bir insan kaygılı. Kimimiz gözaltına alınırsa arayacağı avukatı ya da ilk kişiyi belirleyip telefon numarasını ezberliyor; kimimiz gözaltına alınınca kendisine çabucak ulaştırılacak bir ihtiyaç çantası hazırlıyor; kimimiz, hele yalnız yaşayanlarımız, bunun için evinin yedek anahtarını arkadaşına bırakıyor. Her gün, her an tanıdığımız biri gözaltına alınabilir diye kaygıyla yaşıyoruz. Sabah uyandığımızda hayatımızdan kimin eksilmiş olacağını, kimin iftiraya maruz kalacağını bilmemenin tedirginliğiyle uyumaya çalışıyoruz. Bu ülkenin muktedirleri kendine karşı gördüklerini keyfi olarak cezalandırırken, milyonlarca insanın hakikati duymazdan geldiğini bilmenin yarattığı boşlukta, yabancılıkta sallanıp duruyoruz. Sinirlerimiz bozuk. Boğazımızda sürekli bir yumru. Biraz da ağlama ihtiyacı. İnançlı olanlar bedduaya sarılıyor bir yandan. Bugün Diyarbakır’da yaşayan bir avukat arkadaşıma ruh halimizi anlattığımda kendisinin ve yerel yönetimde çalışan eşinin her an gözaltına alınabilecekleri endişesiyle giysi/ihtiyaç çantalarını uzun zamandır hazır bulundurduklarını söyledi. Bir nevi, depreme hazırlıksız yakalanmak istemeyen insanların yıllarca deprem çantalarıyla yaşamaları gibi. Düşünün… Halimizi duyunca “OHAL o tarafa da geldi” dedi. Haklıydı. Ne diyebilirdim ki, sustum kaldım… Yıllardır, bizim şu anda içinde bulunduğumuz endişeli hali her gün ziyadesiyle yaşıyorlardı ve biz bunun yeterince farkında değildik ya da kaygılarını iliklerimizde hissederek paylaşmıyorduk galiba.

Devletin ne yapmak istediği belli. Evrensel hukuku bırakın, iç hukuku ayaklar altına alırken muhalif tek bir ses çıkmasın, kimse diğerinin hakkına sahip çıkmasın, araştırma yapmasın, rapor yayınlamasın, yaşananları dünya duymasın istiyor. Bu kâbustan uyanmak için tek çare direnmek ve haksızlığa uğrayan herkes için ayrım yapmadan adalet talep etmek. Bir süre kazanamazsak, onları hemen özgürlüklerine kavuşturamazsak bile en azından doğru bir şey yaptığımızı bilecek, birbirimizden kuvvet alacağız.O yaşama ve direnme kuvvetine hayli ihtiyacımız var şimdi.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…