Efrin sonrası…

Her şeyin bittiğini söylemek için erken. Beklemek ve bundan sonra nasıl bir direniş sergilenecek, nasıl bir diplomasi devreye girecek, Türkiye hangi hamlelere kalkışacak bakmak gerekir.


Türkiye, yüzölçümünün yüzde biri büyüklüğündeki bir yere “sınırlarını koruma” bahanesiyle girmek için iki ay boyunca tanklarını, toplarını, askerlerini ve IŞİD artığı ÖSO militanlarını katarak yoğun bir şekilde saldırdı ve tahmin ettiği bir direnişle karşılaşmış olmasına rağmen Efrin kent merkezine ulaşmayı yine de becerdi. Kent merkezine girişi, Türkiye’nin hesaplarının ve tahminlerinin dışında beklenmedik bir şekilde oldu. YPG/YPJ’nin kendi güçlerini, sivil halkı korumak ve direnişi “gerilla savaşı” ile devam ettirmek için Efrin merkezden kaydırmasıyla boşalmış bir kente, TSK ve ÖSO birlikleri hızlı biçimde giriş yapabildi.

Türkiye, Efrin’e girişini iç ve dış kamuoyuna bir “zafer” olarak takdim etse de ve Efrin’i “temizlediğini” iddia etse de ortada açıkça bir zafer yok. Bu bir zafer olsaydı, aynı YPG/YPJ’nin IŞİD barbarlarından kurtardığı bölgelere girdiğinde olduğu gibi halk tarafından alkışlarla, zılgıtlarla, sevinç çığlıklarıyla karşılanması gerekirdi. Bu bir zafer olsaydı, halkın evi, ocağı, dükkanı, eli silahlı çeteler tarafından yağmalanmazdı. TSK ve ÖSO çeteleri, zafer kazanan bir güç olarak değil, Efrin merkeze girer girmez işgalci bir gücün yapması gereken her şeyi hiç zaman kaybetmeden yaptı.

Efrin için her şeyin bittiğini söylemek şimdilik erken. Biraz daha beklemek ve bundan sonra nasıl bir direniş sergilenecek, nasıl bir uluslararası diplomasi devreye girecek, Türkiye başka hangi hamlelere kalkışacak bakmak gerekir.

Efrin saldırılarının henüz ilk haftasında kaleme aldığım Artıgerçek’teki yazımda da bahsettiğim üzere, Efrin, uluslararası güçlerin üç federal bölgeden oluşacak bir Suriye haritasının şekillenmesi için adeta Türkiye’ye kurban edildi ve Türkiye’nin önüne atıldı. Kürtler Suriye’de yüzyıllık kaderine, yalnızlığa terk edildi. Uluslararası güçlerin, bu görmezden gelme taktiği ve Türkiye’ye vermiş olduğu destek ile Türkiye burada bu güçlerin vesayet savaşını yürüttü. Bir bakıma herkes, Rusya, Iran, ABD, AB ve Suriye rejimi tam da öngördükleri ve bekledikleri bir biçimde hep birlikte Efrin’i Türkiye ile birlikte ÖSO gruplarının kaderine terk etti. Efrin’de olup biten aslında bundan daha fazlası değil.

Artık Suriye’de yeni bir harita, belki de Suriye’nin nihai haritası belirmeye başladı. Ancak bu haritanın bu haliyle ne kadar korunabileceği ayrı bir soru. Fakat üç federal bölgeden oluşan bir Suriye’nin oluşturulması, Kürtlerin Efrin’den tehcir edilmesi, YPG/YPJ’nin çıkartılması ve en nihayetinde Rojava’nın federal sınırlarının Fırat’ın doğusundan başladığı uluslararası bir uzlaşıya dayanıyordu. Çıkarları açısından birbiriyle zıt güçler, Kürt karşıtlığı konusunda yine her zamanki gibi yan yana gelmeyi başardı.

Üç federal bölgeden oluşacak Suriye’nin yapılandırılmasındaki önemli sorunlardan birini Türkiye ve YPG/PYD güçleri farklı biçimlerde de olsa dile getirdi. Örneğin Türkiye, ülkedeki üç buçuk milyon Suriyelinin Türkiye’nin kontrolündeki “güvenli bölgeye” (Efrin) gönderileceği şeklindeki niyetini en başından açıkladı. YPG/PYD ise bunu, “Türkiye Efrin’de demografik yapıyı değiştirmek istiyor”, “bir katliam yapmayı hedefliyor” şeklinde ifade etti. Büyük bir yıkımın yaşandığı yedi yıllık Suriye iç savaşında yaklaşık yedi milyona yakın insan yerinden yurdundan oldu ve göç etti. Bir yandan bu insanların yurtlarına nasıl geri döneceği, hangi bölgelere “pay” edileceği, diğer yandan savaş boyunca ortaya çıkan çeşitli silahlı grupların mensuplarının Suriye’de nerede ikamet edeceği, özellikle rejim karşıtı güçlerin ve cihatçı grupların gittikçe şekillenmeye başlayan bir yapıda nereye yerleştirileceği soruları uluslararası güçlerin önünde durmaktaydı.

Şimdi Efrin işgaliyle birlikte, rejime karşı savaşmış, Kürtlere karşı savaşmış cihatçı gruplar, Türkiye’nin kontrolünde kalma ihtimali yüksek olan Efrin ve Cerablus gibi bölgelere yerleştirilecek. Bu pay etme de gösteriyor ki, Irak’takine benzer bir biçimde etnik ve dinsel açıdan homojen bölgeler önümüzdeki günlerde Suriye’de de ortaya çıkacak. Bu belki çok çabuk olmayacak fakat Suriye’nin geleceği, böyle bir yapı üzerinden orta vadede şekillenecek.

Efrin’in adeta Türkiye’nin önüne atılmasının yarattığı bir başka sonuç ise iyi niyetli bir okumayla, açıktan düşmanlığa devam edecek olsa da Türkiye’nin artık Suriye’deki YPG/Kürt varlığını ve sınırları Fırat’ın doğusunda kalmak koşuluyla Rojava’nın varlığını kabul etmek zorunda kalacak olması. Her ne kadar Erdoğan ve şoven, milliyetçi ağızlar şu anda “bizi artık kimse tutamaz” tonunda orta yere yağıp gürlese de bunun Ortadoğu gerçekliği karşısında hiçbir anlamı yok. Yani, Türkiye bağırıp çağırmaya, yüksek tondan milliyetçi, yayılmacı ve Kürt karşıtı bir yaklaşım sergilese de Efrin’de giriştiği askeri bir operasyonu Fırat’ın doğusundaki Kobane ve Cezire için yapmayacak/yapamayacak. Çünkü Efrin saldırılarına izin vererek uluslararası güçlerin ulaşmak istediği hedef, tam da Türkiye’yi Kürtlerle savaştırıp Erdoğan’a sus payını vermek ve Suriye savaşının çözümünde YPG/PYD varlığına karşı yükselen sesini kısmaktı. Bu çerçevede önümüzdeki günlerde yapılacak olan Suriye çözüm görüşmelerinde (Soçi, Astana veya Cenevre) masada yer alması kuvvetle muhtemel YPG’ye karşı Türkiye itirazlarını yine ilk perdeden dile getirecek olsa da masada YPG’nin varlığını kabul etmekten başka bir çaresi olmayacak. Çünkü her ne kadar Türkiye seksen yıllık Kürt karşıtlığı güdüsü ile meselelere yaklaşıyor olsa da uluslararası güçler, realist bir yaklaşımla ve kendi çıkarlarını da hesap ederek Suriye’de bir çözümün Kürtlerin varlığı ve askeri gücünün yok sayılmasıyla mümkün olamayacağını gayet iyi görüyor.

Efrin ile birlikte Türkiye’nin aslında Suriye’deki en temel hedefine bir bakıma ulaşmış olduğu da söylenebilir. Türkiye’nin bununla ne kadar yetineceği tartışılabilir, fakat Türkiye ve Erdoğan “kaybedilmiş topraklar” muamelesi yaptığı Suriye topraklarında en azından şimdilik askeri ve ekonomik varlığıyla kalıcılaşmayı hedefleyecek ve o toprakları kendine bağımlı kılacak. Suriye savaşının en başından bu yana gerek Erdoğan’ın gerek AKP medyasının gerekse son zamanlarda Devlet Bahçeli’nin de ifade ettiği şey, topraklarına toprak katmaktı. AKP medyasını yakından takip edenlerin de bileceği üzere bugün hala AKP’li yeni Osmanlı yayılmacı akıl(sızlık), “savaşlarda sınırların tabi ki değişebileceğini”, “Türkiye’nin bu savaşı, kaybettiği toprakları geri almak için bir fırsat olarak görmesi gerektiğini” savunmaktadır.

Türkiye ve Erdoğan Efrin’e girerken ulusal ve uluslararası kamuoyuna bunun bir “meşru müdafaa” ve BM’nin 51. Maddesine uygun olarak yapıldığını iddia etse de, Erdoğan’ın Lozan tartışmasını, büyük Osmanlı topraklarından bugün çok küçük bir toprak parçasının kaldığı çığlıklarını duymuş olanlar, Suriye’de Türkiye’nin bir ilhak peşinde olduğunu rahatlıkla anlayacak ve görecektir.  Bu bakımdan Efrin’e saldırı, ne bir meşru müdafaa ne de BM 51. Madde gerekçesiyle sergilendi, tersine başka bir ülkenin topraklarını işgal etmek, toprak bütünlüğünü parçalamak, kendi topraklarını genişletmek için yapıldı.

Türkiye’nin Efrin’e girmesi ve girerken yüzlerce insanı, sivili ve YPG gücünü katletmesi, bunu kendi kamuoyuna her gün aşağılayıcı bir üslupla neşretmesi elbette pek çok Kürdün canını acıttı ve hafızasına kazıdı. Sıcağı sıcağına Kürt cephesinden gelen açıklamalar bu duygusallığa ve kızgınlığa denk düşecek bir tonda olmakla birlikte Kürtlerin bundan sonraki hesaplarını hayata geçirirken zorluklarla karşılaşacakları unutulmamalı. Bunu yakından takip edip göreceğiz. Fakat TSK ve ÖSO güçlerinin Efrin’de kendi evinde gibi rahat olamayacağını da tahmin etmek zor değil.

Hülasa, AKP ve Erdoğan, kökleri derinlerde olan, kazınması, silinmesi ve aşılması kolay olmayan Kürt düşmanlığını Efrin saldırısı ve işgali ile Kürtlere bir kez daha ispat etmiş oldu. Bu düşmanlığın sadece Kuzey Kürtlerini değil dört parçada yaşayan tüm Kürtlere karşı ve onların kazanımlarına dönük olduğu artık kesinleşti. Efrin’le birlikte AKP’nin ve Erdoğan’ın “biz Kürtlere değil, Kuzey Suriye’de oluşan bir PKK-Devletine karşıyız” iddiası da tamamen çöktü. Çünkü açıkça Suriye’de ne PKK’nin kurduğu, kurmak istediği bir devlet gerçeği var ne de doğrudan bir PKK var. Özerk/federal bir yönetim modelini devletleşmek olarak görmek, ya bilgi yoksunluğunun ya akıl yoksunluğunun ya da bir düşmanlığın işaretidir. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta oluşturduğu yapı ne kadar devletse, ne kadar devlet olarak kabul ediliyorsa PYD’nin özerk yönetim sistemi de o kadar devlet sayılır. Bundan sonrası artık Kürt halkının bileceği iş. Tüm bunları ayırt edecek, tartıp düşünüp karar verecek olan Kürt halkı olacaktır…

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…