Avrupa meselesi - Bir toparlama

Avrupasız Türkiye ise bugünkü hal ve gidişatın daha beteri demek. Avrupa’nın Aydınlanma’dan bu yana biriktirdiği müktesebatın buraya yansımaması demek.


Avrupa Türkiye’de, Türkiye de Avrupa’da gündemde, mâlum. Ne var ki bu defa konu ilişkilerin nasıl, ne zaman ve kim tarafından kopartılacağı. Kopartılıp kopartılmayacağı dahi değil. Kopuş artık “yeni normal”. Tek taraflı da değil, tarafların hemen hepsi kopuş taraftarı. Aynı coğrafyada yaşadığımız sürece ilişki tabii ki bir şekilde devam edecek ama ilişkiden ne anlandığına bağlı. Türkiye açısından 19. yüzyılın başından itibaren bu coğrafyanın başat belirleyicisi olan Avrupa fikrinden, devlette ve toplumun varoluş kodlarında kopuş söz konusu olan. Ve bu, tarihî bir kopuş... Batılılaşma veya Batılılaştırma yerine Batısızlaşma veya Batısızlaştırılma. Keza Avrupa tarafı için eteklerdeki taşları dökme ve yeni bir ilişki çerçevesi belirleme vakti.

Türkiye, 1945 sonrasında vücut bulmaya başlayan kıtanın birliği amacıyla kurulan kurumların başından itibaren parçası, tarafı oldu. Zengin darbe müktesebatına ve zayıf ekonomisine rağmen Avrupa kurumlarıyla irtibatı hiç kesilmedi, sorunlar hep aşıldı, buzlar daima eridi. Zira devlet ve toplum “Avrupa istedi”. Devlet aklı hep bir adım geriden gelse de memleketin pozitif bir “Avrupa politikası” daima var oldu. Bugün bu istikamet, bu hedef artık yok. Avrupa’nın 1945’ten bu yana biriken ve birey ile toplum hayatını ilgilendiren her konudaki müktesebatına uyumdan eser kalmadığı gibi artık Avrupa ile negatif bir ilişki söz konusu. Bu, Türkiye’nin “farklıyım” iddiasını Avrupa’nın temelindeki norm, standart ve prensipleri açıkça reddederek ve bunların aksi yönünde politikalar uygulayarak yaydığı bir tercih. Hukuk devletine karşı hukukdışılık; demokrasiye karşı otokrasi; denge denetlemeye karşı mutlak karar alma yetkisi; diyaloga karşı monolog; basın özgürlüğüne karşı sansür; ademi merkeziyete karşı merkeziyetçilik; barışçı yöntemlere karşı savaşçı yöntemler; bireyin önceliğine karşı otoritenin önceliği; çoğulculuğa karşı çoğunlukçuluk; şeffaflığa karşı mahremiyet; sekülerliğe karşı dinbazlık; saymakla bitmez bu zıtlaşma örnekleri…

Zira Avrupa norm, standart ve prensipleri rejimin muradı açısından ayakbağı. Dolayısıyla devlete hâkim olan zihniyet Avrupa’yı memleketin ve milletin gizli hasmı, kimi zaman açık düşmanı olarak anlıyor ve anlatıyor. Toplumdaki “Avrupa isteği” ise bu zihniyet karşısında giderek sönüyor. Referandumda “hayır cephesi” olarak adlandırılan potpuri içinde bu isteği sürdüren hatırı sayılır bir kitle olduğu gerçek ancak “cephenin” külliyen Avrupa istediği asla doğru değil. Türkiye, AKP ağzıyla söyleyecek olursak, ziyadesiyle “yerli ve millî”.

Memlekette Avrupa bu durumdayken Avrupa’da Türkiye ne durumda?

Avrupa esasen Türkiye’deki hükümetin giderek artan gönülsüzlüğünden memnun; rejim sayesinde Türkiye’nin nihayet yakasından düştüğüne seviniyor. Bu vizyonsuzluğu tartışmanın vakti maalesef çoktan geçti ve bundan sonra böyle bir tartışma olacak gibi durmuyor. Zira yazının başında belirttiğim “yeni normal” uyarınca mesele iplerin kopup kopmayacağı değil resmen ne zaman kopacağı. Kendi vatandaşını asmak için Avrupa’ya idam şantajı yapan, Avrupalı siyasetçilere duyulmamış hakaretler yağdıran, faşizmi anayasallaştırma muradındaki Türkiye rejimi kredisini tamamen tüketti. Bu çerçevede Avrupa’da Türkiyeli demokratların bekasından endişe edenlerin, “milyonlarca Türkiyeli Avrupa değerlerine sahip” ve “Avrupasız Türkiye ve Türkiyesiz Avrupa hep eksiktir” diyen öngörü sahiplerinin yapabilecekleri çok sınırlı. Rüya görmeyelim.

Avrupalı kararvericilerin ilişkiyi gözden geçirme talebi 2013’ten bu yana vardı. Şimdi referandumla birlikte talebin dozu arttı ve istisnasız bütün kurumlarda Türkiye ilişkisinin veya üyeliğinin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Tek tek kurumlara ve bundan sonra olabileceklere bakalım.

Avrupa Konseyindeki oylamayla Türkiye küme düştü ve izlemeye alındı. İzlemeden çıkabilmesi bugünkü şartlarda imkânsız. Zeynel Lüle’nin Avrupa Konseyi’nin taleplerini özetleyen yazısına bakmak kâfi.

Konsey bünyesindeki İşkenceyi Önleme Komitesi, İnsan Hakları Komiserliği, Venedik Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Parlamenterler Meclisi gibi siyasî ve hukukî kurumlarla köprüler zaman içinde atılacaktır. Rejim partileri AKP ve MHP’nin “milletvekilleri” haftabaşı Ankara’dan gelen “emir” ile bir daha gelmemek üzere yurda döndüler bile. Keza kurumların teftişleri tıpkı BM kuruluşları veya uluslararası stklarile yabancı habercilere yapıldığı gibi, kısıtlanacak, AİHM kararları uygulanmayacak ve sonundayüz binin üzerinde potansiyel müracaatla muhtemelen Sözleşmeye taraf olmaktan çıkılacaktır. Avrupa Konseyi ilişkisi bundan sonra derin dondurucudadır.

AGİT ile ilişki basın özgürlüğü ve seçim gözlemciliğiyle sınırlı olsa da her iki konuda da Ankara AGİT raporlarına tıpkı Avrupa Konseyi kararlarında olduğu gibi “yok hükmünde” muamelesi yapıyor. Referandumun eşit ve özgür (freeandfair) koşullarda yapılmadığı ibaresi yakında çıkacak olan gözlemci raporuna girdiği takdirde bu Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi düşürdüğü “izleme kümesi” ile uyumlu olacaktır. Nitekim bu kümedeki ülkelerde de seçimler eşit ve özgür koşullarda yapılmıyor.

Avrupa Birliği ilişkisi çoktandır kördöğüşü ve sağırlar diyaloğu lezzetinde cereyan ediyordu. Referandum sonrasında siyasî kararvericiler ilişkinin üyelik perspektifinden çıkartılarak yeniden tarif edilmesi üzerinde anlaşmış görünüyor. Müzakereler çoktan akamete uğramış olsa da kâğıt üzerinde sürüyor görünüyor. Muhtemelen bu hafta sonu yapılacak toplantılardan Komisyon’a yeni çerçeve için görev verilecek.

Yeni ilişkinin gümrük birliğinin gözden geçirilmesiyle belirleneceğini düşünenler var. Oysa bunun teknik ve siyasî zorlukları var. Gümrük birliği üyeliğe giden yolun merhalesidir. Üyelik olmazsa daima sakat kalır. Başlangıcından 21 yıl sonra birikmiş sorunlar gibi. Siyasî olarak da gümrük birliğinin tadilatını onaylamaya razı olmayan birçok üye devlet ve Parlamento var. Sonuçta, yeni çerçeve biraz daha hallice bir Serbest Ticaret Anlaşmasından öteye geçmezse şaşırmam.

Yatırım sermayesine gelince, yıllardır Türkiye ana kaynak olan Avrupalı yatırımcı için cazip bir ülke değil. Hukuken, mal ve can güvenliği, üretim normları, çevre ve sosyal sorumluluk açılarından…

Pek çok vatandaşın beklediği vize muafiyeti ise Kürd meselesi hallolmadıkça hayata geçmez. Yani görünür bir gelecekte değil… Her hal ve karda ilişkinin önümüzdeki yıllarda Türkiye için siyasî, iktisadî, kültürel herhangi bir anlam ifade etmeyeceğini bilmek gerek.

NATO

Daha farklı olsa da NATO ile ilişkiler daha iyi değil. Türkiye ABD açısından çözümlerin değil sorunların parçası olarak algılanıyor. Daha önce böyle bir ikaz duyulmuş olmamasına rağmen NATO Genel Sekreteri geçen gün toplu gözaltı ve açığa alma işlemlerine Türkiye’ye hukuk devleti ilkelerine tam riayet etmesi çağrısı yaptı. Unutmayalım NATO sadece askerî değil aynı zamanda siyasî bir kuruluştur ve Türkiye bugün üye olmaya kalksa yetersiz demokratik sicilinden ötürü, üyeliğe kabul edilmez.

Ama daha vahimi, sözü dinlenir ABD’li Council of ForeignRelations direktörü Richard Haass’ın basına da yansıyan ikazı. Türkiye’nin bir müttefik olabileceğini ama bir ortak olmadığını yazan Haass’ınsözlerinin havada kalmayacağı olasıdır.

Sonuçta Türkiye Avrupa’nın siyasetinde artık olmayacak, Avrupa da Türkiye’ninkinde.

Bu tablo ne Türkiye ne Avrupa için iyi. Türkiyesiz Avrupa, kıta dinsel ayrımcılığın antidotundan mahrum kalacak demek. Kıtanın doğu sınırında, Rusya ile birlikte sağı solu belli olmayan ikinci otokratik tehditle yaşayacak demek. Avrupasız Türkiye ise bugünkü hal ve gidişatın daha beteri demek. Avrupa’nın Aydınlanma’dan bu yana biriktirdiği müktesebatın buraya yansımaması demek.

Yazık oldu, geçmiş olsun…

 

 

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…