23 Haziran'da Binali Yıldırım'ın işi daha zor



Artı Gerçek

İmamoğlu ve Yıldırım arasındaki fark 200 bini zorlayacak


ALİ TAŞ / ANALİST 



İstanbul seçiminde ilk yarı bitti. Şimdi ikinci yarı başlıyor.

Neydi ilk yarının karakteristik özellikleri?

Öncelikle CHP sahadan çekildi. Bütün kadroları ile sahada ama kurumsal olarak artık yok. Meydanı İmamoğlu'na bıraktı. Ne Kemal Kılıçdaroğlu ne de diğer kadrolar ülkenin genel geçer sorunları üzerine, o da zorunlu oldukça ortalıkta görünüyor. Ekrem İmamoğlu'na zarar verebilecek her türlü eylem ve söylemden kaçınıyorlar. İyi Parti de benzer durumda. Sanki ortada iyi polis kötü polis oyunu oynanıyor. İyi Parti zaman zaman çıkışlarla kötü polis rolüne devam ediyor. Ama her iki parti de ödülü özelde İstanbul, genel iktidara giden bu yolda -şimdilik- kurumsal kimliklerinden vazgeçtiler.

Ekrem İmamoğlu, üstüne yüklenen bu sorumluluğu aslında 6 Mayıs akşamı yaptığı konuşmada kolları sıvayarak, bile isteye almıştı. Şimdilik başarı ile götürüyor. Konu İstanbul olmadığı sürece tartışmaya girmiyor. Bunun en güzel örneğini Nagehan Alçı'nın -biraz da provakatif- sorularında gördük. "Bunları isterseniz saatlerce konuşuruz. Ama seçimden sonra" diyerek topu orta sahada tutmayı başardı. Ya da "cahillere laf vermeyelim" diyerek çok başarılı konumlandırma cümleleri ile kendisi ile rakibi arasındaki farkı nerede gördüğünü mizahi bir şekilde açıkladı. Kısacası, oyunun ilk yarısını çok başarılı bir şekilde götürdü.

Gelelim sahanın diğer yarısına.

15 Temmuz'dan bugüne AKP hiçbir seçimde daha önceki seçimlerin iletişim başarısını yakalayamadı. Elbette bunun dönemsel nedenleri de var ama yadsınamaz bir gerçek şu ki AKP ve özellikle de Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz gerici ve işbirlikçi FETÖ kalkışmasında kaybetti, Erol Ölçok'u çok arıyor. Onun yokluğunda her seçimde ayrı bir kadro ile çalışmalarına rağmen henüz bir başarı elde edemediler.

İşin daha da kötüsü, AKP kadroları geçirdikleri süreçlerden dersler de çıkaramıyorlar. 31 Mart'tan hemen sonra, daha o deneyimler çok taze ve sıcakken 23 Haziran için böyle bir iletişim dili ortaya çıkıyorsa cidden sıkıntılı bir kadro ile ilerliyorlar demektir.

Ya sıkıntılar... 

31 Mart seçimleri öncesinde Bahçeli'nin de desteği ile 'beka' sözcüğü üzerinden ayrışma merkezli yürütülen kampanya, bu sefer de 'Rum-Pontus-Konstatinapolis-İslambol' gibi 'biz ve onlar' üzerine kuruluyor. Yani hala karşıtı üzerine yürütülen bir süreç var karşımızda. Bu başlı başına bir konumlanma hatasıdır. Çünkü bulunduğun yeri belirleyen sen değilsin, rakibine göre yer alıyorsun demektir. Bu da kesintisiz savunmayı zorunlu kılar. Bu en büyük handikap.

Bir diğer sıkıntı: Aday

Aslında Binali Yıldırım, sempatik davranış potansiyelini içinde barındıran bir aday. Zaman zaman da bu özelliklerini koyuyor ortaya. Ama gerilimi bu kadar yüksek bir ortamda sempati çok da işe yaramıyor. Zaman zaman da ters tepebiliyor. Binali Yıldırım'ın İBB'de başlayıp, TBMM Başkanlığına kadar ilerleyen siyasal yaşamında aslında bir teknokrat ve bürokrat olduğu gerçeği bu seçimde bütün çıplaklığı ile karşımıza çıkıyor. Çok iyi bir ikinci keman olan Yıldırım, şef kemanlıkta maalesef orkestra ile uyum sağlayamıyor. Canlı yayın için "Tek başıma karar veremem", İSPARK zararları için "Ben de anlamadım" türü cümleler süreci yöneten ve ona hakim birisi izlenimini vermiyor. Bununla birlikte, Ekrem İmamoğlu'nun 31 Mart'tan önce vaadettiği ve başkanlık yaptığı 18 gün içinde yaşama geçirdiği su ve ulaşımdaki indirimlerinin başarısını kendi hanesine yazma çabası da 'küçük şark kurnazlığı' olarak okunuyor.

Yıldırım cephesi için bir diğer mesele; sahada İmamoğlu'nun tek başına, kendisinin de Cumhurbaşkanı, Bakanlar, Valiler, vb. devletin bütün aygıtlarının onun yanında olması. Bu da sokak kavgasında iri ve hoyrat olduğu halde, mahallenin zayıf ve mazlun çocuğundan dayak yiyen çocuğun, babasını, abisini, kuzenlerini alıp kendisini döven çocuğu dövmeye çalışması gibi algılanıyor. Doğal olarak mahalleli de tek olan çocuğun yanında toplanıyor. Yani, güçler dengesi değişiyor.

Sahada bir de üçüncü güç var: Medya

Bugüne kadar koşulsuz, şartsız iktidarın yanında olan medyadan çatlak sesler fazlasıyla çıkmaya çalışıyor. Bilirsiniz, çatlak büyürse, kırılmaya yol açar. Medyadaki çatlaklar da hızla kırılmaya doğru yol alıyor. İmamoğlu'na haksızlık yapıldığı, kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiği şeklinde değerlendirmeler gittikçe artıyor. Hala iktidar yanında dururken farkında olmadan İmamoğlu'na destek veriyorlar. Çünkü nobranlığın sınırlarını o kadar zorluyorlar ki, yalan söylemenin en temel özelliği olan 'gerçeğin içine gizlenme' kuralını göz ardı ediyorlar. 'Gelin birlikte yönetelim', 'İmamoğlu seçmene tokat attı', 'İstanbul'u Pontusa vermeyelim' manşetleri, kendi kitlelerinde bile 'zekaları ile alay etmek' şeklinde okunuyor.

Maçın ilk yarısı böyle. Gelen sinyallere bakılırsa ikinci yarı da çok farklı geçmeyecek. Cumhurbaşkanı'nın "İstanbul'u Konstantinapolis yapmak isteyenlere izin vermeyeceğiz." "Hırsızlara izin vermeyeceğiz" söylemleri, Binali Yıldırım cephesinde strateji ve taktik değişikliğe gidileceği yönünde işaretler taşımıyor.

Böyle giderse, 13 bin 700 olan oy farkı, 180 - 200 bin aralığına çıkabilir ve İmamoğlu bu sefer geri dönüşü olmaksızın o koltuğa oturabilir.