'12 Eylül'de en azından iddianameyi zamanında hazırlıyorlardı'



Artı Gerçek

Söz yazarı, besteci, müzisyen, yazar Hüsnü Arkan: Her hukuk okuyan hukukçu olmuyor tabii... Burhan Kuzu da hukuk mezunu. Türkiye’nin herhangi bir hukuk sistemine sahip olduğunu düşünmüyorum


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Ege Denizi’nde bir tekne ağır ağır ilerliyordu, içinde siyasetin birbirine bağladığı üç genç vardı. Öyle keyfi bir gezi değildi onlarınki; yargısız infaz ve mert olmayan kavgalardan kurtulmak için ülkelerini terk ediyorlardı. Mülteci sıfatıyla hayata başlamak üzere belki de dillerini, kültürlerini, insanlarını hiç bilmedikleri coğrafyalara doğru yola çıkmışlardı; kolay olmasa gerekti gencecik insanların inandıkları doğrular yüzünden, doğdukları büyüdükleri topraklardan uzaklaşmak zorunda kalması… Bu üç gençten biri Hüsnü Arkan’dı.

İzmir’in Kınık kasabasında, memur bir ailede dünyaya gelmiş. Şimdiki halinden de tahmin edilebileceği üzere, kendi halinde, gözlüklü, çok kitap okuyan, utangaç bir çocukmuş. Dönemden ve babasının CHP ilçe başkanı olmasından dolayı evde bol bol politika konuşulurmuş. Özellikle dönem diyorum çünkü 70’ler ve 80’ler, gençlerin politik olarak en aktif olduğu yıllar… Siyasete bulaşmayanın çemberin içine alınmadığı zamanlar… Haliyle dönem, iktidarın bir Ecevit-bir Demirel hükümetleri arasında el değiştirdiği kaotik bir dönem, ülke de Türkiye olunca bir gencin hayatı -belki de ister istemez- farklı rotalara ilerleyebiliyor. Mesela Ankara’da okuduğu mimarlığı bırakmak zorunda kalmış, para kazanabilmek için arkadaşlarıyla çizim yaptıkları bir ofis kurmuş, o ofis zaman zaman kurşunlanmış, bu civcivli atmosferden dolayı pencerelerinin yerine tuğladan bir duvar ördükleri bir evde yaşamış, sonra belki de siyasetin yasal sınırlarını öğrenmek için İzmir’de hukuk okumuş; sol örgüt davasından mahpusta yatmış, hem de bir zamanlar dedesinin müdürlüğünü yaptığı cezaevinde, kendi tabiriyle ‘misafir’ edilmiş… Dediğim gibi ülkenin bütün geleceğini değiştiren bir dönem; 12 Eylül’ün hemen öncesi… Demirel ve küçük ortağı MHP’nin işçi hareketinin önünü kesmek için, devlete bağlı kurum ve işletmelerde kadrolaşmaya başladıkları, bundan dolayı İzmir’de TARİŞ’e bağlı işletmelerde çalışan işçilerin bu faşist kadrolaşmaya karşı direnişe geçtikleri bir dönem aynı zamanda… Arkan da İlerici Gençlik Derneği’nin bir üyesi olarak bu direnişi desteklemek için, elinde sazı Tariş’in bütün işletmelerini dolaşarak, polisten saklanarak, gizli gizli minik konserler vermiş. Hukuk son sınıftayken 141’inci madde yani ‘örgüt üyeliği’ sebebiyle 5 yıl ceza alınca da ülkeden kaçmak zorunda kalmış…

Eğer bunlar yaşanmasaydı, belki de şu anda o çok sevdiğimiz sesinden mahrum kalacaktık ve kendisi yoluna bir mimar olarak devam edecekti. Gerçi babası cümbüş çaldığı ve evde şarkılar söylendiği için hayatında müzik hep varmış, dolayısıyla belki de bir yerde yine müzisyen kimliğiyle karşımıza çıkacaktı, kimbilir. Mütevazılığından iyi enstrüman çalamadığını söylese de gitar, mandolin, saz, bağlama, ut gibi bilinen bütün telli çalgılar elinden geçmiş. Çok ama çok çalışmış müzik için; bir arkadaşı bana İzmir’de ev kayıtları yaptığı zaman, 12 saat boyunca gitar çaldığını, sonra 12 saat kayıt yaptığını, yanlışsız olması için bir 12 saat de o kayıtları tekrar tekrar dinlediğini söylemişti. Daha o zamanlar yaptığı ev kayıtları, -para kazandırmasa da- elden ele dolaşarak büyük bir kitleye ulaşmış. Haliyle müziğe olan tutkusunu yaşadığı ülkelerde de devam ettirmiş ve ülkeye dönebildiği zaman eski arkadaşı Nadir Göktürk’le birlikte dağılan Ezginin Günlüğü’nü tekrar hayata döndürmüşler. Arkan’ın gelişinden sonra grup gerçekten de hızla büyük bir başarı kazanmıştı ama bunu kendisine söylediğinizde ya da yaptıklarını övdüğünüzde, utangaç bir kişiliği olduğu için neredeyse bundan rahatsızlık duyuyor ve başını öğe eğiyor. Sadece kişiliği değil gülümsemesi de utangaç bu arada… 17 yıl birlikte yol aldığı Ezginin Günlüğü’nden ayrıldığında, ben dahil bütün hayranları büyük bir hayal kırıklığına uğramıştık; üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen herkes hala neden ayrıldığını soruyor, doğal olarak kendisi artık bu sorulardan usanmış durumda…Bana göre bu sorunun devamlı sorulma sebebi, bir çocuğun anne babasının ayrılığını kabullenememesi ve bir gün tekrar beraber olacakları umudu taşıması kadar masum…

Eskisi kadar siyasetle ilgilenmediğini söyleyenler halt etmiş; bir kere ülkede yaşanan acılara fon müziği olabilecek şarkılarıyla toplumsal belleğe katkıda bulunuyor. Mesela Gezmişlerin idamına ithafen yazdığı ‘5 Mayıs’, belki affedilirler umuduyla radyo başında bekledikleri geceyi ve o gece hissettiklerini anlatıyor... ‘Dağlar’ şarkısında Kürt meselesi, ‘Eğilin’ şarkısında Gezi Direnişi var mesela. Referandum öncesi ‘Başkanlığa Hayır’, son seçim öncesi de ‘Beyler misafir, giderler’ şarkılarını yapıyor. ‘Ne Güzel’ şarkısı ise tutuklu gazeteci ve milletvekilleri için… En son değerli müzisyen Erkan Oğur ile birlikte Tahir Elçi'nin hayatını anlatan ‘Zeval’ belgeseli için ‘Tutuşsun’ şarkısını seslendirmişti; bir insanın sanatı kullanarak bundan daha aleni siyaset yapması mümkün mü acaba? Bir kere kesinlikle otosansür uygulamıyor kendisine… Konserlerde, yazdığı şarkı ve romanlarda, sosyal medyada ve fırsat bulduğu her yerde düşündüklerini söylüyor. Okuduğu şiirlerin hepsi de dünyaya ve sisteme sataşan, insanı sıradanlıktan çıkaran ve düşünmeye iten tehlikeli şiirler… Yüzlerce şiir yazmasına ve çok sevdiği şairlerin dizelerini kendi ezgilerine katmasına rağmen, şair ceketi giydiğini kabul etmiyor. “Birinin önünde eğileceksem, şairlerin önünde eğilirim”demiş bir söyleşisinde...

Herkese ulaşabilmek için her müzisyenin gitmediği, ülkenin en ücra köşelerine bile gidiyor.Üstelik insanlar daha onu tanımadan seviyorlar; pek çok yorumda onunla bir yerlerde çay, kahve içip sohbet etmek istediklerinden bahsetmişler. Onunla karşılıklı rakı içmeden gözü arkada gideceğini söylemiş biri mesela… Bir başkası da onunla bir sohbette buluşma fırsatına nail olursa, Pendik’e kadar çıplak yürüyeceğini yazmış. Arkan için yapılan yorumlarda en çok kullanılan kelimeler ise -her ne kadar kendisi bu kelimeyi sevmese de- naif, mütevazı ve huzur… Gerçekten de mütevazının sözlükteki anlamının karşılığı gibi… Mesela bir yerde öğrenciler için Eskişehir’e gittiği bir söyleşide, onlara yük olmamak için yol parasını kendisinin karşıladığını ve gençlerle birlikte bir öğrenci evinde kaldığını okudum. İstese köşklerde yaşardı bence ama İstanbul’un eski semtlerinden birinde, mütevazı bir apartman dairesinde yaşıyor. Ona baktığınızda, sanki üstünde çay kaynayan sobalı bir evde, elinde bir kitapla kilim kaplı bir divana uzanmış hissi veriyor. Hem mesafeli hem samimi; sanki ilk kez karşı karşıya gelmiyormuşuz da yıllardır tanışıyormuşuz gibi büyük bir özenle karşıladı beni… Yazarken ve düşüncelerini söylerken kelimelerini sakınmıyor ama konuşurken kendisinden bahsetmeyi pek sevmiyor. Bu yüzden kendisiyle ilgili sorularda kendisinden detaylar bulmayacaksınız. Hep genel açıdan ele almış cevaplarını… Sohbet ederken genelde yüzünüze bakmıyor, sık sık sigarasını sarıyor ama dinlerken gözlerini sizden ayırmıyor. İyi bir dinleyici… İyimserlerden pek hazetmiyor, umuda güvenmiyor. Sosyal medyada ise sadece Twitter platformunda kendisi yazıyor. Diğer hesaplarıyla ekibi ilgileniyor. Son iki yıldır, verdiği konserler dışında 8’inci kitabının üzerinde çalışıyor; çalışıyor derken gerçekten de ev ödevini yaparak hazırlanıyor çünkü yazdığı kitap tarihi bir dönemi anlatıyor yine…

“80’LERDE YAŞADIKLARIMIZ, BOMBALANMALAR, KURŞUNLANMALAR ANAYASAYI RAFA KALDIRMAK İÇİNDİ”

İzmirli olduğum halde hiç Kınıklı biriyle karşılaşmamıştım. Oraları biraz anlatsanıza, nasıldı?

Bildiğiniz kasaba işte; içinde çok sayıda insan hikayesi var. Bir de kasaba denen şeyin ortak ruhu var. Bu ikisinin iç içeliği, çatışmaları, alışverişleri birçok sonuç ve birçok neden doğuruyor. Bu sonuçlara, nedenlere zaman dediğimiz şey müdahale ediyor, biçimlendiriyor. Şekillenirken bunların farkına varamazsınız, sonradan değerlendirirsiniz. Bakırçay havzasının kasabaları birbirine benzer. Bir zamanlar Yahudilerle, Rumlarla ortak yaşanan yerlermiş. Hemen her kasabada bir eski Yahudi mahallesi, Rum mahallesi vardır. Ama artık yok. İşin gerçeği, benim çocukluğumda da bunlardan hiç bahsedilmezdi, Kürtlerden de bahsedilmezdi, tabuydu. Bunun anlamı şudur: Devlet size bir don biçer, onu giyersiniz. Fakat dil denen şey biraz daha dirençlidir. Sigortaya asfalya dersin, bilye oyununa huma dersin...

Peki, Oğuz Türklerinden mi geliyorsunuz? Kınık Boyu’ndan dolayı soruyorum.

Kınık, dediğiniz gibi bir Oğuz boyu. Antalya’da, Muğla’da, Bursa’da aynı isimde köyler, kasabalar var ama Oğuz Türklerinden misin sorusu biraz iddialı tabii... Türkiye’de Oğuz Türklerinden kimse kalmamıştır. Hepsi karıştılar. En yerli ve en millî şahsiyetlerin üstünden biraz kazırsanız derinlerinden hiç karşılaşmak istemedikleri şeyler çıkar.

Babanız Ekrem Arkan kendi döneminin CHP ilçe başkanıymış ama babanızın peşinden gitmemiş, aktif bir sosyalist olmuşsunuz. Sizi bu anlamda dönüştüren kimdi/neydi?

Bu bir dönem meselesidir. Bizden sonraki kuşakların bunu kafalarında canlandırabilmesi kolay değil. İlkokulda hükümet üyelerinin isimlerini bilirdik. Ümit Hoca hepimize bir defter tuttururdu. Akşam ajansını dinler, bu deftere özet geçerdik, ertesi gün de kontrol ederdi. Behçet Hoca her hafta sonu sınıftan birini evinde misafir eder, sinemaya, tiyatroya götürürdü ve bunu hepimize yaptığını ancak yıl sonunda öğrenirdik. Kendimizi özel hissetmemiz için ellerinden geleni yaparlardı. TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) mitingleri vardı, tütün mitingleri vardı. Türkiye İşçi Partisi’nin en parlak zamanlarıydı ve meclisteki sistem cambazlarına kök söktürüyorlardı. Solcu olmak için bu etkiler yeterliydi, tabii bir de soru sormayı öğrenmeye açık olmanız gerek. Yanlış anlaşılmasın, sağcılar soru sormaz demiyorum ama çoğu dogmatiktir. Bazı solcular da dogmatiktir gerçi.

TKP’ye geçiş döneminizden bahsetsek; nasıl bir umut vardı içinizde toplum ve ülke adına, ki böyle bir hareketin parçası olmayı istediniz?

Dediğim gibi, etkiler vardı. Savaş sonrasında, bizden önceki kuşağın yaşadıklarına nispetle rahat bir ortamdaydık ama anayasanın girizgahında ordunun bu anayasayı lağvedebileceği yazıyordu. Dünyada soğuk savaş var, ABD hükümeti Vietnam’dan kös kös dönmüş. 68 hareketi Avrupa’yı diriltmiş, cinsel devrimden, otonomiden filan söz ediliyor. Sartre Fransız hükümetine meydan okuyor. Biz bunların üstüne konduk. TKP’den önce (Genç Sosyalistler Birliği) GSB’deydim. Ondan önce de Mahir’in teksirlerini okurduk, ‘Kesintisiz’ bir, iki... Harekete katılmayı istemekle bir alakası yok. Çevrem TKP’li olmasaydı başka bir şey olurdum. Bunun bir önemi olmadığını da kısa zamanda öğrendik zaten.

Parti içinde sizin de bir kod isminiz var mıydı?

Valla bir kod adımız vardı tabii de kullanmazdık. Herkes birbirini tanıyor zaten. Ha, tanışmadığımız arkadaşlarla işim olduğunda birkaç kez kullanmışlığım vardır. Yoldaş kelimesini de kullanmazdık, birbirimize adımızla hitap ederdik. Ama bu benim çevremde böyleydi. Başka yerlerde nasıldı bilemem.

Ülkenin içinde bulunduğu yani evinizin pencerelerine tuğladan duvar örerek yaşadığınız, Bahçelievler’deki büronuzun bombalandığı, kurşunlandığı o dönemleri biraz anlatır mısınız?

Bu yetmişli yılların Ankara’sı... Bunları nereden, nasıl öğrendiğinizi bilmiyorum; yalnızca arkadaşlarım bilir. Milliyetçi Cephe hükümetleri dönemiydi. Paramiliter işlerin ilk denendiği yıllar… Demirel henüz demokrasinin elifbasını bilmiyor, henüz elinde anayasa kitapçığıyla gezmiyor. Zaten öğrendikten sonra da okuma yazma düzeyinde kaldı. Bunlar büyük sermayeyle bağları güçlü popülistler. Devamında da Özal gelir. İyi yanları şudur ki bugünküler gibi Napolyon ya da Bismark olmaya özenmediler. Ama bugünküleri onlar peydahladı. Sonra da ah vah ettiler. O dönemde yaşadıklarımız, bombalanmalar, kurşunlanmalar anayasayı rafa kaldırmak içindi. Kaldırdılar da... O dönemde yaşananlar, 90’larda Kürtlerin yaşadıklarının fragmanı oldu. Sonrasını biliyorsunuz, bölüm bölüm ilerliyoruz. Tekrar 70’lere hatta biraz daha geriye dönecek olursak, Global sermayenin savaş sonrası nispi özgürlük havasını pek sevmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. 68 hareketinden bahsediyorum. Özgürlük talebi bulaşıcıdır. Ohio’da başlayan şey Paris’te de başlar, İstanbul’da da başlar, önüne geçemezsin. Sermayenin periyodik davranışları, bazen gecikmeli de olsa karşısında her zaman periyodik bir direniş gücü bulmuştur.

“ÖZAL 141 VE 142’İNCİ MADDELERİ KARA KAŞIMIZ, KARA GÖZÜMÜZ İÇİN KALDIRMADI”

Üniversitede hukuku seçmenizin sebebi siyasetin yasal limitlerini daha iyi öğrenmek için miydi?

Sonuçta klasik bir eğitim görmekte fayda var. Hukuk da faydasını görmeyi umduğum bir alandı; analiz etmeyi öğretir, toptancı olmamayı, her olaya ayrı bakmayı öğretir. Kazandırdığını düşündüğüm şeyler bunlar. Bir de tabii, siyasetin değilse de sermayenin yasal sınırının olmadığını öğreniyorsunuz. Sınırlar yalnızca ahali içindir.

Hem Buca hem Bergama cezaevlerinde misafirlik etmişsiniz. O zamanki cezaevi şartlarından bahseder misiniz?

Buca’ya 80’den önce bir ay kadar bir ziyaretim oldu. Öğrenci hali, bulduğunda yiyorsun, bulamadığında aç kalıyorsun. Bir de iki gün karakolda beklemişliğimiz var ki yiyecek vermemişler. Tutuklanınca, eh cezaevinde herhalde bir şeyler yeriz diye ümitlendik. Fakat yiyemedik. Açlık grevi vardı. İkinci girişim 80’den sonraydı. Koğuşlar daha kalabalıktı; 60,70 kişi, belki de daha fazla. Fark olarak hissettiğim şey dayanışmanın artmış olmasıydı. Son olarak da dedemin cezaevine konuk oldum. Dedem 40’lı yıllarda Bergama Cezaevi müdürlüğü yapmış... Tabii, bunu kimseye söylemedim. Bu bana, bir ironi olarak Amarcord’daki duvarcı ustasının okuduğu yabancılaşma şiirini hatırlatır hep. Mealen, “dedem duvarcı ustasıydı, evi yoktu; babam duvarcı ustasıydı, evi yoktu; ben duvarcı ustasıyım, evim yok,” gibi bir şeydi. Benim dedemin de cezaevi vardı; ben de mahkumdum.

12 Eylül darbesinin hışmına uğrayanlardansınız; tam hapisten çıkmışken 141’inci maddeden yani örgüt üyesi olmaktan 5 yıl ceza yediniz; bu sizin için şaşırtıcı bir durum muydu? Sizi tam olarak örgüt üyesi dışında neyle suçlamışlardı?

Niye şaşırtıcı olsun, gelene geçene ifade üstüne ceza sallıyorlar. Üstelik ben de kıymetli bir yönetici filan değilim zaten, bir iki okulun sorumlusuyum. Hazretlere örgüt üyesi intibaı bırakmanız yetiyor. Fakat durum bugünkünden iyiydi. En azından iddianameyi zamanında hazırlıyorlardı.

Sonunda ülkeden ayrılmak zorunda kaldınız.  2 arkadaşınızla birlikte ülkeyi bir botla terk ettiniz, o süreci anlatabilir misiniz?

Mültecilik üç bin üç yüz yıllık bir mesele... Kadeş Barışı’nda mülteci hakları gözetilir. Belki bugün Birleşmiş Milletler'in gözettiğinden daha dikkatli gözetilir. Şimdi bu haklar pazarlık konusu yapılıyor ki yapan da Türkiye hükümeti… Ama pazarlığın öteki tarafında da Avrupalı hükümetler var. Bu büyük bir gerilemedir. Binlerce yıllık görenek berhava oldu. Her şey bir yana, insan yeryüzünde dilediği yere göç edebilmelidir. Bu düşünce gerçekçi bulunmayabilir. Ama gerçeğin kendisi bütün bu düşüncelerden daha densiz. Sığınma teminatını yok ediyorsunuz, insanların hayatı üstünden pazarlığa girişiyorsunuz. Ben de bir mülteciydim. Sığındığım ülkelerin insanlarına teşekkür borçluyum. Onların uzattığı ele teşekkür borçluyum. Ayrıca hiç öyle dolduruşa getirdikleri gibi değiller. Tanısanız seversiniz. Tabii, sıradan insanlarla tanıştım ben. Gözü kaşı oynamayan, çalıp çırpmayan, yalan söylemeyen, yardımsever... Avrupa insanını toptan karalayanların haberi olsun, bu konuksever insanlardan batıda çok var.

Sonra küçük ablanızın yanına Amsterdam’a gittiniz; aynı aileden iki kardeşin de mülteci olma durumu çok sıradışı… Demek ki umursayan ve duyarlı bir yapı var ailenizde… Anne baba neler yaşadılar o yıllarda acaba?

Dersinize iyi çalışmışsınız ama tekliyorsunuz... Ablam Amsterdam’da değildi. (Gülümsüyor) Bir de o yıllarda kaybettiğimiz arkadaşlarımızın anneleri babaları, yakınları vardı. Beş bin kişinin öldüğü söylenir. Otuz beş yıldır süren çözümsüzlükte kırk bin kişi öldü. Şehit oldular deyip geçemezsiniz. Bunlar sizin insanınız, bizim insanımız, gencecik insanlar.

İnsanlara güvenmekte problem yaşadınız mı hiç; tüm bu yaşadıklarınızdan sonra?

Hesaplı biri değilim. Biriyle tanışırken acaba nasıl biridir diye el sıkışmam, önyargı iyi bir şey değil. Yaşadıklarımdan olumlu şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Bazı insanlara güveninizi kaybederseniz başka güvenilir insanlar ararsınız. Bulunuyor.

Turgut Özal’ın o maddeyi kaldırmasıyla ülkeye dönebildiniz ve efsanevi Ezginin Günlüğü’ne katıldınız. Sizinle birlikte grup büyük bir başarı gösterdi ama grup dağıldığında binlerce dinleyici büyük hayal kırıklığına uğradı; bir nevi Beatles’ın dağılması gibiydi... Çok az grup hala kaldıkları yerden devam ediyor; neden grup üyeleri bir süre sonra kendi yollarını çizmek isterler? Biraz evlilik gibi; iç çatışmalar, güç kavgaları vs, bir müddet sonra ilişki şiddetli geçimsizliğe mi dönüyor?

Özal 141, 142’yi kara kaşımız, kara gözümüz için kaldırmadı. Neoliberal dalganın dışında kalmamak için kaldırdı. Sermaye açısından entegrasyon gerekiyordu. Halka da bundan nasıl nemalanacağını anlattı. Sonuç ortada. Kimin nemalandığını şimdi görmekteyiz.

Beatles konusuna gelince, inceliğiniz için teşekkür ederim... Çok sorulan bir soru bu; gruptan niye ayrıldınız? Olaya bir de şöyle bakalım, işin normali bu olamaz mı? Bir süre birlikte çalışırsın, yani on yedi yıl, sonra da ayrılırsın. Çevrenizde on yedi yıl süren kaç evlilik var? İnsan kendi zamanını kendi düzenlemek isteyebiliyor. Bizde öyle şiddetli geçimsizlik filan olmadı. Grup solist çatışması filan da olmadı. Yazmayı önemsiyorum. Bu, dinleyicinin umurunda olmaz tabii. Sağ olsunlar, bazen bizim ekiptekilerin bile umurunda olmuyor.

Son 20 yılda az da olsa var olan demokrasi geriledi, sömürü ve gelir adaletsizliği arttı, insan hakları ihlalleri en üst seviyede, rantçılık ve yolsuzluğun haddi hesabı yok, beyin göçü sebebiyle ülkenin geleceği tehlike altında… Sizin döneminizde, bunları o zamanlardan öngörmek ve önlem almak mümkün müydü sizce?

Mümkün olup olmamasının bir anlamı yok. Gücünüzün yettiği kadar mücadele edersiniz, önemli olan budur. 68’de Mehmet Ali Aybar’ın Çekoslavakya’nın işgaline karşı çıkan görüşleri sol içinde rağbet görmemişti. Ama söyledikleri hafızalardadır. Önemli olan şey yoldur ve çoğu zaman hedeften daha anlamlıdır.

“KÜLTÜREL YOZLAŞMAYI FİLAN BOŞ VERİN, 12 EYLÜL’ÜN EN BÜYÜK ESERİ AKP’DİR”

Emin İgüs öncesi ve sonrası olarak düşünürsek, Ezginin Günlüğü’nde oluşan doku farkını nasıl değerlendiriyorsunuz peki?

Çünkü grup elemanları değişti. Değişim farklılık yaratır. Farklılaşan şey müziktir. Şu var ki, bu durum Emin İgüs’ün, Nadir Göktürk’ün güzel insanlar olduğu gerçeğini değiştirmez.

"Haziranda ölmek zor" aslında sizin besteniz ama herkes Grup Yorum'un zannediyor.

Durduk yerde “Haziranda Ölmek Zor’un müziğini ben yazdım” diye bağıracak halim yok. Özel bir suskunluğum ya da yazdım diye utandığım da yok. Sorulduğunda söylüyorum; ben yazdım ve Grup Yorum da çok güzel seslendirdi. Ben de bir gün söylerim belki.

Size göre müzisyenlik mi ağır basıyor, yazarlık mı?

Yazarken yazarlık ağır basıyor. (Gülüyor) Şaka bir yana, şarkı yazmayı herhalde romanın gittiği yere kadar sürdürürüm. Ama şarkı söylemek konusunda bir yaş haddi var. Bu açıdan bakıldığında yazıya düşkünlük bana iyi geliyor. Ötekini zorlarız.

Nasıl bir ortamda yazıyorsunuz genelde? Sessizliği ve yalnızlığı tercih eden bir yapınız varmış gibi geliyor bana…

Bunların bir önemi var mı bilemiyorum. Hep verdiğim örnekler var, kırkların ellilerin şairleri kahvehanelerde, meyhanelerde yazarmış. Peki niye oralarda yazarmış? Küçücük evler, yoksulluk, çoluk çocuk, ne yapsın adam, kahvehanede rahat ediyor. Hiç olmazsa bir iki şair arkadaşı geliyor, birlikte düşünüyorlar. Victor Hugo da ayakta yazarmış. Niye? Büyük bir ihtimalle bel fıtığıydı ya da sırt ağrıları vardı. Ben dediğiniz gibi yazıyorum; yirmi metrekarede. Mümkünse ses de olmasın. Ama bir okuyucu bununla niye ilgilenir hala anlamıyorum.

Aslında bu benim merak ettiğim bir şey ama okuyucuya da sizi yazdığınız yerde görebilme şansı veriyorsunuz… “Hırsız ve Burjuva” romanınızda da bugün yaşadığımız sosyal ortamın yarattığı bireylerin ve bugün gelinen noktanın 12 Eylül’ün eseri olduğundan bahsediyorsunuz. 12 Eylül’ün ve sarsıntılarının en büyük etkisi kültürel yozlaşma mıdır sizce?

Kültürü filan boş verin, 12 Eylül’ün en büyük eseri AKP’dir. Neoliberal barbarlığın bizdeki sonucu bu olmuştur. Şimdi de bu eser, yozlaşma olarak nitelendirdiğiniz şeylerin sebebi haline gelmiştir. Kürt meselesi, kadın cinayetleri, sendikasızlaştırma da bu sürecin ürünü... Bunların nedeni yalnızca AKP de değil. Kırk yıllık bir süreç ki susanların da payı var.

İnsanların düşüncelerini paylaşmayı bırakın, düşünmekten bile çekindiği bu dönemde Şanışer ve rapçi arkadaşlarının yaptığı, toplumsal sorunlarının altını çizen, adeta 15 dakikalık kısa bir müzikal film olan “Susamam” klibi ve gösterilen tepkiler konusunda neler düşünüyorsunuz?

Ne sanıyorduk ki? Herkesin ve daima susacağını mı sanıyorduk? Susmamaları kadar doğal bir şey yoktur. Sorumluluklarını yerine getirdiler, genç olmayı, anlaşılmayı, anlamak isteğini bizim ruhumuza da taşıdılar. Helal olsun diyorum. Cahit Berkay elli yıldır bağırıyor, “bişey yapmalı,” diye. Duydular herhalde.

“Gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bıraktık” sorusunun sorumluluğu beni çok korkutuyor. Eskiden “her şey çok güzel olacak” diyebiliyorduk ama artık ümitvar değilim ve bu beni gerçek anlamda korkutuyor” demişsiniz bir söyleşinizde… Beyin göçünün tarihteki en üst seviyeye ulaştığı bu dönemde, gelecek nesil için en büyük korkunuz nedir?

Bu lafları nerede ve nasıl etmişim bilmiyorum ama gelecek nesiller adına korkamazsınız, yalan olur; en fazla kendi adınıza korkarsınız ve gelecek için kaygı duyarsınız. Biz değiştirebileceğimizi sanabildiğimiz bir dünyada yaşadık. Aradaki kuşaklar bunu düşünemeyecekleri bir dünyada yaşadılar. Şu an için ümitli olmayabiliriz, çünkü ümit etmek şartlara bağlıdır. İki yıl, beş yıl ya da on yıl sonra ne olacağını bilemezsiniz. Bu açıdan şu kuşakların özgünlüğü meselesi de zaten yalan dolandır. Özgün olan daha ziyade şartlardır. Bazı zamanlar yapılabilecek bir şey yoktur, bazı zamanlar da vardır. Umberto Eco’nun Peder William’ını bilirsiniz; kitabın sonunda altı yüzyıl süren Avrupa orta çağından yalnızca birkaç kitap kurtarabildi. Ama aynı Avrupa’da birkaç yüzyıl sonra yer yerinden oynadı. Tabii, bu hoşunuza gitmeyecektir; birkaç yüzyıl sonra... (Gülümsüyor)

“HAKLARIMIZI TALEP EDECEĞİZ, ÖRGÜTLENECEĞİZ. BUNUN YOLUNU BULMAK SİZE KALMIŞ, HER ŞEYİ DEVLETTEN BEKLEMEYİN”

Sanatla siyasetin ayrılmaz bir bütün olduğunu söylemişsiniz; ekmeğin fiyatını bilmek bile bir siyasettir zaten. Peki, sanatçıların siyasi bir duruşu olmalı mı ve göstermeli mi? Haksızlığa ses çıkarmayan, susan ya da gücün yanında sanatçılar, unvanlarını hak ederler mi?

Tabii, sanatçılar diye toptan bir kategori olmaz. Herkes meşrebine göre ses çıkarır ya da susar. Bu biraz tartışmalı bir konu. Ferdinand Celine ırkçı eğilimleri olan biriydi ama büyük yazardı. Knut Hamsun için de benzer şeyler söylenir. İyi yazardır. Chopin ölürken işçi hareketi Avrupa’yı sarsıyordu ama Chopin sürgünde bir Leh milliyetçisiydi. Şimdi onu siyasi duruşuyla değil sonatlarıyla hatırlıyoruz. Beethoven da bir ara Napolyon hayranıydı. Bütün bunlar, bir önceki yüzyılda ve daha önce oldu. Allah için unvanlarını da hak ettiler. İlk ikisi nispeten yakın dönemin insanları. Siyasi eğilimlerinden ötürü tepki görmüşler. Demek ki dünyada bazı şeyler değişiyor. Bugüne gelirsek... Artık biz 19’uncu yüzyılın ya da 20’inci yüzyılın başındaki insanlar değiliz. İki savaş boyunca barışın yanında durmuş ressamlar var. Baskılara direnmiş yazarlar, müzisyenler var. İşin rengi biraz değişti gibime geliyor. Ama uzak geçmişi yargılarken yine de dikkatli olmalıyız. Her olayın ve her insanın ayrı bir doğası vardır.

“Burada umutlu olmanın bir anlamı yok, umutsuz olup bir şeyler yapmak lazım. Umudu canlandırmak için bir şeyler yapmak lazım. Umudu hak etmek lazım...” demişsiniz bir söyleşinizde; peki sizce alternatif nedir, ne yapmak gerekir?

Haklarımızı talep edeceğiz, örgütleneceğiz. Bunun yolunu bulmak size kalmış, her şeyi devletten beklemeyin.

Bir hukukçu olarak ülkenin şimdiki adalet ve yargı sistemi hakkında neler söylersiniz?

Her hukuk okuyan hukukçu olmuyor tabii... Burhan Kuzu da hukuk mezunu mesela. Ben de hukukçu değilim ama şunu söyleyebilirim: Türkiye’nin herhangi bir hukuk sistemine sahip olduğunu düşünmüyorum. Üç ayda bir kararnameyle değişen mevzuata sistem denmez, başka bir şey denir. Bir ceza mahkemesinin uyduğu içtihata bir diğeri uymuyorsa, iki senede iddianame hazırlayamıyorlarsa sistemi filan pabucuma anlatsınlar.

Ne var şimdi tezgâhta? Nelerle uğraşıyorsunuz bu aralar?

Yeni albümün üçüncü şarkısı ‘Hatırla’ yakın zamanda, 27 Eylül’de dijital alanda dinleyiciye ulaşacak. Daha önce iki şarkı yayınlamıştık; ‘Cam Güzelleri’ ve ‘Fikrim Yok’... Bir yandan konserler de devam ediyor. 25 Eylül’de İzmirBostanlı’da, Suat Taşer Tiyatrosu’nda, 27 Eylül’de İstanbul Trump Gösteri ve Kültür Merkezi’nde, 28 Eylül’de Ankara’da, Shelter’da çalıyoruz. Tezgâhta bir de roman var, bu yıl yayınlamayı planlıyordum ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Umarım bahar aylarında okuyucuya ulaşır.

OKUYUCU SORULARI

Zor girilen hukuk ve tıp fakültelerinde mezun olanlar, diğer fakültelere göre neden daha fazla müziğe sardırıyor, diye bir soru gelmiş size sosyal medyadan…

Vallahi bilmiyorum... Bizim ekipteki arkadaşlardan biri ziraatçı, biri işletmeci, diğerleri de müzik okumuşlar. Demek ki neymiş? Genel kabullerden kaçınmakta fayda varmış.

Rumlardan özür dilediğiniz Signomi şarkısını Yunanistan’da eski İstanbullulara ya da göçmenlere söylediniz mi? Söylediyseniz nasıl bir reaksiyonla karşılaştınız?

Söylemedim. Ama bu acı bir hikâye. Başkaları adına utanmak rezil bir duygu.

Enis Batur “insan bittiği için artık roman yazılmaz” diyordu, sizin ne düşündüğünüzü sormuş bir okuyucu…

Bu sözün nereden cımbızlandığını bilmiyorum. Adorno da “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” demişti ama devamında kafamıza yatacak bir yığın laf etmişti. En iyisi aforizmaları terk etmektir. İyi okuyucu aforizmayı unutan, konuyu ve etkiyi hatırlayandır.

En sevdiği yazarlar kimler diye sormuş biri…

Şair saysam olur mu? Ergin Günçe, Şükrü Erbaş, Didem Madak... Ötekileri biliyorsunuzdur zaten. Ece Ayhan, Turgut Uyar, Nazım her gün okunur. En son Barış Bıçakçı’nın romanını okudum. Mutlaka okuyun.

Mustafa Kemal’e düşman mısınız diye sormuş başka bir okuyucu…

Güzel soruymuş... Adam birçok konuda 100 yıl geriden gelen bir ülkeyi modern dünyaya entegre etmeye çalışmış, niye düşman olayım? Ayrıca Tanzimata, birinci ve ikinci Meşrutiyet’e de düşman değilim. Soru bana şunu düşündürdü: Sanırım biz kendi hayatımızı da bir tür magazin olarak yaşıyoruz. Ya da porno gibi. Başkalarından da aynı pervasız açıklığı, aynı dedikodu düşkünlüğünü bekliyoruz. Nedense dostluğun ve düşmanlığın, dışlarında başka hiçbir şeye yer bırakmayan evren kadar büyük hapishaneler olduğunu düşünüyoruz. Ne diyeyim, bir gün bundan da kurtuluruz