Evet savaşta bunlar olur. Ama barışta olmaz.

Bu Türkçü İslamcı tarih okumasının sonuçlarını, daha doğrusu bu okumanın iktidar olmasının sonuçlarını yaşıyoruz.


10 Şubat Cumartesi günü itibariyle Türk Silahlı Kuvvetleri Afrin Operasyonu’ndaki en zor günlerinden birini yaşamıştı. Gün boyu TSK’dan yapılan açıklamaların toplamına bakıldığında 11 kayıp verilmişti. Bunların ikisi düşen helikopterde idiler, 9’u ise çatışmada hayatlarını kaybetmişlerdi. Ki hafta boyunca neredeyse her gün Afrin’den 1 ya da 2 kayıp haberi gelmekteydi.

Tüm böylesi kayıpları “şehitlik” üzerinden açıklayan iktidara göre bunlar normaldir. Olmalıdır. Zaten helikopterin düşmesi üzerine ne diyordu Cumhurbaşkanı Erdoğan? “Bir helikopterimiz düşürüldü. Tabii ki bunlar olacak. Bir savaşın içerisindeyiz. Dün çok kabarık miktarda füze depolarını yok etmiştik. Bunları çıldırtıyor. Bedelini bunlara çok daha ağır ödeteceğiz. Belki bizim bir helikopterimiz gidecek ama onlar bedelini misliyle değil katbekat ödeyecekler. Çünkü kararlıyız”

Aynı dakikalarda Başbakan Yıldırım ise helikopterin düşüş nedeninin araştırıldığını söylemekteydi. Bu açıklamayı duyunca insan şunu düşünmekteydi: Helikopter acaba arıza sonucu düşmüş olabilir miydi? Ama Cumhurbaşkanı “düşürüldü” dediğine göre düşürülmüştü. Belli ki Başbakan klasik bir devlet refleksi gösterirken Cumhurbaşkanı yeni devletin refleksini göstermekteydi. Bunlar olurdu, olacaktı.

Yeni devletin reflekslerine göre, savaşmalıydık. Şehitlik en güzel mertebeydi, herkes o şerbetten içmeliydi. Kayıp verecektik belki ama 10 katı kayıp verdirme esasına göre. Bu yeni devletin amentüsüydü. 1 kişi gidiyorsa 10 kişi de onlardan gitmeliydi. 10 kişi gidiyorsa 100 kişi de onlardan gitmeliydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan daha geçtiğimiz 29 Mayıs 2017’de yaptığı açıklamada “Son günlerde elhamdülillah 1’e 10 gidiyor. Bedelini ağır ödetiyoruz” dememiş miydi? Afrin gibi aslında topluma izah etmesi zor olan ama kimsenin “Neden?” diye sormadığı operasyonlarda bu oran belki de 1’e 100 olmalıydı. Zaten ne tesadüf ki TSK’dan yapılan açıklamaya bakılırsa operasyonda toplamda 1.226 kişi ölmüştü.

Yeni devlet şu soruların sorulmayacağından emindi: Daha bir ay bile dolmadan 1.226 kayıp veren bir örgüt nasıl bir örgüt olabilirdi? Kimdi bu insanlar? Hayır, bu soruları kimsenin sormayacağı garantiye alınmıştı. Hem medya zapturapt altındaydı, hem ana muhalefet bu konularla ilgilenmek istemiyordu, hem de toplumun büyük kısmı yeni devletin amentüsüyle bir tür efsunlanmıştı. Ölümün kutsandığı bir atmosferdeydik, sonuç olarak.

Açıkçası şu kadar can yere düşmüşken kimsenin çıkıp “Neden?” diye sormaması da kolay anlaşılacak iş değil. Tabii kimsenin derken toplumun, medyanın ve siyasi partilerin büyük kısmını kastediyoruz. Ama bir yandan da bir anlığına düşünecek olursak kolay anlaşılacak bir şey. Erdoğan rejimi, bugüne kadar Türkiye’de hiçbir baskıcı rejimin bulamayacağı bir taban buldu (ve tabii yarattı) kendine ve bu taban ne Gülen Cemaati’ni devletin her kademesine sokan, ne “Analar ağlamasın” diye barış süreci başlatıp sonra bu süreci bozan rejimden hesap soracak. MHP’yi 5 yıl kadar önce yanına yaklaşılmayacak “kavimci” bir parti olarak gören ama şimdi aynı parti ile ittifak kuran rejimden hesap sormayacak. Buna gerek duymayacak.

Büyük partilerin tabanından ya da herhangi bir toplumsal gruptan bir tek kişi imiş gibi söz etmek son derece mahzurludur, farkındayım. Ancak böylesi baskıcı bir rejimin sadece devlet gücüne dayanmadığını, bir tabana dayandığını da görmek durumundayız. Zaten Erdoğan rejimini bundan önceki (12 Eylül, 12 Mart gibi) baskıcı rejimlerden ayıran da bu. Bir kitle hareketi olması. Bir kitle hareketine dayandığı için barış da yapabiliyor, savaş da. Kurduğu ideoloji ve vazettiği amentü içinde bundan kimsenin hesap sormayacağını biliyor. Osmanlı’yı yücelten ve tüm tarihi komplo teorileri içinde anlayan, sunan bir ideoloji bu. Bu tür her ideoloji gibi kendine tarihten, kendi hayalinde kurduğu/ürettiği bir “altın çağ”dan kahramanlar buluyor. Bu kahramanlar sadece geçmişi yüceltmek işlevi görmüyor. Aynı zamanda savaş verdikleri düzenin figürlerine, zihniyetine “karşı” bir konumlandırma işine de yarıyor ve günümüzün siyasi denklemleri geçmişe dönülerek anlatılıyor, günümüzün hesaplaşması geçmişte halledilmeye çalışılıyor. Abdülhamit vurguları boşuna değildir. Çoğu kısmı kurmaca bir Abdülhamit ikonlaştırmasıyla hem bir “süreklilik” kurulmaya; hem de Kürt sorununu şiddetle çözme, Batı’dan kopuş gibi hamlelere tarihten –siyaset dışı- örnekler bulunmaya çalışılıyor. Burada vazedilen, mevcut iktidarın tüm bu hamleleri siyaset, yani bir tercih gereği yaptığını gerçeğini örtmektir. İstenen, bunların tarihsel bir “zorunluluk” olduğu imajını yaratmaktır. Maksat mevcut iktidarın kendi gücünü korumak adına attığı “siyasi” hamleleri tarihten gelen bir zorunluluk olarak sunmaktır. Tarih hiç de öyle olmasa bile. Bütün bu Diriliş ya da Abdülhamit gibi dizilerin asli işlevi budur. Devletin bir tür ideolojik aygıtı işlevi görmek. Giderek siyasetin ve normal bir toplum olmanın dışına çıktığımızı söyleyebiliriz.

Velhasıl. Bu Türkçü İslamcı tarih okumasının sonuçlarını, daha doğrusu bu okumanın iktidar olmasının sonuçlarını yaşıyoruz. O yüzden de “Savaşta bunlar olur” dendiğinde kimse çıkıp “Neden savaştayız?” demiyor. “Barışta bunlar olmaz, insanlar ölmez. En kutsal şey ölüm değil hayattır” demiyor. Daha doğrusu diyor da, diyen kendini hapiste buluyor.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…