Bilal'in mahallesi

Bilal mahallesindeki ihtiyarların temsil ettikleri anlama talip. Başka bir dünyayı değil, o cumbalı ahşap evler gibi yıkılayazmış bir dünyayı arzuladığı için isyan ediyor.


Birleşen Yollar (Yücel Çakmaklı, 1970): Görüntü İstanbul surlarında açılır. Ardından Boğaz'da bir vapur, balıkçı tekneleri, derken İTÜ'nün Maçka binasının merdivenlerinde ayakta durup sohbet eden yaşıtlarının arasından iner Bilal (İzzet Günay). Sonra kahvesini yudumlarken görürüz onu, bir yandan ders çalışmakta ya da kitap okumaktadır. Hilton'un denize bakan cephesini arkasına almıştır oturduğu mekân. Bugünkü Gökkafes'in yükseldiği yerde o zamanlar var olan çay bahçesi belki de. Etrafında üniversite öğrencileri. Aralarından biri, Leyla, Bilal'e sinemaya gitmeyi teklif eder ve flört etmeye başlar. Bilal, "biz arkadaşız" deyip kalkar yerinden. Soluğu mahallesinde alır. Daracık bir sokağa sıralanmış yorgun, yoksul, cumbalı, ahşap evler. Başındaki henüz siyasi bir anlamı olmayan küçük bir başörtüsüyle orta yaşlı kadın yokuş yukarı çıkarken, Bilal'i görürüz yine. Yaşlı ve yine örtülü bir kadının alışveriş filesini taşımaktadır. Kapıda fileyi verir, duasını alır ve yoluna devam eder. Elindeki bir keseden okuldan henüz çıkmış oldukları siyah önlüklerinden anlaşılan çocuklara muhtemelen şekerleme dağıtan kasketli ve sakallı bir amcaya doğru ilerler.

- İlahi Hayri Dede, alıştırırsan böyle olur işte.

- Ne yaparsın. Tek başına bir adamım. Benim de çocuklarım bunlar işte. Eve dönerken yolumu gözlüyorlar. Eeee sen nasılsın bakalım?

- Sağol, mezuniyet imtihanlarına hazırlanıyorum.

Bu arada birkaç adım atar ve yeni apartmanın mahallenin dokusuna pek aykırı duran görüntüsünün fark edildiği köşeye ulaşırlar.

- Apartmana taşınmalar başladı. Sokağımıza yapılan bu ilk apartman huzurumuzu bozacak gibi geliyor bana.

- Niye Hayri Dede?

- Ne bileyim. Böyle saray gibi yerlere başka insanlar gelir. Onlar da malum. Ne bizleri beğenirler ne de bizlere uyarlar.

- Aldırmayız olur biter be Hayri Dede.

- Öyle olacak tabii, hadi kal sağlıcakla.

Mahallenin ahlaki (yaşam tarzı) manzarası ve bu manzaraya düşen gölge böylece tarif edilmiş olur. Birazdan balkonda gördüğümüz Feyza (Türkan Şoray), yaklaşmakta olan felaketlerin habercisidir. Elbette o felaketlerin başına geleceği kahraman da odur. Sebebi yaşlı dadının hizmet ettiği evin hanımının ve beyinin kahvaltı masasında süren sohbetten anlarız. Baba kumarbazdır, annenin dünyadan haberi yoktur, dadı ikisinin bu hallerini onaylamaz ama karışmaz da. Feyza masaya oturduğunda babasının bir akşam önce zaferle kalktığı poker masasından payına düşeni ister. Böylece onca felaketin neden Feyza'nın başına geleceğini öğreniriz: Kursağına haram lokma girmektedir. Malum 1970'ler, gittiği okuldaki üniversite işgalinden bahseder Feyza kısaca. Sınavlar yapılamamaktadır. Film devam ederken Bilal'in de üniversitede yaşanan siyasi mevzuların dışında kalmayı tercih ettiğini görürüz. Bir an önce okulu bitirip hayatını kazanmaya başlaması gerektiğini düşünür.

***

İlk bölümü 7 Eylül 2012'de yayınlanan Huzur Sokağı dekupe edilmiş, yani bağlamından, genel manzaradan koparılmış ve stilize edilmiş görüntülerden oluşan bir jenerikle başlar. İstanbul'u bir bütün olarak değil, parçalanmış kareler ve zamanın içinde dondurulmuş anlar halinde görürüz jenerikte. Cumbalı, kötü restore edilmiş evler, gene dar, yokuşlu, ama çakma Arnavut kaldırımlı sokaklar. Boğaz köprüsü, büyük başörtülü kadınlara karşı ağır makyajlı kadınlar. Derken bazı kitaplar: Üst üste düzgün bir şekilde istiflenmiş halde Alfred Adler'in İnsan Tabiatını Tanıma'sı, Erasmus'un Deliliğe Övgü'sü, Politzer'in Felsefenin Başlagıç İlkeleri, Nietzsche'nin İnsanca Pek İnsanca'sı. Hemen yanında kırmızı cildi yaldızla süslenmiş Hüseyin Hilmi Işık'ın Tam İlmihal: Saadet-i Ebediyye'si ve hemen altında İmam Rabbani'nin Mektubat'ı. Duyulan ilk sözcük: "Biliyorsunuz."

- 18'inci yüzyılda burjuvazinin sistemi ele geçirmesiyle dünyanın toprağa dayalı sistemi gitti. Yerine sanayiye dayalı sistem geldi. Ve paranın sahipleri...

- Kapitalistler yani hocam.

- Kapitalistler! (r vurgulu) Sistemi yürütmek için bunu yaptılar. Köle gibi çalıştırabilmeleri için insanı bütün değerlerinden koparmaları gerekiyordu. Topraktan. Vatandan. Dinden.

Bu konuşmalar erkeklerden mürekkep bir akşam sohbetinde geçer. Koltukta oturan sakallı bir hoca ve kanepelerde ya da yerde oturan genç, üniversiteli, erkek öğrenciler.

Sonra ani bir kesmeyle bir gece kulübü. Dans eden genç kadınlar, kötü bir müzik, kadehlere dolan içkiler. İçkisini -muhtemelen tekila shot- yüzünü buruşturarak bir yudumda içen Feyza, yanında iki arkadaşıyla. 

Kesip, erkek sohbetine dönüyoruz, ahşap oymalı mobilyası yaldızlı, yeşil kadife döşemeli koltuğunda oturmakta olan hoca konuşur:

- İnsanların yurtlarını terk edip iş için şehirlere gitmeleri de böyle başladı zaten.

Bilal: Belki de insanın doğduğu yer değil doyduğu yer onun vatanıdır lafı o günlerin öğretisi, değil mi hocam?

Hoca: Elbette.

Başka bir öğrenci: Nasıl yani?

Bilal: Paraya dönüştürülemeyen her şey gözden düşüyordu. İnanç, değer, hatta aşk bile.

Sonra yine gece kulübüne gideriz. Ve aşkın nasıl gözden düştüğüne şahit oluruz Feyza ve arkadaşlarının sohbetinde.

Feyza yüzüne yansıyan iç sıkıntısıyla arkadaşlarını dinlemektedir. Sağdaki, Boğaziçi'nde asistan olan sevgilisinin onu aldattığından yakınır. Soldaki, sadakati umursamadığını, önemli olan kendisini rahat yaşatacak birini bulmak olduğunu söyler. Feyza sinirlenir buna: Saçmalama, öyle nasıl mutlu olacağını düşünüyorsun? Ona cevap vermeyen arkadaşının neden mutsuz olduğu yolundaki sorusunu geçiştirir: "Midem bulanıyor. Hep aynı şeyleri konuşmaktan sıkıldım." Arkadaşı dalga geçer: "Yalnız miden değil, kafan da bulanık senin."

Bilal'e döneriz. Taksi şoförlüğü yapmaktadır. Kulüpten sarhoşluktan ayakta duramayan Feyza'yı alıp Büyükdere'deki evine götürme işi ona düşer. Gittikleri tripleks villanın kapısında Feyza'yı bekleyen annesi değil dadısıdır. Yolda Feyza, hayatın ve etrafını saran insanların anlamsızlığından yakınır ağlayarak: "Her şeyden çok sıkıldım, her şeyden"

***

Sözünü ettiğim film de (Senaryo: Bülent Oran) dizi de (Yönetmen: Şenol Sönmez, Senaryo: Funda Çetin) onlarca baskı yapmış bir kitaptan, Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı romanından uyarlanmış. Türkiye'de yazılmış ve en çok okunmuş, en çok konuşulmuş, en çok hayat değiştirmiş romanlarından biridir. Ne var ki çok az romanın anlamı ve insanların hayatlarındaki karşılığı Huzur Sokağı'nınki kadar değişir. Oturup dindarlar ya da İslamcılar adına nostalji yapacak değilim. Daha önce de sözünü ettiğim, her kazanın kendisini oluşturan sürecin özünü görünürleştirmesi (Paul Virilio) ilkesinden hareketle Huzur Sokağı'nın kahramanı Bilal'in hayatına yön veren kazaların, Bilal'i bugün bildiğimiz, tanıdığımız ve bilip tanımaktan hiç de hoşnut olmadığımız Bilal yapan, onu kendi hayatının sürücü koltuğuna oturtan süreç hakkında ne dediğini anlamaya çalışacağım.

Her iki öyküde de bir kadının hayatına bir erkek aracılığıyla dahil oluyoruz. Bilal, Feyza'ya götürüyor bizi. Bu sayede daha ilk anda Feyza'nın Bilal'e ve onun dünyasına yapacağı bir yolculuğa çıktığımızı anlıyoruz. Bu, Şenler'in romanda bir kadın olarak değil, bir oğlan annesi olarak kurduğu fantazinin ürünü gibi duruyor. Bildiğim kadarıyla Şenler çocuk sahibi değil. Söylemeye çalıştığım sadece Bilal'e bakışının bir annenin oğluna duyabileceği türden bir sakınma ve hayranlık içerdiği şeklinde bir sezgiden ibaret. Ne roman, ne film ne de dizide pergelin sabit ucu öykünün kadın kahramanlarından birinin hayatına yerleştiriliyor. Kadın kahramanlar Bilal'in arzu nesnesi olduğu ama o arzunun gerçekleşmesine dirayetle direndiği bir öykünün ikincil karakterleri. Feyza hidayete ererek bile öykünün merkezine yerleşemiyor. Ondan daha çok bahsedilse bile öyküsünün çekirdeğini, nirengi noktasını, merkezini Bilal oluşturuyor. Mahallenin edepli kızı Şükran'ın durumu ise Feyza'dan da beter ama konumuz bu değil şimdi. Mahallenin kızlarının nasıl kadınlara dönüştüklerini başka bir yazıya bırakacağım müsaadenizle...

Bilal'i yazan annenin meselesi, "yanlış" (seküler, zengin, kumarbaz, içkici) bir aileye düşmüş ama cevherinde mail olduğu aşk üzerinden "doğru" yola henüz gecikmemiş olan güzel kızın (Feyza), yanlış koşullar (yoksulluk) içinde yaşayan "doğru" (dindar, mütevazı, mutaassıp) bir hayata devşirilip devşirilemeyeceği ikilemi. Romanın ve her iki yapımın da devamında, Feyza'nın ailesinin feci şekilde iflas ettiğini ve kızlarını mala-mülke kurban ettiklerini göreceğiz. Dolayısıyla mevzunun içinde kızı devşirerek ailenin "haram" malına el koyma niyeti yok. Başka bir şey var: Mutaassıp ve yoksul ailenin asla onaylamayacağı Feyza'nın bizzat dönüşüp değişerek yoksul fakat mütevazı hayatı, dahil olabileceği parlak mevkileri ve mevzileri elinin tersiyle itecek kadar arzu ettiği halde ele geçirememesi ve gene de o yoldan dönmemesi. Mutaassıp, muhafazakâr ve anlamlı hayatı Bilal'in cisminde bir arzu nesnesine dönüştürüyor Şenler kadınsı bir sezgiyle; "laik" devletin kendi ürettiği orta ve üst sınıflara kurduğu hayattan dindarları dışlama halini tersine çeviriyor. Çakmaklı'nın filminde bu arzu nesnesi muhtemelen Süleymaniye civarında kırık dökük bir mahallede sokağa taşan dayanışma halleriyle süsleniyor. Dizide ise Boğaz'a, Büyükdere civarına taşınıyor. Dayanışma gene orada, ama evreni alabildiğine daralmış durumda. Üstelik çok da kendiliğinden olduğu söylenemez. Çünkü gündelik hayatın yerini peş peşe gelen büyük ama kocaman felaketler almış. Yazık ki artık sıradan insanların başlarına gelen küçük belalar kesmiyor izleyiciyi.

Filmde ve dizide ortak olan başka bir mesele daha var, o da üniversitenin konumu: Her iki yapımda da üniversite sosyalleşilen, yeni arkadaşlar edinilen, bu vesileyle aileden ve içine doğulan cemaatten farklılaşılan, birey olunan yer değil. Meslek edinmenin ve bu yolla sınıf atlamanın bir aracı (Batı'nın ahlakını değil, tekniğini alalım). Öyle büyük, kurucu anlamlar yüklenmiyor üniversiteye: Al diplomanı, meslek edin, bir an önce hayata başla, hadi koçum!

Fakat üzerinde durmak istediğim farklılık hatta zıtlık da aynı noktada başlıyor: Birleşen Yollar'da üniversitenin bir alternatifi yok. Bilal bir cemaatin üyesi değil. Müslüman ve dindar bir insan teki olarak kendi yolunu arıyor. Hem Şenler, hem de 1970'lerin seküler atmosferi buna imkân veriyor henüz. Bilal'in yalnızlığı böylesi bir bağlamda sahiden değerli. Çünkü akıntının aksi istikamette ilerlemeye çalışıyor. Bu onu yalnız Müslüman değil, aynı zamanda özgün bir birey de yapıyor. Bakmayın siz halim selim bir genç adam olduğuna. Onun o mazbut, hayattan, ahlaktan yana duruşu çürümeye karşı bir başkaldırı, ne yaptığının gayet farkında bir isyan: Tabii ki büyücek bir paradoks içeriyor. Bilal mahallesindeki ihtiyarların temsil ettikleri anlama talip. Başka bir dünyayı değil, o cumbalı ahşap evler gibi yıkılayazmış bir dünyayı arzuladığı için isyan ediyor. 1990'lar sonrası muhafazakârlık, dindarlık ya da İslamcılık ile öncesinin ayrıldığı en temel nokta işte burası. Bilal kendini içinde bulduğu, dünyaya içinden anlam verdiği hayatı talep ediyor. 1990'lar sonrasında müteahhitliği meslek edinen Bilal, o anlama değil, evin arazisine talip oldu. Üzerine kendine anlam verebildiği tek maiyi, havayla temas ettiği anda katılaşmaya başlayan betonu dökebilmek için.

Birleşen Yollar'da, anacığının ve mahallelinin Bilal'den beklentisi dünyayı değiştirmesi ya da mahalleyi yıkıp yeniden yapması falan değil, aksine kendi dünyalarının durağanlığını koruması için yardım istiyorlar ondan. Hayri Dede yeni yapılan apartmanı şikâyet ediyor Bilal'e. Bilal apartman inşaatını durduramaz ama başka şeyler yaparak kendi varlığında o dinamik ve arzulu durağanlığa devamlılık kazandırabilir: Nesil olur, temsil olur, söz olur. Fakat bütün bu haller henüz yalnızca birer ihtimal ve potansiyel. Okuyup düzgün bir meslek edinerek o durağanlığı bir üst tabakaya taşıyabilir mesela. Mahalledeki çocuklara iyi örnek olabilir. Büyüklerin sınıf atlamış birinden saygı görme ihtiyacını karşılayabilir. Yuva kurup çoluk çocuk sahibi olduğunda bu ağırdan alan tekamülü bir sonraki kuşağa aktarabilir. Bir Bilal'den daha fazlasını beklemek ne mahallenin aklına gelir ne de Bilal'in. Zaten bu yüzden, hikâyenin ve Müslüman genç erkeğe uygun görülmüş hayatın bu kurgusunda, Bilal'in kendini bulduğu -mesela "hafifmeşrep" Leyla'nın işvelerinden kaçıp sığındığı- yer mahalledir.

Dizide ise Bilal'i ilk gördüğümüz yer ev içi bir dini-ideolojik sohbet. Sohbetin fiziksel olarak yapıldığı mekân küçük ama mevzu çok büyük. Kapitalizmi ve insandan neleri götürdüğünü konuşuyoruz. Bu büyük mevzunun tartışıldığı küçücük odada Batı, yaşadıkları coğrafyanın ahlaki, siyasi, beşeri bağlamıyla derdi olan düşünürlerin kitaplarıyla temsil ediliyor; Adler'le, Nietszche'yle, Erasmus'la, Politzer'le. Fakat üst üste istiflenmiş bu yüzleşmelerin yanında duran kitaplar Doğu'nun Doğu'yla yüzleştiği metinler değil. Görece yeni yazılmış bir ilmihal (Hüseyin Hilmi Işık ama Gazali değil mesela) ve yine Işık'ın tercüme ettiği Mektubat; Ahmed Sirhindi olarak da bilinen İmam-ı Rabbani'nin (1563-1624, Hindistan) daimi kavga halindeki şeriat ve tarikat fikirleri arasında arabuluculuğa soyunduğu mektuplar. Dizinin failleri Batı'yı kendi içinde yaşadığı çatışmayla, kendiyle yüzleştiği metinlerle; Doğu'yu ise bir ilmihal (hayat kullanma kılavuzu) ve iç barış fantazisinin dile geldiği mektuplarla simgeleştirmişler; yani mutluluğa giden kestirme yollarla. Varoluş acısıyla değil, kendisine intisab edeni o acıyla hiç tanıştırmama, alevlendiği yerde söndürme yolundaki iddiasıyla. Bilal'i de mahalleden çıkartıp bu kitapların bu sırayla yan yana istiflendiği bir sohbet toplantısına ortamın akıllısı olarak yerleştirmişler.

Kapitalizmin insanlara ne ettiği konuşuluyor sohbette ve hocanın duyduğumuz ilk sözcüğü, "Biliyorsunuz." Bildiğimiz bir yerden başlıyor. Demek ki hepimizi ortaklaştıran bir noktadan hareket edecek. Hepimizi ortaklaştıran yer mahalle olamaz, orada birbirimize ayak bağı oluruz. Zavallı Bilal, dizi boyunca mahallenin başına açtığı sorunlarla boğuşup duracak nitekim. Senarist farkında değil ama dizinin ratinglerinin zamanla düşmesinin sebebi muhtemelen o sorunların bitmek bilmezliğiydi. Bilal mahalleden taşınıp gitse, kendine mahalledeyken hayal bile edemeyeceği bir hayat kursaydı ratinglerin patlayacağı konusunda her türlü bahse girerim. Çünkü mahalle geçmişin ve hikâyenin yeri. Orada olmak karşılaşmak, yüzleşmek, lüzumlu olduğunda dışlanmak, genleşme, genişleme arzusunu dizginlemek, Bilal kalmak demek.

Şimdi dizide estetize edilmeyen halleriyle Bilallere bakalım. Bildiğimiz Bilallere. Onların sınıf atlamak için okula gidip dirsek çürütecek kadar vakitleri yoktu. Bir işe girmek ya da girdikleri işte hızla yükselmek için cemaatlere borçlandılar. Sonra faiziyle, katmer katmer ödemeleri istenecekti sırtlarını sıvazlayan tesbihli ellerin şefkatini. Öbür türlü, uzun yollardan varılan menzillere inanmadılar. Ne kıymeti vardı ki? Bütün sınıfları bir anda atlamalılardı, aceleleri vardı Bilallerin. Yalnızca güçlü değil, çok güçlü, hatta en güçlü olmalılardı. Gücün öylesi eğitimle, diplomayla, liyakatle edinilemezdi ki. "Sistem"in çürümüşlüğünü bahane edip özsaygılarından vazgeçtiler. Sistem çürüktü, ama o vazgeçiş bizzat yaptıkları bir tercihti. Bilallerin yüzleşmelerle, karşılaşmalarla işleri olamazdı. Böyle şeylere harcayacak vakitleri yoktu. Hayatlarını kazanmak zorundaydılar.

Onlarca baskı yapıp, binlerce hayatı değiştirmiş bir roman, AKP'nin iktidarda olduğu bir dönemde dizi olarak, sündürülüp uzatılmak suretiyle televizyona uyarlanırken -Şule Hanım'ın haberi olmamış romanının diziye uyarlandığından- başlangıç noktası mahalle olamazdı. O nokta bir sohbet toplantısı olmalıydı elbette. Ancak o sohbet toplantısı eşliğinde Bilal mahalleden kendini ayrıştırabilirdi. 1970'lerde Bilal'le mahalle ve üniversite kampusu dışında bir yerde tanışmak ne kadar mümkün değildiyse, 2010'larda aynı Bilal'in bir mahalleye ya da üniversiteye sığması da o kadar mantıksızdı. Zaten kırdı zincirlerini, enginlere sığmadı taştı Bilal. Mahalleyi, şehirleri, üniversiteleri, hatta koca bir ülkeyi yıktı. Bilal mücessem felaket oldu.

1970'lerin Bilal'i mahallenin geleceğiydi, bugünkü Bilal aynı mahallenin sonu. İşte bu yüzden, mahal ve mahalle fikri hakkında hiç durmadan konuşmak lazım (Neşe Hocam içimizi, evi, gönülü, yeni bir hayatın dilini, diyor ). Ve gene işte bu yüzden bu zamanın mahallini ve mahallesini kuracak olan ihtiyacı önce kim tespit ederse post-Bilal dönemin sözünü de o söyleyecek. Çünkü kimsenin gidecek yeri yok. Çünkü Bilal'in mahallesinin başına gelen tüm dünyanın başına geldi. Bilal'in öyküsü özgün, otantik, orijinal bir öykü değil. Aksine bu zamanın klişesi. Artık herkesin çoktan sıkıldığı, fakat yeni bir öykünün yokluğunda tatsız tatsız geviş getirerek hazmetmeye çalıştığı, çiğnene çiğnene çoktan çürümüş bir klişe. O yeni öykü de muhtemelen Bilal'in görmektense kör, duymaktansa sağır olmayı, varlıklarını hissetmektense kalbini mühürlemeyi tercih ettiği insanların müşterek hayatlarından çıkacak. 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…