Cumhuriyet davası: Lütfetmenizi değil, adaletin tesisini istiyoruz

Mahkemenin işi, kaptanın gemiyi ne zaman terk edeceğine mi karar vermek? Bu durumda Silivri hapishanesi, batan gemi mi oluyor? Bu mu hukuk, bu mu adalet?


Cumhuriyet gazetesinin, rehin alınan son gazeteci ve yöneticilerinin bırakılmasını sabırla bekliyorduk. Dile kolay,  Cumhuriyet Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu 495, muhabir Ahmet Şık 434 gündür “yaptıkları haberler” gerekçe gösterilerek hapisteydi. Cuma günü Silivri’de görülen altıncı duruşmada, nihayet ikisi tahliye edildi.

Ancak gazetenin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay halen tutuklu. 16 Mart Cuma günü, Atalay’ın da tahliye edilmesi bekleniyor.

Böylece vodvilin tutukluluk perdesi sona eriyor. Ancak, gazetecilerin içeriye atılmasının asli nedeni olan Vakıf davası sürecek. Tabii şu soru da baki: Cumhuriyet’i kendi kıskançlıkları ve küçük hesapları nedeniyle içten yıkmaya çalışan rezil tanıklıkların, gazeteciliğin bir suç haline getirilmeye çalışılmasının, hukukun ayaklar altına alınmasının ve bunca gazetecinin aylarca tutukluluğunun hesabı nasıl, ne zaman verilecek?

Son iki duruşma hariç, Cumhuriyet’in, daha doğrusu gazeteciliğin yargılanmasına bizzat şahit oldum. Duruşmalarda öne sürülen iddialar ve sorular, biz gazetecileri ve hukukçuları her seferinde şoke etti. Belgenin, kanıtların yokluğu, yalan beyanlar ve mahkeme heyetinin bazen alay edercesine aldığı tutum, yaşadığımız ülkede adaletin tesisi, yargının geldiği yer adına derin endişelere sevk etti.

Son duruşmada da mahkeme heyetinin arkadaşlarımıza özgürlüğü lutfeden bir merci şeklindeki tavrı anlaşılır şey değildi.

MAHKEMENİN İŞİ ANNELERİ ÜZMEMEKSE...

Malum, Sabuncu’nun tahliyesini heyet, “Boğaz’ı görmeyi istiyormuş, gitsin görsün” sözleriyle, Şık’ın tahliyesini ise “Soner Yalçın dedi ki ‘Ahmet Şık’ın annesi ermiştir, onu üzmeyin” diye duyurdu.

Haydaaa! Mahkemenin işi, anneleri üzmemek değil, adaleti tesis etmek. Eğer mesele anneleri üzmemekse, mahkemelerin en başta çocuklarının kemiklerini arayan binlerce anneye büyük bir borcu olduğu unutuluyor galiba!

Bir tutuklunun Boğaz özlemine atıf yaparak “seni tahliye ediyorum” diyerek, suçsuzluğu her açıdan kanıtlanmış olduğu halde aylarca rehin tutulmuş kişiyle aklı sıra dalga geçiliyor. Aman ne güzel, aylarca Silivri’nin koğuş deliğinden gökyüzünü görme yarışı yaptın, eh yetsin bu kadar. Keh keh keh. Madem öyle, arkadaşımızın özgürlüğünden çalınan günlerin hesabını nasıl vereceksiniz?

Kısacası “Hadi canım, şimdi serbest bırakmaya karar verdim, sevinin bakalım” dercesine açıklanan karar, ciddiyetsizliğin, yargının geldiği acınası noktanın en açık göstergesi.

Belli ki mahkeme heyeti de aylarca sürdürmek zorunda kaldıkları, bu yüz kızartıcı adaletsiz oyunun sonuna geldiği için rahatladı... Her halükarda, bu sözler sadece kibrin değil, aczin de göstergesi. Yazık...

EŞEĞİNİ KAYBETTİRİP BULDURMA YÖNTEMİ

Atalay’ın tutukluluğunun devamı ile ilgili de “Kaptan gemiyi en son terk eder” denmesine gelince. Yahu ne gemisi, ne kaptanı, kiminle dalga geçiyorsunuz? Resmen “seni bırakacağım ama biraz daha sürün” deniyor.

Mahkemenin işi, kaptanın gemiyi ne zaman terk edeceğine mi karar vermek? Bu durumda Silivri hapishanesi, batan gemi mi oluyor? Ya Akın Bey, ancak haksız yere tutulan tüm Cumhuriyet çalışanları salıverildikten sonra mı tahliyeye hak kazanıyor? Bu mu hukuk, bu mu adalet?  

Murat ve Ahmet biricik arkadaşlarımız, meslektaşlarımız. Tahliye edilmeleri, son zamanlardaki en çok sevindirici gelişme. Ama buruk bir sevinç bu. Çünkü asla tutuklanmamaları gerekiyordu. Onlar gibi, yazdıkları, söyledikleri nedeniyle halen mahpus tutulan yüzlerce medya çalışanı gibi.

Eşeğini kaybettirip buldurma yöntemini benimsediği izlenimini veren bir yargıyla karşı karşıyayız... Aylarca, hatta yıllarca insanları mapushanelerde süründüren, sonra birdenbire “Hadi git bir Boğaz’ı gör” diyebilecek kadar adaletten uzaklaşmış laubali bir mekanizma bu.

Evet, Cumhuriyet davası etrafında örülen dayanışma, uluslararası kurumların takibi çok önemliydi, belli ki bunlar olmasaydı mahkemenin keyfiyeti daha uzun sürebilirdi.

Bu yüzden “zafer bizim, arkadaşlarımızı aldık” diyemiyorum. Diyemiyorum, çünkü tam da Ahmet’in dediği gibi sevinemiyorum, öfkeleniyorum. Daha yüzlerce gazeteci, sivil toplumcu içerideyken, yenileri gözaltına alınıp tutuklanırken sevinemiyorum. Mahkeme heyetlerinin, keyfi davrandığını gizlemekten bile imtina etmediği bir düzende, öfkeleniyorum.

Tutuklanan gazeteciler nedeniyle basının tümü üzerinde oluşturulan ağır baskı devam ederken, gülerken dişlerimi gıcırdatıyorum.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…