24 Nisan’ı, 24 Nisan İsveç Parlamentosu'nda anarken



Artı Gerçek

Soykırım tehditi, Ortadoğu coğrafyasında hâlâ güncel. 1914 sağ kalanlarının sığındığı, kaldığı Halep, Der Zor, Kesap ve nihayet Kamışlı çevreleri şu anda ciddi tehdit altında.


Stockholm. İsveç Parlamentosu çatısı altında geçen yıl 24 Nisan anmasını izlerken, bir yandan da Ermenistan’daki kırılma noktasına tanık oluyorduk. Bu yıl ise 24 Nisan Türkiye’deki kırılmaya tanıklık ediyor.

Davutoğlu ve Gül, ilk defa seslerini yükseltti. Bahçeli, RTE’ye aba altından sopa gösteriyor. Bahçeli’nin 2002 yılında erken seçime gitme kararı aldırırken, kafasında Ecevit’in yerini almak, seçimden 1. parti olarak çıkmak vardı. Parlamentoya bile giremedi.

Şimdi de RTE’den sonra iktidara adaylığını dolaylı da olsa deklare ediyor.

RTE ise, yine CHP’yi acaba bastonlayabilir miyim arayışında, sessizce çekildiği köşesinde.

Bence Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırı da, “ayağını denk al” mesajı. Askeriyenin orada hayırhah tarafsız pozuna girmesi de dikkat çekici.

RTE’nin işi zor. Gülen tasfiyesinden sonra kadro açığını Bahçeli üzerinden kapatmaya çalıştı. Şimdi benzer bir problemle karşı karşıya.

Oyun kurmak için yine köşesine çekildi. Ama hiçbir şey eskisi gibi değil.

2000 yılında Fransız Senatosu'nun çatısı altında bir Ermeni/Türk diyalog toplantısı yapmıştık. Cezayir Savaşı'na karşı Sartre ile birlikte simgesi olan Henri Alleg ile birlikte. Fransa’yı da Cezayir ayıbını kabule davet ederek.

Ama buna yanıt, soykırım inkârcılığını devletin ulusal güvenlik sorununa dönüştürmek oldu. Bahçeli/Ecevit ikilisinin marifeti olarak. Üstelik, olayı Ermenilikten çıkarıp, Süryaniliği ve Pontos Rumluğunu da katarak. Önce sessizlik ve inkâr vardı. Onun yerini insanları yalanla doldurmak alacaktı.

RTE, Obama ve benzerleri gibi, “siyaseten doğru” (politically correct) adına, her 24 Nisan’da “Ermeni halkının acısını paylaşan” mesajlar yayınlamaya başlamıştı. Bu yıl da yayınlayacak mı, Fransa’nın 24 Nisan’ı ulusal anma günü ilan etmesinden dolayı, bilmem. Ortağı Bahçeli izin verir mi, onu da bilmem. Göreceğiz birkaç saat içinde.

Önce aydınlarımız başladı “Ermeni halkının acısını paylaşmaya”. Arkasından soykırım gerçeğini de kabul ettiler. Hatta bu, aydın olmanın kriteri haline geldi.

Bu çok uzun zaman aldı. 1993 yılında Yves Ternon’un “Ermeni Tabusu”nu yayınlayıp, 2 yıl hapse mahkûm olduğumuzda yapayalnızdık. Kürt tabusunu kırmak için 1990 yılında sessizliğe karşı İsmail Beşikçi’nin kitaplarını yayınlamaya başladığımızda, “sarı hocanın” dava izlemeye insanlar geliyor, DGM dolup taşıyordu. Ternon davasında ise, Yaşar Kemal davası dolup taşarken yan salonlarda, biz yine yapayalnızdık. 1994’de yayınevi bombalandığında da.

1995’de Ternon’u yayınlamış olmamız İHD’inin FIDH’a üye olarak kabul edilmesinde ölçüt olarak kabul edilmişti. Ama IHD’nin 24 Nisan anmalarına başlaması uzun yıllar aldı. Bilgi Üniversitesi'nin, Osman Kavala’nın katkısını unutmamak gerek. (*)

Ermeni aydınlarının toplu tevkifattan sonra konuldukları Sultanahmet'teki eski cezaevi önünde anmak, aydınların sürgün edildiği Ankara yakınlarındaki Ayaş’ı ziyaret de çok anlamlı.

Akademik olarak ise, araştırmacılık “Ermeni Sorunu” olarak başlamıştı. Ermeni Soykırımı'nın akademik olarak kabulü için ise, 2007 yılını Hrant’ın vurulmasını beklemek gerekecekti. Vicdanların isyan etmesi sonucu.

2007 yılında, 1993 yılından beri yayınladığımız araştırmalardan dolayı Saraybosna’da Uluslararası Soykırım Araştırmaları Birliği'nin ödülünü almak bizim için onur olmuştu. ABD’nin Erivan’daki büyükelçisi ile John Marshall Evans ile birlikte. Soykırım dedi diye ABD Dışişleri Bakanlığı işine son vermişti.

Artık 24 Nisan anmaları düzenli bir hâl aldı. İlk başlarda ulusal “solcuların” tepkisini alsa da.

Parlamento’ya 24 Nisan’ın resmen kabulü içim öneri de verildi, HDP Milletvekili Sebahat Tuncel 2014 yılında. Kimileri “tam barış sürecinde sırası mıydı” dese bile. Şimdi hapiste. 4 yıl sonra Garo Paylan bu teklifi yeniledi.

Ermeni halkı, 100 yılda, Eçmiadzin’de kurbanları kutsayarak, en azından gönüllerdeki mezarlığa gömdü, mezarı açık kurbanları.

Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkisian, “affetmenin” inançlarının bir parçası olduğunu belirttikten sonra, “ama affetmeden önce kabul ve özür” gelir diye eklemeyi de ihmal etmedi, uluslararası ateşkes gününde.

Elbette “tazmin”, şu ya da bu şekilde, manen ve maddeten diye ekleyelim.

Örneğin bize emanet, aslında bizim de kültür mirasımız olan tarihsel mekanları koruyarak. Yıkmaktan, çöküşe terketmekten vazgeçerek.

Çünkü bu yıkımlarda fiilen soykırımın devamı anlamına geliyor.

İngiltere ve ABD, hâlâ soykırım gerçekliğini kabul etmiyor, devlet çıkarlarına kurban ediyor. Oysa daha 1915 yılında yaşanan felaketi “insanlığa karşı işlenmiş suç” diye tanımlayan ve sorumlularını yargılayacaklarını ilan eden kendileri idi.

Sözde Ermeni halkı, 1878 Berlin Antlaşması'nın ve 1914 Ermeni Reformu'nun uluslararası koruması altında idi. Bu halk 1895-96, 1909 kıyımlarının kurbanı olacaktı, Batı'nın aldırmaz gözleri karşısında. 1915’de ise, zaten birbirlerini boğazlamakla meşguldüler. 1. Dünya Savaşı'nda kayıp 15 milyondu. Kim takacaktı Ermeni, Süryani, Elen halkının 2 milyonu bulan kurbanlarını.

Kim takacaktı, Azerbaycan’ın Eski Culfa’daki kadim, anıtsal haçkarlarını yok eden vandalizmini?

Soykırım tehditi, Ortadoğu coğrafyasında hâlâ güncel. 1914 sağ kalanlarının sığındığı, kaldığı Halep, Der Zor, Kesap ve nihayet Kamışlı çevreleri şu anda ciddi tehdit altında.

Bunun için inkâr bir sadece Ermeni, Süryani, Yezidi ve Kürt halkı için değil, bütün insanlık için tehdittir.


(*) Bk: Ragıp Zarakolu, Sivil Toplumda Türk-Ermeni Diyaloğu, Pencere Yayınları, 2009.