Devlet ve enkazı

Belki de Kürtlerden çok Türklerdir artık, 'ne yapsak, devlete ihtiyacımız var, yenisini mi kursak, eskisini mi onarsak?' diye düşünmesi gereken.


1999’da peş peşe yaşanan iki depremden ilkini hatırlamayan yoktur. 28 Şubat’ın yarattığı siyasi deprem devam eder, “yurttaşlar” iç sıkıntısından helak olurken memleketin en çok artı değer üreten bölgesi yerle bir olmuştu.

Uyanıktım deprem olurken. Sarsıntının her anını korkuyla hissettim. Önce Üsküdar Meydanı’na gittim. Geceyi orada ve Fethi Paşa Korusu’nda geçirdim. Ertesi sabah radyoda deprem bölgesine yardım için gitmek isteyenlerin bir feribotla Değirmendere’ye geçebilecekleri duyuruldu. Eve girmeye korkuyordum. Bari bir işe yarayayım diye feribota bindim yanımda bir arkadaşla. Değirmendere’ye vardığımızda karanlık çökmüştü. Elektrikler kesikti. Hiçbir şey görünmüyordu. Herkesle birlikte bekledik sabaha kadar. İnsanlar o ya da şu binanın altından insan sesleri geldiğini söylüyorlardı. Ama yalnızca bir-iki binada çalışma vardı. AKUT çalışıyordu. Evime girmeye korktuğum için geldiğim yerde ne olduğunu sabahın ilk ışıklarıyla birlikte anlamaya başladım. Bir sahra hastanesi konmuştu top sahasına, iki de doktor vardı içinde. Kendilerine başvuranlara teskin edici ya da ağrı kesici ilaçlar veriyorlardı. “Ne yapalım” diye sorduk. “Ceset torbası lazım, en acil iş bu” dediler. Hava sıcaktı, yağmur yağabilirdi, çıkartılan cesetlere kireç dökülüyordu ama yetersizdi, salgın hastalıklar patlak verebilirdi. Şimdiden her yere yardım diye gönderilen yiyecek, içecekler depolanmaya başlamıştı ki bu da tehlikeliydi. En acil iş cesetlerin oradan uzaklaştırılıp gömülmesiydi. Aksi halde durum fena olacaktı.

İstanbul’da daha sonra Deprem İçin Sivil Toplum Koordinasyon adını alacak çalışma başlamıştı. Gazeteci Erol Dernek Sokak’taki binada. Halen süren arkadaşlıklarımın çoğu ya o binada başlamıştır ya da o binadan geçmiştir. 2005’teki Irak Dünya Mahkemesi de o binadan çıkmıştı. Muhtemelen 6-7 Eylül yağmasından sonra yok fiyatına satılmıştı birine. Hepimiz o birinin kiracısıydık. Çok güzel apartmandı. Bir ara gece kulüpleri, hatta eski usulü taklit eden bir gazino açıldı sonra. Şimdi ne halde bilmiyorum. Ben işte o binadaki derneklerden İnsan Yerleşimleri Derneği’ni tanıyordum. Yola çıkarken de yanlış hatırlamıyorsam İkbal Polat’ı arayıp haber vermiştim. “Değirmendere’ye gidiyorum, gördüklerimi anlatırım size, belki bir faydası olur.” İlk gördüğüm şey ceset torbasına olan ihtiyaçtı. Aradım haber verdim. Birkaç saat sonra, ceset torbası bulduklarını ve bir kamyonetle yola çıkarttıklarını söylediler. Beklemeye başladık. Ertesi gün oldu hâlâ haber yok. Arıyorum sürekli, çünkü doktorların verdikleri bu ilk görevi yerine getirmeden yüzlerine bakamayacağım. Ayrıca aldığım her kokuyu kötüye yoruyorum. Elbette kendi hayatım için de korkuyorum. Ya salgın başlarsa?! O ceset torbaları hiçbir zaman ulaşmadı Değirmendere’ye. Anladığım kadarıyla yol üzerinde bir yerde, askerler ya da polisler, artık her kimse el koymuşlardı. Gölcük’ten geçerken sanıyorum. Öyle karışıktı ki her şey bir dolu ayrıntıyı hatırlamıyorum. Nasıl utandığımı anlatamam. Ne diyecektim doktorlara şimdi?

Donanma ile Değirmendere arasında çok mesafe yoktu. Ne kadardı hatırlamıyorum, ama araç bulamadığımız zamanlarda yürüyerek ulaşabileceğimiz kadar yakındı. Açık bırakılmış, nöbetçisiz bir kapıdan giriyorduk içeri. Hiç değilse bu kadarını yapmışlardı. Bizim cesetleri “sözde” “sterilize” etmek için kullandığımız kirece boyanmıştı donanmayı çevreleyen arazi. Ağaçların arasında asker aileleri oturuyor, endişeli gözlerle etrafı izliyorlardı. Duvarın öte tarafından haberleri yoktu. Donanmada büyük zarar olduğunu duyuyorduk. İkinci günün sonunda bile kimsenin oradan çıkıp Değirmendere’ye el atmamasının sebebi buydu. Sıra sivil yurttaşın altında kaldığı enkaza gelmiyordu bir türlü. Bu arada Değirmendere’ye yığılan yardım arttıkça artıyordu. Henüz ikinci günün sonunda, üzeri açık bir depoda bir ekmek dağı gördüğümü hatırlıyorum. Başka bir dolu şeye ihtiyaç vardı, ama herkes sürekli ekmek gönderiyordu. Hem ekmeğe yazıktı hem ihtiyaçları giderilmeyenlere. Yardımı koordine etmekten acizdi devlet. DEVLET ACİZDİ. Belki başkaları başka devletler görmüşlerdir, ama benim Değirmendere “kırsalı”nda ilk gördüğüm devlet ve kurumu Yunan Kızılhaçı idi. Üçüncü gün sabahıydı yanlış hatırlamıyorsam. Türkiye Cumhuriyeti devleti ancak o günün öğleden sonrasında el atabildi Değirmendere’ye. Şimdi düşününce, dönemin sivil ve asker bürokrasisinin etrafta başka devletleri görmenin telaşıyla acele etmiş olabileceklerini tahmin edebiliyorum.  Siyasi iktidar yok gibiydi. 28 Şubat postmodern darbesinin ardından kurulmuş, her şeyiyle gayrımeşru, başarısızlığa mahkûm bir hükümetti. Hatırlayacaksınız o hükümeti, kurucusu olan üç partiden bugün geriye yalnızca MHP kaldı. Buna kalmak denirse tabii...

Neyse, nihayet üçüncü günün akşam üzeri enkazlarda çalışan erlere rastlamaya başladık. Doğal olarak, çok tecrübesizlerdi. Enkaz tecrübesi bizde de yoktu, o yüzden köylere çıkmaya karar verdik. Aç-açıkta kalan, yardıma ihtiyacı olan var mıydı? Saraylı ve Örcün köyleri arasındaki araziye, çocuklu kadınlar için bir çadır kent kurulmaya başlanmıştı. Orayla ilgilenmeye başladık. Bizden hemen sonra hangisi olduğunu hatırlamadığım bir kilisenin yardım kuruluşu geldi önce. Çocuklara odaklandılar. Çünkü endişe ve öfke içindeki annelerin çocuklarla ilgilenecek halleri yoktu. Aşağı yukarı ikinci haftanın sonuna doğru bir tugay asker geldi çadır kente. Devlet işinin başına döndüğünü böylece anladık. Bize, “tamam burası bizde evlerinize dönebilirsiniz” dediler. Bu bir emirdi aslında. Uzun hikâye, ayrıntıya lüzum yok. Evlerimize döndük. Sonraki dönemi pek hatırlamıyorum. Çünkü Değirmendere’de gördüğüm bir dolu şeyi hatırlamamak için sürekli silip durdum hafızamda bir şeyleri.

Ama ceset sayısı tartışmasını hatırlıyorum. Mesele Marmara Bölgesi’nin “afet bölgesi” ilan edilmemesine ilişkin gerekçelerdi. Böyle bir karar verilirse, bölgeden bir müddet vergi alınamayacaktı. Ölü sayısının 20.001 olması durumunda altın yumurtlayan tavuk hükmündeki Marmara Bölgesi’nin afet bölgesi ilan edilmesi zorunluydu. Resmi rakamlara göre 17 bin 480 kişi ölmüştü. Değirmendere’ye bir sonraki gidişimde bir köylü, ölü sayısını saklamak için cesetlerin molozlarla birlikte bir takım vadilere atıldığını söyledi. İnanmak istemedim. Hem insanlar bırakmazdı ki peşini. Bırakırlar mıydı yoksa? Yapar mı devlet böyle bir şeyi? Kim ki devlet? Her neyse, ölü sayısı 20.000’i bulmadığı için devlet “gönül rahatlığı”yla vergi almaya devam etti Marmara’dan.

Pek modern, çok üniter, hem de aşırı bölünmez bütün Türkiye Cumhuriyeti devleti 1999’daki ilk depremin ardından yaşanan o ilk üç günde yıkıldı.  Herkes kendisinin ya da o dönem hâlâ bir manası kalmış olan komşusunun canının derdinde olduğu için kimse fark etmedi. O yıkıntının açtığı alanda büyük bir sivil toplum hareketliliği başladı. Eğrisiyle doğrusuyla 2013 senesine kadar yaşadığımız sivil ve siyasal hayattaki “liberal” üretkenlik halinin başlıca aktörü de o sivil toplumdu, AKP değil.

Devleti yıkan sarsıntının sesini 2001’de duyduk. Ne acayip değil mi, bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında oldu her şey gene. 19 Şubat 2001 günü, dönemin cumhurbaşkanı Sezer, dönemin başbakanı Ecevit’in suratına bir anayasa kitapçığı fırlattı. Aradaki tartışmayı genellikle hatırlamıyoruz. Mesele şuydu: Ecevit, Sezer’in Devlet Denetleme Kurulu’nu çalıştırma biçiminden rahatsızdı. Yani diyordu ki, “Bizi fazla denetliyorsunuz, hareket edemiyoruz.” Sezer de, o kurulu çalıştırmasının oturduğu makamın anayasal hakkı olduğunu söyledi. Biliyorsunuz artık o anayasa yok. Fiili durumda o denetim kurulunu çalıştırmakla mükellef makam ile o kurulun denetleyeceği makamda aynı kişi oturuyor. Büyük bir kriz başladı. Öyle böyle değil. Kriz yüzünden bir ara birkaç trilyon borçlu çıkmıştım bir bankaya. Orijinal kredi kartı borcum o zamanın bol sıfırlı parasıyla 1.000.000.000 Lira falandı. Birkaç gecede hayatım boyunca çalışsam ödeyemeyeceğim, torunlarımın torunlarının torunlarının torunlarının ....torunlarına miras bırakacağım bir borcun altına sokulmuştum 1999’da çoktan yıkılmış ama ayakta numarası yapan devlet tarafından. Şaka gibiydi. Ama değildi.

Tarif ettiğim bu iki tarihsel an yıkılışın son iki adımı. Öncekileri de saymak lazım ama o apayrı iş. Darbeler ve ekonomik krizler; ekonomik kriz bahane edilerek yapılan darbeler ya da darbelerin sebep olduğu ekonomik krizler; yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar siz karar verin. Her bir darbede ve ekonomik krizde devlet aramızdan seçtiği bir kesimin üzerine yıkıldı. Sonra ayağa kalkmak için iliğimizi, kemiğimizi emdi ya da bizi rüşvet diye dağıttı sponsorlarına; iflahımızı kesti, özsaygımızı ve gelecek kurgularımızı yok etti.

1999 depreminden sonra sivil toplum kendi halinde örgütlenir, orada burada dişine göre bulduğu işler için uluslararası ve ulusal fonlar eşliğinde palazlanırken; aslında bu yolla iş yapma, hayal kurma, yeni bir şeyler söyleme, yeni ortaklıklar icat etme, siyasi bir aktöre dönüşme kapasitesini kendi elleriyle yok ederken başka bir şey daha oluyordu. Aslında o şey çok daha önce olmaya başlamıştı. 1990’lardaki krizlerde işe yararlılığı ispatlanan bir başka hayatta kalma yöntemi. Tarihi hayli eskiye dayanıyor.

Türkiye’de Nakşibendilik dendiği zaman aslında Nakşibendiliğin Halidiye kolundan söz ediyoruz. Bu kolun 19’uncu yüzyıldaki en bilinen şeyhi ise Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi (1813-1893). Halidi Nakşibendiliğin Türkiye’de bu denli yaygınlaşmasının bir çok sebebi var. Başlıcası da muhtemelen tasavvufu insan-ı kâmil olmaya değil, şeriata (düpedüz devlete) giden yol olarak tarif edip daraltmaları. Bu herşeyi kolaylaştırıyor çünkü. Nakşibendi ihvanların, sofilerin başka dervişler gibi hallenip dellenmeleri gerekmiyor. Aksine, bu tasavvuf ekolünün, medrese geleneğiyle de yakınlığı sayesinde, müridlerin, kafalarına takılan her türlü dünyevi soruna “ilahi” cevaplar bulabilecekleri bir otorite var önlerinde. Dergâh bu işlevi de görüyor. O cevaplar da hayata geçirilemeyecek kadar zor olmuyor hiçbir zaman. Ayrıca hem dünyada hem ahırette bir takım ödüller sunuyorlar. Nihayet dergâhın tek istediği, müridin bazı çıkarlarını dergâhın çıkarlarıyla birleştirmesi. Nakşibendiye her dönem devletle rabıta kurmanın bir yolunu bulduğu için de o kadar imkânsız olmuyor mürid için bu arzuya karşılık vermek. Bir başka deyişle, dergâhın dünya siyaseti, müride de yine dünyaya doğru kutsal bir kapı açıyor. İşte Nakşibendiye’nin bugünkü görünümüne kavuşmasında en büyük pay sahibi olanlardan biri olan Gümüşhanevi’nin başlattığı bir gelenek var. Osmanlı Bankası kuruluşunu boykot etmek ve tabii ki alternatifini üretmek için harekete geçiyor ve dergâhta bir dayanışma sandığı kuruyor. Herkesten gücü oranında topladığı paralarla da müridler arasındaki esnafı, küçük işletmeciyi destekliyor; “Yeter ki bankaya gitmeyin.” Gayet yerinde bir buluş. Keşke herkes yapsa.

Bu yöntem, Gümüşhanevi’den mi ilham aldılar bilmiyorum daha sonra başta Mısır’daki Müslüman Kardeşler olmak üzere birçok modern İslamcı örgüt, cemaat ve tarikat tarafından da kullanıldı. 1990’larda bu iş, kadın günü misali örgütlenmelere dönüşmüştü. Cemaatlerin düzenledikleri dini ya da İslamcı örgütlerin düzenlediği siyasi toplantılardan kimilerine ceplerine o ay için belirlenen miktarda parayla giderdi mü’minler. Katılanlardan birine araba ya da ev alınırdı toplanan paralarla. Gidenler sıranın eninde sonunda kendilerine de geleceğini bilirlerdi. Laf aramızda, söz konusu dini sohbetlere katılımı sürdürülebilir kılan mevzulardan biri de bu ekonomik dayanışma modeliydi. Derken para toplama işi daha sistematik hale geldi. Kâr payı dağıtacağız diye önlerine geleni çarpan “İslami” şirketler bu modelin biraz daha sistemlice örgütlenmiş misalleriydi mesela. Çoğu binlerce insanın hayatları boyunca yaptıkları birikimi hiç ederek tarihe karıştılar. Ama yaşayanlar da oldu. Yaşayanların, faaliyetlerini o tarikat ya da şu cemaatin sınırları içinde hareket ediyor olması enteresan. Cemaat ya da tarikat dışına taşanlar, belki de kendilerini denetleyecek kimse olmadığı için, kolayca çürüyüp yıkıldılar. 1990’larda ve sonra 2001 krizinin hemen sonrasında orta ve orta üst sınıf diyebileceğimiz bir mü’min tabakanın oluşması ve sonra da binlerce işletme batarken ayakta kalabilmeleri işte bu dayanışma örüntüsü çerçevesinde mümkün oldu. Derken bu örüntü kendi iktidarını da yarattı: AKP.

1999’da yerle yeksân oluşunun sesini ancak 2001 kriziyle duyduğumuz devletin yerini işte bu iktidar aldı. Kestirmeden söyleyeyim: Eğer ortada halen bir devlet olsaydı, AKP bu kadar alternatifsiz bir siyasi hegemonya kuramazdı. Devlet sözcüğünü bir idare aygıtı manasında kullanmadığımı söylemem gerekiyor bu aşamada. Devleti daha çok, çeşitli türden iktidarlar için birbirleriyle yarışanların bu yarış/mücadele çerçevesinde oluşturdukları bir hukuk/siyaset bağlamı olarak tarif ediyorum. Dolayısıyla “devlet yıkıldı” demek, bu bağlamın artık var olmaması demek. Bu bağlam öyle ya da böyle, iyi ya da kötü siyasi rekabetin mümkün olmasını sağlar. Artık böyle bir rekabet yok. Bunun sebebi muhalefetin olmaması değil. Apaçık bir muhalefet var. Hem de devlet henüz varken ortaya çıkan zor aygıtlarının en çirkin ve mesnetsizce kullanıldığı bir durumda bile susmayan, direnen bir toplumsal muhalefet var. Ama bu toplumsal muhalefet bir türlü örgütlenip bir siyasal muhalefete dönüşemiyor. Dil üretemiyor. “Biz” olamıyor.

Şunu demeye çalışıyorum: Devletin 1999’daki reel çöküşünün ardından bir sivil toplum hareketliliği yaşanmaya başlamıştı. 2001’de bu çöküşün sesinin duyulmasının ardından da zaten hareketli olan, asla sivil toplum olarak görmediğim, göremeyeceğim dini cemaatler kendilerini daha rahat ifade edebildikleri bir iktidar çatısına kavuşmuş oldular. Şu anda tanık olduğumuz şey, ikincilerin birincileri yok etme girişimi. İkincilerin devleti ele geçirdiklerini zannediyoruz. Ama aslında, onlar örgütlenip hegemonik bir amalgama dönüştüklerinde ortada devlet falan kalmamıştı. Bir bağlam olarak devlet ele geçirilebilen bir şey olamaz zira. Ele geçirebildikleri yıkılan o devletten arta kalan bazı aygıtlardı.

Yani: AKP hakikaten bir enkaz devraldı. O enkaz uzun zamandır aldığı darbelerle yıkılan bir devletin 1999’da tamamen çökmesiyle oluşmuş, 2001’de tanımlanmıştı (Bu tanımlama işinin kâtibi Kemal Derviş, aktörleri ise uluslararası finans kuruluşlarıydı. Erdoğan’ın IMF borcunu ödedikten sonraki efelenmelerini hatırlayın). AKP 16 yıldır, önce Gülencilerle şimdi de midesi kaldıran kimi bulursa onlarla birlikte o enkazın yağmalanması sürecini hem yönetiyor hem yönlendiriyor. Yağma aşamasının da sonuna gelindiğini ise 15 Temmuz darbe girişimiyle anladık. Bu girişim bahane edilerek ilan edilen olağanüstü hal ve ardından bir anayasa değişikliğiyle tarif edilen yepyeni cumhurbaşkanlığı makamı söz konusu yağmanın bu son safhasında ortaya çıkabilecek badirelerin savuşturulması için ihtiyaç duyulan aygıtlar. Bu aygıtların icat edilme süreçleri itibariyle sergiledikleri pervasızlık yağma sürecinin boyutları konusunda yeterince fikir veriyor.

Herkesin zaten bildiği bunca şeyi sayıp dökmemin sebebi mevcut “kutuplaşma”nın arzettiği manzarayı azıcık başka bir yerden okumaya yönelik bir öneri. Bir yanda 1999 depreminden sonra eğrisiyle-doğrusuyla (tabii ki hiçbir hal ve koşulda kusursuz, noksansız ve günahsız olmayan) bir sivil toplum, diğer yanda 1990’larda zaten kendini, hadi adına neoliberal diyelim, krizlerle, belirsizliklerle derinleşen ekonomi idaresine uyarlamış sivil olmayan, kendini dini ortaklıklar çerçevesinde tanımlayıp örgütlemiş başka bir toplum var. Bu ilki, içinde dindar olanları da barındıran ama ilkesel olarak seküler, sivil, çoğu zaman kendini ele aldığı sorun merkezinde tanımlayan gevşek bir örgütlenme modeli oluşturuyor. En önemli özellikleri de dünyevi ve merkezsiz olması.

İkinci grubun “ilahi” niteliklere sahip olduğuna kimse kimseyi inandıramaz artık. Gayet hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışan, ama bu çalışmayı kutsayarak mutlaklaştıran başka bir dünya anlayışına sahipler. Bir önceki paragrafta tarif ettiği sivil toplumla aynı toprakta yaşıyor olmaları, aynı dünyada yaşıyor oldukları anlamına gelmiyor. Aksine ilkinin toprağını, kendi dünyaları kılmaya çalışıyorlar. Tam da “sivil” olma noktasında zıtlaşıyorlar ilk gruptakilerle. Bu gruptakilerin başlıca özellikleri dünyevi olanı (o her neyse, mazluma gördüğü zulmü, yoksula sahip olduğu yoksunlukları, kadına maruz kaldığı aşağılanmayı, siyasetten dışlanmışı siyasetin dışını, sofradan kovulmuşa açlığı...) kutsama gücüne sahip oluşları. Birden çok sayıda olmakla birlikte benzerler arası dayanışmayı örgütleyebilecek bir merkeziliğe sahipler. Öte yandan, birbirleriyle yarış halinde olmaları, ortak düşmana karşı birleşmeyecekleri anlamına gelmiyor. Asıl önemlisi, sadakat ve bağlılık üretme kapasiteleri birincilerle kıyaslanamayacak kadar yüksek. En azından bir noktaya kadar öyleydi. Şimdi artık bu ikinciler de mevcut piyasa düzeniyle girdikleri vuslatın zehirli meyveleriyle, örneğin tarikat, cemaat içlerinin sınıfsal olarak bölünmesi, yardımlaşma, dayanışma pratiklerinin zayıflaması gibi mevzularla uğraşmak zorundalar. Ama nasılsa eşitsizlikleri kutsamak gibi bir alternatifleri her zaman olduğu için, çok da uzun olmayan bir müddet daha idare edebilirler.

Fiziksel, zihinsel, düşünsel olarak içine hapsolduğumuz dibine kadar yağmalanmış bu enkazda, yaşam tarzı, inançlılık-inançsızlık, Sünnilik-Alevilik, Kürtlük-Türklük vb. eksenlerinde tarif edilen kutuplaşmalar bu iki tarz-ı beşer arasındaki çekişmede, ekseriyetle ikincinin yararına olarak yeniden üretiliyor sürekli olarak. Korkunç olan devlet adlı siyasi yarış bağlamından (o bağlamın nötr olduğunu söylemedim, olmaz öyle şey) kalan aygıtların ikincilerin tekelinde olması. Bu aygıtların düğmeleriyle oynama ayrıcalığı elde etmiş kişilerin ille de bir tarikat ya da cemaatten olmaları gerekmiyor; siyasallaşma, toplumsallaşma biçimleri tam da ikincilerin içini doldurduğu bir asabiyeye dayanıyor ve bu kadarı yeterli. O yüzden devletin bünyesine şu ya da bu cemaati, tarikati alması ya da almaması önemli bir mesele olmakla birlikte, bunun önüne geçilmesi sorunu çözmüş olmuyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ortada devlet diye bir şey kaldığını düşünmediğim için, devletin kendi bekası adına ikincilerle işbirliği yaptığı savına da katılmıyorum. Bu bakış, devleti eninde sonunda bir bildiği olan, hikmetinden sual olunmayacak bir aktör gibi tarif ediyor. Açıkçası o yakışıklı ama yeteneksiz aktörün biz fark etmeden çoooook ama çok önce emekliye ayrıldığını düşünüyorum. Onu, tıpkı Elvisperverlerin yaptığı gibi, o ya da bu AVM’den ya da Tower’dan girip çıkarken görenlerin uydurdukları efsanelere inanıyormuşuz gibi geliyor. İşte bizim devlet zannettiğimiz şey, o efsaneleri uyduran uyanıklar topluluğunun verdiği görüntü. O uyanıkların çoğu devletin varlığı konusunda efsaneler üreterek süre giden yağmadan paylarını almanın peşinde. Geriye kalan küçük bir kısmının ise hayal dünyasında yaşadıklarını düşünebiliriz.

Ne mi yapmalı? Belki de Kürtlerden çok Türklerdir artık, “ne yapsak, devlete ihtiyacımız var, yenisini mi kursak, eskisini mi onarsak?” diye düşünmesi gereken. Müslümanlardan çok dinle diyanetle alakası olmayanlardır, “Allah sonumuzu hayretsin” duasına ihtiyacı olan. İyi haber: İkinciler, hadi ad verelim, “kutsal yağma birliği”, daha evvelden tekeline aldığı ahlak ve adalet gibi sözcükleri devlet aygıtından kalanları yağmalama girişimine koşarken cebinden düşürdü. Tarihin her döneminde yeni bir siyaset şekillendirmek için en gerekli temelleri oluşturan bu kavramlar, “sivil” niteliği olan toplumun elinde artık. Bu kavramlar temelinde bir siyaset üretmek ise, onları cümle içinde kullanmaktan fazla bir şey yapmayı gerektiriyor.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…