Afrin direnişine karşı 'terör' argümanı

ABD ve Batı’nın zaaflarını, Rusya’nın askeri desteğini kullanan Erdoğan, ABD ve Batı’ya karşı pek inandırıcı olmasa da yalnızca 'terör' teranesini kullanabilir. Çünkü başka argümanı yok.


Havuz yazarları, öncesinde de “terör” argümanına sarılıyorlardı ama Afrin’e yönelik müdahale sonrasında neredeyse tüm argümanlarını Türkiye’ye dönük terör tehdidi üzerinden kurmaya başladılar. Bu işareti Erdoğan’dan aldıkları açık...

Erdoğan da tüm söylemini aynı terane üzerinden kuruyor. Havuz yazarları, “havan dövücünün hınk deyicisi” gibi sadece Erdoğan’ın söylediklerini tekrar ediyorlar. Doğrusu bu onlar açısından sarılabilecekleri tek argüman.

“Terör senaryolarına” özellikle uluslararası kamuoyu, ABD ve Batı ile ilişkileri açısından ciddi ihtiyaçları var. İç kamuoyu açısından sıkıntıları yok. Irkçı söylemlerle besledikleri yandaşları, kendilerinden olmayan her canlının ölümünde göbek atacak kadar vicdan ve ahlaktan yoksun iken onlara Kürt, FETÖ hatta CHP demek bile yetiyor. Bu sözleri duyan yandaşlar başlıyor küfre, tehdide, hakarete. Düşünsenize iki çocuğuyla Türkiye’den kaçmaya çalışırken boğulan KHK’lı Ayşe öğretmen ile çocuklarının ölümüne sevinen, “Oh olmuş” diyebilen bir güruh var artık. İnsanlıktan çıkmış bu güruha ne deseniz, yutar. Gözlerini kan bürümüş. Ancak uluslararası kamuoyu aynı noktada değil. Onlara karşı ellerinde bir tek “Türkiye’ye yönelik terör tehdidi” hikayesi var. “Terör” teranesine bunca sıkı bir biçimde sarılmalarının bir nedeni bu...

“Terör” argümanına giderek daha fazla sarılacakları muhakkak. ABD’li yöneticilerle üst üste görüşmeler yaptılar, daha da yapacaklar. Bu görüşmeler “terör” argümanını artırarak kullanacaklarının işaretidir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın sağ kolu olarak görülen Ulusal Güvenlik Danışmanı Mc Master, geçtiğimiz hafta sonu Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın ile görüştü. Görüşmeden sonra soğuk bir diplomatik açıklama yapmakla yetinildi. Kulislerde ise Mc Master’in Türk basınındaki ABD karşıtlığı ile bu karşıtlığı besleyen yöneticilerin beyanlarına dikkat çektiği, bu beyanlardan bazı örnekler verdiği konuşuluyor. Kalın ise ABD’nin YPG’ye dönük desteğinin bu sonuca neden olduğuna vurgu yaparak YPG’ye destek devam ettiği sürece durumun değişmesinin mümkün olmadığını anlatıyor. Tabi Kalın, YPG’nin “nasıl tehlikeli bir terör örgütü olduğuna” da vurgu yapıyor.

Mc Master’den sonra Türkiye Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli ile ABD Savunma Bakanı James Mattis, NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda bir araya geldi. Bu görüşmede iki NATO müttefikinin ne konuştuklarını tahmin etmek pek zor değil. ABD ve Türkiye, Suriye’de birbirinden farklı politikalar izliyor. Her iki ülke de bir diğerini kendi çizgisine çekmek istiyor. ABD, Suriye’deki mücadeleyi IŞİD ve benzeri cihatçı örgütlerle sınırlı tutup onların yeniden canlanmasının önüne geçmeyi politik bir argüman olarak Türkiye’nin önüne sürerken, Türkiye, Suriye Kürtlerinin YPG ve YPJ gibi savunma güçlerinin, PYD ve TEVDEM gibi siyasi örgütlerinin birer terör örgütü olduğunu, IŞİD’den farklı olmadığını savunuyor. Daha açık bir deyimle, Mattis Türkiye’nin IŞİD’e karşı konuşlanmasını, Canikli ise ABD’nin YPG/YPJ ile DSG’ye karşı konuşlanmasını talep ediyor.

Bu görüşmelerin Ürdün ziyareti sonrasında 15 Şubat'ta Türkiye'ye gelerek mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir araya gelecek ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson görüşmesine hazırlık olduğuna kuşku yok. Tillerson-Çavuşoğlu görüşmesine büyük anlam yükleyenler var ancak tarafların ellerindeki argümanları bir kez daha öne sürmekten öte mevcut tutumlarını terk etmeyecekleri, diplomatik elenseler ile birbirlerini tartmaya devam edecekleri görünüyor.

Diplomatik trafik artıyor ancak hem taraflar arasında, hem de tarafların kendi içindeki farklılıklara da vurgu yapmak gerekir. Örneğin ABD Savunma Bakanlığı’nın Dışişleri Bakanlığı’ndan farklı bir noktada olduğu çok belli. Savunma Bakanlığı, Bakan düzeyinde olmasa da Sözcü ve sahadaki sorumlu askerler düzeyinde Türkiye’ye ilişkin mesajları daha somut veriyorlar. ABD Savunma Bakanı’nın mesajları da pek yumuşak değil. ABD Dışişleri Bakanlığı ise Türkiye ile aynı çizgiye gelme, mümkünse bunu Türkiye’yi yanına çekerek yapma konusunda çaba gösteriyor. ADB Dışişleri, Bakan düzeyinde de, alt düzeydeki sorumlular üzerinden de Türkiye’yi tedirgin etmekten kaçınıyor.

Bu bir havuç-sopa politikası mı, bilinmez. Ancak bilinen şu; ABD saha gerçekliği itibarı ile Türkiye’nin askeri politikalarına karşı ancak siyaseten de Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Türkiye’nin Rusya’ya giderek daha fazla yanaşması, Türkiye’nin Suriye’de Rusya ile askeri işbirliğini ilerletmesi de ABD’yi tedirgin ediyor.

Türkiye-ABD ilişkilerinin Türkiye ayağında durum daha farklı...

Türkiye, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, hatta zurnanın zırt deliğindeki en alt düzey sorumluya kadar siyasetini sadece Kürt düşmanlığı üzerinden değil aynı zamanda sert bir ABD karşıtlığı üzerinden yürütüyor. Bu üslubun, daha doğrusu üslupsuzluğun sadece iç siyasete ilişkin verilmek istenen mesajlardan kaynaklandığı inancında değilim. Hiç kuşku yok Rusya’dan alınan destek Türkiye’ye cesaret veriyor. Mülteci sendromundan bir türlü kurtulamayan, öte yandan Türkiye’nin 80 milyonluk nüfusu ile kaybedilecek bir ekonomik pazar olmadığını da gören Batı’nın Türkiye’ye ilişkin izlediği "dostlar alışverişte görsün" tarzı politika da, Erdoğan’ın elini güçlendiren önemli bir koz.

ABD ve Batı’nın zaaflarını, Rusya’nın örtülü askeri desteğini kullanarak önce Afrin Fatihi, ardından bölge belirleyeni olmayı hayal eden Erdoğan, ABD ve Batı’ya karşı pek inandırıcı olmasa da yalnızca “terör” teranesini kullanabilir. Çünkü kullanabileceği başkaca argümanı yok.

Dikkat ederseniz bu ara düşen helikopterleri bizzat Erdoğan’ın kendisini açıkladı. Ölen askerlerin sayısını yine kendisi verdi. Devletin resmi ajansı AA mizansen görüntüler derleyip bunları önce hükümete, onaylanan bölümünü de kamuoyuna servis etti. Havuzuyla, yandaşıyla, candaşıyla hükümet medyası bu görüntülere sığınarak haber bültenlerini hükümet senaryolarıyla süsledi. Bu adımların hiçbiri Erdoğan’ın muhataplarını “teröre destek” üzerinden vurmak istemesi niyetinden bağımsız değil.

Bu yazılanlar, Türkiye ve diplomatik muhatapları açısından yaşananların bir bölümü. Ancak Erdoğan iktidarı ile diplomatik muhataplarının hesaba katmadığı, hatta ABD, Batı ve Rusya’nın hala görmek istemediği gerçeklik ise sahadaki realitedir. Türkiye Afrin’e yönelik müdahalenin ilk adımını atarken, bölgeyi kısa zamanda ele geçirebileceğini hesaplıyordu.

Bu ilk hesap tutmadı.

Türkiye, sivillere dönük saldırıların tepki alacağını ve diplomatik muhataplarının kendisine karşı daha da sertleşmesine neden olacağını da biliyor. Buna rağmen son iki haftada sivil yerleşim yerlerine yoğun saldırılar düzenlemekten çekinmedi. Çünkü dış dünyanın hala kendisine tepki gösterecek noktada olmadığını görüyor.

Doğrudur, bu saldırılar tepki aldı. Ancak takdir edersiniz ki bu tepkiler hiç de saldırıları önleyici düzeyde değildi. Erdoğan da hamle yaptı. Tepkileri AA’nın piyasaya sürdüğü mizansenlerle kapatmaya dönük adımlar attı.

Ancak şu çok açık; ellerindeki tüm kozlara rağmen Türkiye’nin hesapları tutmuyor ve zamanı giderek daralıyor. Daha açık deyimle Erdoğan bırakın bölge belirleyeni olmak, Afrin Fatihi bile olamayacak durumda. Erdoğan’ı engelleyen ise ne ABD’nin ikircikli politikası, ne de Batı’nın aymazlığıdır. ABD ve Batı, Türkiye ile çelik çomak oynamaya, Rusya da Türkiye’yi kendi jandarması olarak kullanmaya devam ediyor. Erdoğan’ın yapmak istediklerini kursağında bırakan en önemli etken an itibariyle bir tek Afrin’deki sivil halkın işgale karşı gösterdiği direniş ile sivil halkı korumakla mükellef silahlı güçlerin orantısız güce rağmen gösterdikleri askeri başarıdır.

Yine bilmek gerekir ki bu durum uzun sürmeyebilir. Çünkü devasa bir orantısızlık var. Daha da ötesi Afrinliler korkunç bir acımasızlık ile karşı karşıyalar.

Unutmayalım, askeri müdahale sürerken, Türkiye hava sahasını pervasızca kullanmaya devam ederken TSK’ya zaman kazandıracak her adım, Erdoğan’ın elini güçlendirecektir.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…