Gösteri Devleti’nde 15 Temmuz!

Hakikat ile Hakikatin Resmi arasında dağlarca fark hatta dev bir tenakuz var. Görsellik ve Yalan, Hakikati nereye kadar nasıl perdeleyebilir? Unutulmasın: Gerçek kalır, resim silinir!


Istanbul ve Ankara caddelerinde, devasa 15 Temmuz Destanı afiş ve posterlerini görüp, TV ve İnternet’de, cep telefonlarında bu aralar sürekli olarak o meşum sahneler ekrana çıktığında, Roger-Gérard Schwartzenberg’in 1977 yılında yayınlanan ‘’Etat Spectacle’’ (Gösteri Devleti) kitabını hatırladım.

Aslında mesele belki de İznik Konsilinde (20 Mayıs 325) başlıyor. Hristiyanlığın evrensel bir din olmasını amaçlayan siyasi-dini otorite, ikonların, Hz. Meryem ve Hz.İsa’nın görüntüleri ile İncil’de geçen  olayların resimlerle anlatılması konusunu deşiyor. Görüntü ile gerçek arasındaki kayıtlara giren ilk tarihi tartışma. Görüntü Felsefesinin kurucusu ve en önemli temsilcisi sayılan Marie-José Mondzain de zaten ilk çalışmasını İznik Konsil’indeki bu tartışmadan yola çıkarak kaleme almıştı. (Image, Icône, Economie. Les sources byzantines de l'imaginaire contemporain/ Görüntü, İkon, Ekonomi- Çağdaş Sanallığın Bizans Kökenleri)

İznik’den yaklaşık üç asır sonra Hz. Muhammed de, (571-632) resmi, görüntüyü, resim çizmeyi/yapmayı yasaklayarak Müslüman dünyayı görsel açlığa davet etti. Yüzyıllarca halı desenleri, taş ve tahta işlemeler ve minyatürle yetindi perspektif yoksulu Müslüman gözler.

Tarih dersinde değiliz ama görüntü ile gerçek arasındaki çelişkiyi vurgulayan McLuhan (1911-1980) da, yazının öldüğünü ve modern çağda artık vücudumuzun bir organı haline gelecek olan aygıtlar vasıtasıyla her şeyi bir ekran üzerinden yapacağımızı öngörmüştü.

Bir hatırlatma daha: Şerif Mardin, Osmanlı İmparatorluğu döneminde iktidarın toplumu, muhalifleri hatta kendi bürokratik mekanizmasını bile denetlemek için kullandığı en önemli aracın/aygıtın/organın GÖZ olduğunu, ya bir makalesinde ya da bir sohbetinde belirtmişti. Bugünkü Mobese sisteminin ilkel hali…

‘’Gösteri Devleti’’nin yazarı 40 yıl önce çıkan kitabında görsellikle siyaset arasındaki ilişkileri, show ile iktidar arasındaki yakınlaşmayı sergiliyor.

Neo-liberal tek kutuplu dünyada, medyanın, reklamcılığın, sinemanın, İnternet’in kısaca görselliğe dayalı tüm mecraların egemen endüstrinin en önemli kolları haline gelmesi de işte tam da bu nedenle. Bir şey göstermek lazım. İyi bir şey… İnsanları inandırmak gerek! Hakikat ne kadar olumsuz olursa olsun, Hakikatın güzel/olumlu bir görselini egemen kılmak gerek piyasada.

Faşizm zamanlarında Almanya ve İtalya’da sonraları SSCB’de bugün de Çin’de, Kuzey Kore’de ve daha bir çok ülkede, dev resmi binalar, binlerce askerle, yüzlerce tank ve füzenin katıldığı askeri törenler neden düzenleniyor? Bu şaşaalı seremoniler, bu devasa gösteriler, içeridekileri ve dışarıdakileri korkutarak, devletin gücünü göstermek için… Devlet soyut bir varlık olsa da resmini kocaman göstermek gerek.

Büyük Birader bizi sürekli olarak gözlemekte. Güvenliği sağlamak (Kimin güvenliği?) gerekçesiyle sokakta yürürken nereye gittiğimizi, ATM’den para çekerken ya da kredi kartı ile alış-veriş yaparken şahsi maliyemizi, İnternet’e girdiğimizde hangi sitelere baktığımızı an be an gözetleyip denetlemekte iktidar. Kendi muhayyelesine aykırı bir durum saptadığında hemen harekete geçiyor: TV’yi kapatıyor, İnternet sitesine erişimi engelliyor, gazeteyi yasaklıyor, kitabı yakıyor.

İktidar bir yandan toplumu, yurttaşı sürekli gözetliyor, bir yandan da kendi imajını büyüttükçe büyütüyor. İkili görsel denetim: ‘’Bak, görüyorsun, ben çok büyüğüm, seni de hep gözlüyorum ve sen çok küçüksün, ona göre, haddini bil!’’  

‘’Siyaset eskiden fikirler üzerine kurulur ve fikirler üzerinden yürütülürdü. Siyaset artık şahsiyetler, figürler, amblemler, görseller üzerinden yapılıyor’’. Bugün Türkiye’de Reis iki gün üst üste TV’de görünmez ise, ‘’N’oluyor? Yoksa hastalandı mı? Bir şey mi oldu Başkan’a?’’ der bir sürü insan. Ya da ABD’de mesela televizyon, günlük hayatın kaçınılmaz bir parçası haline geldiğinden bu yana, erkek aday adayları açısından, Başkan olabilmek için önemli bir koşul ortaya çıktı: Kel olmayacaksın! Bundan önce bir başka koşul daha vardı: Yahudi olmayacaksın! Egemen anlayış uyarınca kellik ekranda iyi bir görsel malzeme sunmuyor da ondan. Yahudilik ise, Amerikan yerleşik düzeni açısından anti-semitizmin bir dayatması.

Gerçekle görsel arasındaki kallavi farkı şahane resimleri ile gözümüzün içine sokan Magritte’e (1898-1967) de buradan bir selam çakalım! ‘’Bu bir pipo değildir’’ başlıklı tablosu ayan beyan bağırır ve çağırır ki, sözkonusu tablo hakikaten bir pipo değildir, sadece bir pipo resmidir. Yani elinizle tutamazsınız, ağzınıza götürüp bir fırt çekemezsiniz, kokusu yoktur, 3. boyutu da namevcuttur… Magritte’in Foucault (1926-1984) ile mektuplaşmalarında, yani resimle iktidar arasındaki ilişkiler konusunda zihin açıcı fikirler, saptamalar bulursunuz.

Gerçek somuttur, görsel ise ‘’mış gibidir’’. Hakikat ciddidir, resim muğlaktır.   

Şimdi geriye gideceğiz ve Antik Yunan’da başta siyaset olmak üzere neredeyse tüm kamusal faaliyetin Agora ya da Tiyatro adı verilen mekanlarda gerçekleştiğini göreceğiz. ‘’Siyaset soyut ve anonim bir varlıktır’’. Ama onu somutlaştırdığınızda, yani resmettiğinizde, kim resmetmişse onun siyaset anlayışı kamuoyunda ağır basar. Buna da zaten ‘’Egemen İdeoloji’’ diyoruz.

Hakiki olmayan olaylara günlük dilde bugün ‘’Tiyatro’’ ya da ‘’Sinema’’ diyoruz değil mi? Çünkü bu iki görsel sanat mecrasında, yönetmene, senaryoya, oyunculara, kuracağınız dekora ve kameranın bakış açısına göre istediğiniz görsel gerçekliği kurabilir ve gösterebilirsiniz. Benim Hakiki Gerçek dediğim, siyasal/toplumsal hakikatle hiçbir ilgisi, benzerliği olmasa da…Bugün artık, McLuhan’ın sözleriyle ‘’Diktatörlüğün araçları olan totaliter tekniklerle’’ kitleleri görsel zindanlara kapatmak olası: ‘’Buraya bakacaksın! Burayı göreceksin! Üstelik benim istediğim şekilde göreceksin!’’ Kuşkuya, eleştiriye, tartışmaya tamamen kapalı bir kör kuyuya atmışlar sanki herkesi.

Devlet, bir başka deyişle iktidar, artık bu gösterinin sponsoru, yönetmeni, senaryo yazarı ve tek oyuncusu. Yurttaşlar ise pasif birer izleyici.

Dönelim 15 Temmuz Destanına… Neyse ki Türkiye henüz Orwellien bir toplum. Yani iktidarın baskı, sansür, denetleme, gözetleme, ajitasyon ve propaganda ile halkı yönetebileceğini sandığı bir toplum. ABD gibi Huxley'vari bir toplum değil henüz. Yani yurttaşların tüketim, refah, lüks gibi kandırmaca vaatlerle iktidara gönüllü olarak biat ettiği bir toplum değiliz.

Bir de tabi iktidarın Doğulu olmasının bize sağladığı önemli avantajlar var: Alaturka otokratlık beceriksiz, acemi ve sakar yani açık veren bir otokratlık. Bizimkine ‘’Gösteri Devleti’’ ünvanını bile bahşedemiyoruz. Çünkü burada gördüğümüz daha çok ‘’Müsamere Devleti’’! Dam delmeden Meclis binasını jetlerle bombalayabilir mesela… Hava Kuvvetleri merkezli bir darbe girişimi henüz sona ermemişken mutlu bir turist gibi uçağa biner, yaklaşık iki saat masmavi gökte uçar ve Istanbul’a iner…Sonra darbe girişimine ‘’Allah’ın lütfu’’ diyebilir. Kendisi en büyük FETÖ’cü iken, Cemaatle hiçbir ilişkisi olmayan insanları hapse atar. Daha çok şey sayılabilir. Artı TV’de Cumartesi günü Ahmet Nesin’in ağırladığı, ihraç edilmiş bir komutanın anlattıkları kesinleşip somutlaştıktan sonra önümüzdeki dönemde derinleştirilir ve tartışılabilir ise başka çelişkiler de ortaya çıkacak. 

Tüm bu karanlık noktaların aydınlanmasını hangi poster önleyebilir ki? Gösteri Devleti gösteri yapar, Gerçeği gizlemeye, tahrif etmeye çalışır. Ama bugüne kadar hiçbir tiyatro aynı konu, aynı oyuncular, aynı yönetmen ve aynı senaryo ile sittin sene sahnede kalmaz, kalamaz. Kalsa da salonda seyirci kalmaz.

Bilgi ve eleştirel düşünce ile de pekâla bir direniş geliştirilir.

Yurttaşların bir kısmı, bilinç, eğitim, kültür, din ya başka nedenlerle gerçekle kısa sürede ve kolay kolay uzlaşamayabilir…Ama nereye kadar?

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…