'Açıklasınlar, karşılıklı yüzleşelim, bizimle yatanlar kim kardeşim?'



Artı Gerçek

Pembe Hayat’ın kurucularından insan hakları aktivisti Buse Kılıçkaya ile trans kadınlara yönelik çektiği ‘yaşlılık belgeseli’ üzerine çok samimi bir sohbet gerçekleştirdik.


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – İki hafta evvel oyuncu/şarkıcı Ayta Sözeri ile yaptığım söyleşide, bana insan hakları aktivisti Buse Kılıçkaya’nın çektiği trans kadınlara yönelik bir yaşlılık belgeselinden bahsettiği zaman çok heyecanlandım. Bugüne kadar hep merak edilen ama hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir dünyaya açılan bir kapı gibi adeta, hatta belki bazıları için bir nevi hayatta kalma kılavuzu bile olabilir. İnsanın kendi korkularıyla yüzleşme çabası, bilinmezlik ve merak ne şahane ve sıradışı projeler yaratıyor. Buse Kılıçkaya da biraz da kendi korkularıyla ve gelecek endişeleriyle yüzleşebilmek için çıkmış bu yola ve dünyanın belki de transların tarihine bu kadar detaylı bakan ilk belgeseline imza atmış.

Şiddete uğrayan kitlelerin ve nefret odaklı hedeflerin en başında gelen translar, bugüne kadar toplumun bir parçası olduklarını anlatmak için inanılmaz bir mücadele verdiler ve hala vermeye devam ediyorlar. Taleplerinden asla taviz vermeden, varoluşlarını hak temelli bir söylemle savunarak görünürlüklerini arttırıyor ve sadece kendilerine değil, tüm ezilenlere ve haksızlığa uğrayan kitlelere de sahip çıkıyorlar. İnsan karakteri üzerinde doğduğu coğrafyanın nasıl kaçınılmaz bir etkisi varsa, doğduğu bedenin de öyle bir etkisi var. Yani Mezopotamya topraklarında doğan bir çocuk nasıl siyasetin içinde büyümeye mahkumsa, yanlış bir bedende doğan bir çocuğun da aktivist olması kaçınılmaz gibi geliyor. Dolayısıyla Buse Kılıçkaya da verilen bu amansız mücadelenin en önemli isimlerinden biri; aynı zamanda translara yönelik ayrımcılık, nefret suçları, şiddet ve toplumsal dışlanma gibi konularda projeler üreten ve doğrudan destek hizmeti sunan Pembe Hayat LGBTİ Dayanışma Derneği’nin de kurucularından…

Sohbeti çok keyifli, kurduğu her cümlenin üzerinizde bir etkisi oluyor. Konuştuğu çoğu kişinin öğretilmiş fikirlerini değiştirebilme gücü var. Siyasi dili çok güçlü. Acıları asla ayırmıyor, bu yüzden ezilen bütün kimliklerin ortak bir duruş sergilemesi gerektiğini ve bu şekilde bu mücadelenin kazanılacağını düşünüyor. Zaten ne kadar azınlık varsa, kimlik olarak hepsini taşıyor; Kürt, Alevi ve trans bir kadın… Heteroseksüel olmayan her birey gibi toplumda klasikleşmiş bir hikayesi var; cinsiyet kimliği yüzünden 17 yaşındayken evden ayrılmak zorunda kalmış ve farklı kimliğe sahip olan herkes gibi eğitim hakkı da elinden alındığı için kendi kendine hayatta kalmayı öğrenmiş. Bir ara cezaevine girmiş; hayatta yaşadığı tecrübelerden kiminle, hangi sistemle ve ne için mücadele ettiğinin bilincinde biri olarak adeta bir akademisyen kadar sağlıklı analizler yapabiliyor. 2008 yılında Pembe Hayat Derneği’nin Başkanı iken girdiği cezaevinde trans mahpuslarla başlattığı dayanışma çalışmaları sayesinde onların seslerinin duyulmasına vesile olmuş. Yine onun sayesinde abla dedikleri olgun seks işçisi transların yaşlandıklarında ne tip sorunlar yaşadığını ve bu sorunlarla nasıl yüzleştiklerini öğreneceğiz.   

“BUGÜN BİR BİREY, BİR VATANDAŞ OLARAK ARTIK POLİTİKA YAPIYORUZ, SİYASETİN İÇERİSİNDEYİZ, DİYANETİN FETVASININ BİLE İÇİNE GİRMİŞİZ…”

Transların nasıl yaşlandığını ya da yaşlanınca onlara ne olduğu aslında hepimizin merak ettiği bir konu. Bizim yani heteroseksüel dünyanın da ilgisini çeken bir konu.

Öncelikle heteroseksüel dünya nereden sizin oluyor? Bu dünyada heteroseksüel translar var. (Gülüyor)

Haklısınız, benimki tamamen öğrenilmiş alışkanlıktan. Böyle bir projeye nasıl karar verdiniz?

Ben senin ne niyetle söylediğini biliyorum ama bu doğru yerde doğru anda tepki gösterme meselesi, böyle yaptığımız zaman bu alışkanlıklar bitecek. Bu proje biraz da zorunluluktan oluştu aslında. Bu hikâye bizlerin hikayesi… Ablaların hikayesi… Bu fikir ilk 15 Temmuz kalkışmasında aklıma geldi çünkü herkes gibi bizler de ağır bir psikoloji yaşadık. Birçok trans arkadaşımız beni aradı; ne olacağız diye… Hepsi büyük bir panik yaşıyordu. Benim de gerçekten ne olacağımıza dair herhangi bir fikrim yoktu. Aramızda darbe dönemiyle yüzleşen birçok arkadaşımız vardı, onlara danışalım dedik. O dönemlerde ne teknoloji vardı ne de hayatın çok içindelerdi; 'trans ablalarımız nasıl yaşadılar, o dönemleri nasıl atlattılar’ı merak ederek yola çıktık. 'Bizler nasıl bir arada durabileceğiz, nasıl yaşayabileceğiz’in meselesiydi bu… Biraz da yaşla ve yaşlanmayla ilgili bir korku da vardı içimde.

Bu yaşlandıkça ne olacağız korkusu toplumun genelinde var ama dışlanmış bir azınlık olarak translar bu endişeyi daha büyük katmanlarda yaşıyordur.    

Evet. Hayatındaki her şeyden vazgeçerek, hayatın içinde var olma çabası aslında... Yaşlandıktan sonra nasıl var olmaya devam ediyorsun? Bu gücü kendinde nasıl buluyorsun? Kendini nasıl inşa ediyorsun? Bugün yine bir nebze elimizde teknolojinin gücü var, evlerimizde internet, ellerimizde cep telefonları var. Sosyal medya dediğimiz bir yaşam alanı var ve birbirimize ulaşmakta hiçbir sorun yaşamıyoruz. Haberleşme çok kolay. Kimin hayatta kaldığını, kimin gittiğini öğrenmek daha kolay. O dönemi düşün şimdi; haberleşme alanı çok dar, teknoloji yok, kimsenin birbirine ulaşabilme şansı yok, hayatın içinde değilsin, görünmüyorsun; tamamen yapayalnızsın. Bugün bir birey, bir vatandaş olarak artık politika yapıyoruz, siyasetin içerisindeyiz, diyanetin fetvasının bile içine girmişiz… Nasıl bir mücadele verildi ki, nasıl bir hayatta kalma savaşı verildi ki bizler bunları yapabiliyoruz? Nasıl bir güç gerekti bu mücadele için? Nasıl bir duruştu? Bunları böyle söyleyince herkesin içinde bir merak uyanmıyor mu? Benimki de böyle başladı.

Adeta bir devrim yapmış ablalar. Onlar olmasa bugün o saydıklarınızı yapamıyordunuz belki de.

Kesinlikle… Ev bile verilmeyen o zamanlarda, 5 transın birleşip bir ev tuttuğu, Çingene Gül, Kürt Deniz, Ermeni abla vs. gibi farklı etnik kimliklerden gelmelerine rağmen aynı sofrada oturabildiği bir kültürden bahsediyoruz. O dönem nasıl bir dönemdi ki birbirleriyle yaşamayı başarabildiler? Onların verdiği mücadele olmasa ne bugün bu kadar aktif bir siyasetin içerisinde olurduk, ne seslerimiz bu kadar yüksek çıkardı, ne de bu kadar görünür olurduk. Bizler onların kat etmek zorunda kaldığı yollardan geçmedik. Nesil olarak… Doğal olarak o hayatta kalma savaşını, bu konuda ne bedeller ödediklerini merak ediyorsun. Bugün nasıl bir aradayız, bundan sonraki süreç nereye gidiyor gibi sorulara cevap bulmak istiyorsun. Bunları sormaya başladığımda kendi tarihimizi pek bilmediğimizin farkına vardım ve oraya bir dönmek istedim.

Çok ciddi bir arşiv ortaya çıkarıyorsunuz yaptığınız bu çalışmayla. Transların tarihini anlatarak, toplum hafızasına çok önemli bir katkıda bulunuyorsunuz.

Herkes kendi tarihinden başlayan süreçleri asıl tarihi olarak kabul ediyor. Ben kendimi tanımlamaya ve inşa etmeye başladıktan sonraki tarihi süreç benim için bir başlangıç oluyor. Herkes geçmişine dair bir şeyler anlatıyor ama bununla ilgili net bir bilgi ya da yazılı bir belge yok. Bu yüzden herkesin kendi tarihinden yola çıkarak ortak bir tarih yaratmak istedim aslında. İleriye gidebilmek için geçmişe bakmam ve orayı anlamam gerekiyordu. O yüzden yüzümü o tarafa döndüm ve yolculuğum öyle başladı.

Gençken önünde bir örnek olmadığı taktirde geleceğe dair bir kaygı yaşamıyorsun. Eğer korunaklı bir yapı içerisinden gelmiyorsan, 30’larında 40’larında kendi geleceğine dair planlar inşa etmeye başlıyorsun. Sizin de bu anlamda gördüğünüz örnekler olmalı…

Hayat maalesef etrafımızı korkularla çevrelemiş olunca öncelikle kendi korkularınla yüzleşmen gerekiyor. Bu bir nevi korkularımızla yüzleşme antrenmanı… Hiç haberinin bile olmadığı yeni insanlar tanıyorsun bu sayede. ‘Abla Deme, Lazım Olur’un içinde 10 farklı karakter var; hepsinin hayata farklı şekillerde tutunmalarını anlatıyorsun. 10 farklı kişi, 10 farklı hayat, 10 farklı yaşam mücadelesi… Kendi içimizdeki bu önyargılarımızı ve korkularımızı nasıl yıkabileceğimizin bir çalışması bu… Mesela bu projeyi yaparken, bir trans olarak diğer translarla iletişimi en iyi ben kurabilirim diye düşünürken işin aslının böyle olmadığını gayet net gördüm. Ekibimizdeki Franz’a, Kaan’a asılan ablalar vardı ve bazen en iyi iletişimi öyle kurduk. Beni görmüyorlardı bile. (Gülüyor) Yani en iyi iletişimi kendi cinsinle kurarsın diye bir kuralın olmayacağını bu şekilde gördüm.       

Ama en başta bir güven ortamı oluşturuyordur, rota belirleme açısından özellikle...

Elbette. İlk etapta bir güven ortamı oluşturuyor ama tanıdıkça, içlerine girmeye başladıkça seni görmemeye de başlıyorlar.

“SİSTEM ÇOK BELLİ, SENİ İÇERİSİNE ALMADIĞI GİBİ REDDEDİYOR DA ÇÜNKÜ SEN BU SİSTEMİN BİR İLTİHABISIN”

Ablaların en büyük korkuları neydi?

Gelecekle ilgili korkuları ağır basıyordu ama bunların arasında birçok algı üzerinden öğrenilmiş korkular, mesela beğenilmeme korkusu da vardı. Kimin olmaz ki? Sonuçta bir transsın ve hayatını devam ettirebiliyor olman gerekiyor. Sistem çok belli, seni içerisine almadığı gibi reddediyor da çünkü sen bu sistemin bir iltihabısın. Nasıl yaşayacağız endişesiyle ya da ayakta kalabilmek için kendimize alternatif aileler, arkadaşlıklar kuruyoruz. 

B planı…

Evet ama bu kadarla sınırlı kalmıyor, C planı da oluyor, D planı da… (Gülüyor) Yaşlanmak, yaşlılık başka bir şey. Belli bir yaşta sonra hareket kabiliyetin azalıyor, gücünü kaybediyorsun, kardeşlerin etrafından çekiliyor, arkadaşların terk ediyor ve yalnız kalıyorsun...

Yaşlanmak her tür insanı endişelendiren bir durum.

Her tür canlının yaşadığı bir endişe bu. Dünyanın gerçekliği çünkü. Herkesin yaşadığı bir gerçeklik ama translarda çok daha ağır yaşanıyor. Mesele, neden korktuğumuzu bilmemizin gerektiği...

Peki, bunları araştırırken ne gördünüz?

O araştırmayı yapmaya başlamadan evvel çok kolektif bir çalışma olduğunu gördüm. Yaşadığımız hayatın farklı aşamaları var ve bu aşamalardan geçerken gördüğüm pek çok şey oldu. Bu aşamalar sadece korkular üzerinden gitmiyor. Hayatın genelinde bu aşamalardan geçiyoruz. Bu projeyi yaparken sadece farklı hayatları değil, film çekmek nasıl bir şey, onu da gördüm mesela. Film için bir ekip nasıl kurulur, nasıl çalışılır, onları gördüm. Hala öğrenmeye çalışıyorum gerçi… (Gülüyor)  

Transların yaşadığı aşamalar adına neler gördünüz?

Bizler eğitim hakları ellerinden alınmış insanlarız. Beni ele alalım; 17 yaşında evden çıkmış bir insanım, okula mı gitseydim, bedenimi mi inşa etseydim, toplumla mı mücadele etseydim ailemle mi, yalan bir hayat mı yaşasaydım… Tüm bunların hepsi bir aşama ve hepsi çok zor zaten ve her şeyi alaylı öğrenmek zorundasın. Sosyalleşmezsen, arkadaşlık, dostluk, ilişki kurmazsan hiçbir şey öğrenemezsin. 

Ayta Sözeri’ye “bilmediğim bir dünya, yanlış yapabilirim” dediğimde, “ben de bilmiyordum ama öğrendim, sen de öğren” demişti. 

Doğru. Ben de hala öğreniyorum. Benim de hala çok bilmediğim bir dünya. Biliyorum dediğin zaman o sayfayı kapatmış oluyorsun ama hala öğrenmemiz gereken çok şey var çünkü hayat bir döngü, olduğu yerde kalmıyor. Temas olmazsa birbirimizin dünyasının içine girmemiz zor ve bu zamanda “bilmiyorum” demek bana çok kolaya kaçılan bir söylem geliyor çünkü elinde öğrenmek için bir sürü imkân var, kullan onları… İnsanların birbirleriyle, farklı karakterlerle temas kurması başka döngüler yaratıyor, bir çemberin içerisindeki Mevlevi bir ayin gibi; bundan daha güzel bir şey olabilir mi?

Yaşlıların dünyasına daldığında ne gördünüz?

Yaş diye bir olgu olmadığını gördüm. Yaş diye bir şey yok, böyle hissediyorum artık. Sadece fiziksel olarak yaşın sonuçlarını yaşıyor olabilirsin ama yaş dediğin bizim 365 güne sığdırdığımız olgu. Fiziksel sonuçları dışında sen hep sensin, aynısın… Bilgiler gelip gidiyor ama özün aynı. Ufak tefek değişiklikler oluyor ama sen aynısın. Bence hepimiz güzeliz, insan olarak güzeliz… Bu yaşta da güzeliz o yaşta da…

Sizi çok iyi anlıyorum, yaş olgusu diye bir şey olmamalı ama kim 75-80 yaşında biriyle seks yapmak ister? Alıcısı olsa bile kaç kişidir ki bunlar? Herhangi bir seks işçisinin belli bir yaştan sonra hayatını devam ettirebilme şansı çok düşük. 

Yaş almış insanlarda cinselliğin olmadığını ve beğenilmediklerini söylemek doğru değil. İçlerine girdiklerinde bunu görüyorsun zaten. Şu an dünyada en çok izlenen pornoların yaşlı kadın pornoları olduğu söyleniyor. Bunu bir araştır istersen. Çok ilginç bilgiler var bu konuda. Orada da başka bir deneyim yaşıyor çünkü. Aslında neye yaşlı diyoruz? Bazılarına göre 20 yaşlı, bazılarına göre ise 70 genç… Ablalarla oturup bir iki duble attıktan sonra, o fantastik dünyalarının hala var olduğunu ve ne kadar canlı olduğunu görüyorsun. Seks hayatlarının en az eskisi gibi renkli olduğunu da görüyorsun. Birebir belki temasla yaşamıyorlar bunu ama muhteşem bir fantezi dünyaları var, insan o yaşta başka ne ister?

Peki, yaşadıkları en büyük sorun ne?

Güvencesizlik. Sigortasızlık. Hala bir kısmı seks işçiliği yapıyor.

Zorunlu seks işçiliği…

Zorunlu demeyelim çünkü bunu bir meslek olarak algılayarak, bu mesleği bile isteye icra edenler de var. Eğer buna senin söylediğin gibi bakarsak, kim zorunlu değil ki? Zorunluluktan dolayı mesleğini bırakamayan doktor, mühendis, polis, memur yok mu?

Evet ama seks işçiliği çok zor bir meslek…

Öyle deme, bu ülkede her şey zor. Güvencesiz yaşanılan her şey çok zor, bu yüzden kıyaslama yapamayız.  

Peki, nasıl kolaylaştırılabilir diye sorayım…

Mesela seks işçiliği yapmak isteyen translara yönelik daha sağlıklı koşullarda çalışabilecekleri, can güvenliklerinin sağlanabileceği evler kurulsa, daha kolay olmaz mı? Sigortalı olsalar, belli bir mesai saatleri içinde çalışsalar, fazla mesai koşulları sağlanabilse, emeklilikleri olsa daha kolay olmaz mı? Herkes için olması gereken koşullardan söz ediyorum aslında bak ama bunlar gerçekleşirse, en başta transların can güvenlikleri sağlanır en azından. Ama her gün 8-10 saat, sigortası, can ve iş güvenliği olmadan çalışan insanlar var. Bunu kadın ya da trans olarak ayıramazsın.

Ama bunun nefret boyutu da var. Bu meslekte kadınlar da öldürülüyor ama translara duyulan nefret, işin vahşet boyutunu ortaya çıkarıyor. Kafası gövdesinden ayrılan, yakılan transların haberleri her yerdeyken, onların gelecek endişeleri çok daha fazla olmalı… Maalesef ayırmak zorundayım; kadın seks işçisiyle trans kadın seks işçisinin yaşadığı risk boyutları arasında dağlar kadar fark var. Sonuçta kadın seks işçileri daha korunaklı bir alanda yer alabiliyor.

Bu aslında acıları yarıştırmak oluyor. Hangimizin acısı daha büyük kıyaslamasına girmemek lazım. Bir trans kadın aslında önce kadın olduğu için o şiddete, o nefrete maruz kalıyor. İkili cinsiyet sistemi üzerinden, erkekliği reddederek kadınlığı üzerinden kendini var etmeye çalıştığı için aynı nefrete maruz kalıyor.

“ASIL SORUN ÖZGECAN VAHŞETİNE KARŞI SESİ ÇOK YÜKSEK ÇIKAN TOPLUMUN, HANDE KADER’İN YAKILMASINA SESSİZ KALMASI…”

Problem bu ikili cinsiyet sistemi üzerinden başlıyor zaten; cinayetler kadın ve trans kadın olarak ayrılmamalı… Kadın kadındır.

Evet, acılarımız ortak. Farklı deneyimler yaşıyor olsak da, farklı pratiklere maruz kalsak da birbirimizle kesişen çok ortak noktamız var. Bir Hande Kader nasıl vahşet görüyorsa, Mersin’deki Özgecan da aynı vahşeti yaşıyor. Buradaki sorun Özgecan vahşetine karşı sesi çok yüksek çıkan toplumun, Hande Kader’in yakılmasına sessiz kalması… Bu da kişinin kendi içerisindeki fobiden kaynaklanıyor, transfobi; korkuyor… Bilmediğinden korkuyor. Bu yüzden insanların birbirine temas etmesi gerekiyor. Ana akım medyanın ve toplumun bizlere öğrettiği yerden değil, birbirimizle temas ettiğimiz yerden bakmak lazım. Birbirimizle zaman geçirmemiz lazım. Bunun için de öğretilmiş yaşam pratiklerimizi değiştirmemiz gerekiyor. Bizi bir arada tutan şey, temel insan hakları pratikleridir; cinsiyet kimliklerimiz, yönelimlerimiz değil. Birbirimizin hayatlarına karşı hassas davranmaktan ve birbirimizin hassasiyetlerine karşı ortak ses çıkarmaktan geçiyor bu. Bunu yapabildiğimiz noktada o kördüğüm birer birer açılacak ve önyargılar yıkılacaktır.

Peki, bu belgeselle başarmayı düşündüğünüz şey o kördüğümleri mi açmak?

Bir şey başarmak için bu yola çıkmadık aslında. Bu yolda yürüdükçe bu belgeselin nelere sebep olacağını, hangi kapıları açacağını göreceğiz. Çekirdek bir ekibimiz var, çekimleri yaparken görüyoruz bazı şeyleri. Biz sadece çektiklerimize izleyiciler bizim gözümüzden, bizim kurguladığımız yerden baksınlar ve kendi dünyalarında kendilerini sorgulasınlar istiyoruz. Hayata tutunma biçimlerini görsünler istiyoruz. Onlarda nasıl bir his yaratacağımızı bilmiyoruz. Çektiklerimize benim, Franz’ın ve Kaan’ın baktığı yer çok farklı olabiliyor ama hayat da biraz böyle değil mi?

İlk kez bu konuyla ilgili bir belgesel yapılıyor, değil mi? Dünyada daha evvel böyle bir şey yapılmış mı?

Olgun trans kadınlarla ilgili yapılmış çok fazla bir çalışma yok. En azından bu kadar detaylı yapılmış olan diyeyim… Aslında yaşlılıkla ilgili bir çalışma yok, dünyada böyle bir çalışma yok.

Ekipte kimler var?

Franz, Kaan ve benim olduğum çekirdek kadro dışında İdris var, makyöz arkadaşlarımız var. Bir şeye ihtiyacımız olduğunda yardımcı olan arkadaşlarımız var. Dediğim gibi küçük bir ekip, hiyerarşi yok, her şeyi birlikte yapıyoruz. Bir şey taşınacaksa beraber taşıyoruz, çekilecek sahnelere beraber karar veriyoruz, burada kimse ben yönetmenim, kameramanım demiyor. Çektiğimiz ablalar da bu ekibin bir parçası…

Ama yönetmen sizsiniz.

Eğer titr açısından bakarsan benim hiç özgeçmişim olmadı. Birçok alanda pek çok çalışma yürüttüm ama hiç CV’m olmadı. Bu filmde ismim belki yönetmen olarak geçiyor, hatta en başta ‘yönetmen olacağım’ diye benim de heveslendiğim zamanlar oldu ama bu titrlerin saçma olduğunun farkına varınca önemsemiyorsun. Ortaya bir şey çıkarmak için illa ki bir şey olman gerekmiyor. Ve bu bizim hikayemiz değil ama aynı zamanda bizim hikayemiz.

Büyük bir cesaret ister yaptığınız iş; konusu yüzünden değil, hiç yönetmenlik yapmadığınızdan…

Aslında buradaki önemli olan şey, ne yapmak istediğini bilmek. Nasıl yapacağın yola çıktığında öğrendiğin bir şey ve bunun için uyumlu insanlar bulman yeter. Profesyonel bir yönetmenle çalışmayı biz de isterdik ama o kadar bütçemiz yoktu. (Gülüyor) Hayat da yardım ediyor sana bu kadar istekli olduğunda, bir film yapmak istiyorum diyorsun, Franz’la Kaan’ı çıkarıyor karşına… (Gülüyor) Mesela Kaan, trafik kazasında kaybettiğimiz çok yakın arkadaşım Boysan’ın ev arkadaşıydı. Boysan’la son görüşmemizde Kaan’la tanıştık, bu sanki onun bizi bu proje için bir araya getirme göreviydi.

Hayatında hiç kurgu bilmeyen birine nasıl kurgu yaptırırsınız?

İşte o anda doğru başka bir insan çıkıyor karşına. (Gülüyor) Birlikte film yapmayı öğreniyoruz ve bundan sonra hayatıma böyle devam etmek istiyorum. Daha evvel 1-2 filmde oynamıştım ama oyunculuk yapmak istemiyorum, yine de iyi bir yönetmen olabilmek için oyunculuk ve yönetmenlik eğitimi almak istiyorum. Bodoslama daldık bu projenin içine; belki eğitim hakkı elinden alınmış bir insanım ama Franz’dan kamerayı, kadrajı, açıyı, Kaan’dan kurguyu ve örgüyü öğreniyorum, onların desteğiyle eğitimime devam ediyorum. Bunun için illa ki akademik bir sistemin içine girmen gerekmiyor.

Ablaları nasıl ikna ettiniz? Sonuçta hayatlarının en önemli detaylarını sizinle paylaştılar.

Çok açıklar aslında anlatmaya. Herkesin kendini ifade etmeye ihtiyacı var. Bu yüzden kendisini birilerinin dinleyeceğinden emin olduklarında, işin zor değil aslında. Onların o temasa ihtiyacı var çünkü. Belki onlar da seninle ilgili merak ettikleri şeyleri soracaklar. Trans olmam onlara sadece güven veriyor, bu filmi en iyi benim çekeceğimi göstermiyor. Taktiksel değil de samimi yaklaştığında iletişim kuruluyor. Zaten tanıdığım insanlardı ama benim suratıma bile bakmayanlar oldu, Kaan’la Franz’la flörtleştiler hep. (Gülüyor) 

Ne zaman çekmeye başladınız ve film şimdi ne durumda?

2 yıl evvel çekmeye başladık, 10 filmlik malzeme bile çıkabilir içinden. (Gülüyor) Hatta ikinci bir tur yapmayı düşünüyoruz ama çekeceğimiz bir tek son sahne kaldı. Bütün kadınları bir araya toplayıp, birlikte felekten bir gece çaldıkları, kafayı çektikleri, göbek attıkları bir gazino sahnesi çekeceğiz.

Nerede gösterilecek, belli mi?

Daha planlamadık onu. Bu imkansızlıklar içinde yaptığımız bir film. 1-2 yerden minik bütçeler aldık ama yeterli olmadı tabii. İlk filmimiz olduğu için insanlar pek risk de almak istemiyorlar haklı olarak. Belki bu filmden sonra daha rahat hareket edeceğiz. Hepimiz cebimizden bir şeyler koyarak bir şeyler yapmaya çalıştık. Mesela ablalara cebimizden sembolik olarak değil de iyi bir para verelim isterdik çünkü onların zamanlarını aldık ama imkanlarımız kısıtlıydı. O yüzden bitirmesi de biraz vakit alacak haliyle. Bir festival filmi olacağı için elbette festivallere katılmayı düşünüyoruz. Sadece LGBTİ film festivalleriyle sınırlı kalmak istemiyoruz. Daha geniş kitlelere ulaşabilmek istiyoruz. Esra Özban diye yıllardan beri film festivalleri yapan bir arkadaşımız var, o da ekibimizin içinde. Aynı zamanda KuirFest’in direktörlerinden biri, onun önerileriyle hareket edeceğiz daha çok.

Yurtdışında da gösterilecek ya; “Abla Deme Lazım Olur” ismindeki ablayı İngilizce’ye nasıl çevireceksiniz? Abla ile hala seks işçiliği yapan olgun kadınları kast ediyorsunuz.

Biz de bilmiyoruz, çok araştırdık, hala araştırmaya devam ediyoruz ama şu ana kadar elimizde bir şey yok.

Filmin yayınlandığı gün nasıl hissedeceksiniz acaba?

Zaman zaman o gün geldiğinde ne kadar heyecanlanırım acaba diye düşündüğüm oluyor ama tedirgin de oluyorum Kaan yüzünden. (Gülüyor) Biraz çocuk ruhludur, o gün ortadan kaybolur mu bilemiyorum. Nerede şimdi paniği yaşayacakmışız gibi geliyor, öyle bir kaygım var. (Gülüyor) Ama asıl ablaları orada görmek istiyorum, kendi oynadıkları filmde seyirciyle buluşmalarını istiyorum, sanırım beni en çok duygulandıracak kısım bu olacak. Çünkü biz sadece aracıyız ama asıl başrol ve emek onların…

“DİYANET GENELEVLERDEN, ALKOLDEN VERGİ ALMIYOR MU? GENELEVLER KAPATILIRSA NE OLUR DİYE HİÇ DÜŞÜNDÜLER Mİ ACABA?”

Ülkenin önemli insan hakları aktivistlerinden birisisiniz. Doğudaki çoğu çocuk istese de istemese de siyasetin içine doğuyor ya, translar da sanki doğdukları andan itibaren aktivist olmak zorundalarmış gibi geliyor.

Ablaların verdiği mücadeleye şahit olduktan sonra benim ne kadar önemli bir aktivist olduğum tartışılır. Trans var oluş başlı başına bir duruş, bir aktivizmdir zaten. Ben bunun için mücadele edeceğim dediği andan itibaren, hiçbir şey yapmasa da aktivizm adına bir şeyler gerçekleştirmiş oluyor. Hayatı hep direnmekle ve mücadeleyle geçiyor, üstelik bu mücadele sadece var oluş, biz de varız mücadelesi… Bugün bir trans derneği varsa, bir duruşumuz varsa, trans politikası üzerinden bir şeyler konuşabiliyorsak, bu filmi çekebiliyorsak, önce ablalara dönüp bir bakmak lazım. Onlar bir şeyler yapmış ki bizler bugünlere gelebilmişiz.

Ablaların anlattıklarını dinlediğinde bir öfke hissediyor musunuz? Sizin böyle duygulara mahal bırakmayan bir kadın olduğunuzu biliyorum ama arada elinizde olmadan bir öfke seline kapıldığınız oluyor mu?

(Cevap vermeden birkaç saniye gülümsüyor) Ben de öfkeleniyorum zaman zaman. Neden diyorum, neden hayatlarımızı bu kadar zorlaştırıyoruz birbirimiz için, diye öfkemi kontrol edemediğim zamanlar oluyor ama bu bir çözüm değil elbet. Sıfır öfkeyle var olabilmek mümkün değil zaten; hayatta o kadar büyük haksızlıklar var ki! Hani böyle duygular sende yok farkındayım diyorsun ya, tabii ki ben de sinirleniyorum, kendi kendimi yediğim zamanlar da oluyor ama öfkenin bir çözüm olmayacağını biliyorum. Onu başka yere yönlendirmen gerekiyor, belki de film çekmeye yönlendirmen gerekiyor. (Gülümsüyor) Mesela karakterlerden biri çalışabilmek için yıllarca polise, sisteme, insanlara karşı mücadele verdiği sokakta yaşıyor hala. Başka bir yerde evi var ama o orada yaşamayı tercih ediyor. Bu çok özel bir şey… “Biz zamanında bu sokağı kazanabilmek ne mücadeleler verdik, nasıl vazgeçebilirim bundan” diyor. Kavanozlarıyla ve hala seks işçiliği yapılan o sokakta yaşıyor. Bir zamanlar can güvenliğinin bile olmadığı o sokakta belki kendini artık güvende hissediyor. Çünkü ruhu orası artık. Savaşarak kazanmış orayı, nasıl bıraksın?

Yirmilerimde Cihangir’de Ülker Sokak’ın bir altındaki sokakta yaşıyordum, 1996’da oradaki transların o sokaktan nasıl dövüle dövüle kovulduklarını gördüm.

Evet, maalesef. Yerlerinden yurtlarından oldular hepsi de. Orası eviydi onların ama mahalleli istemedi ve özellikle bir dışlama kampanyası yapıldı bunun için. Seks işçilerinin ödediği bedellerden sadece biri bu. Eğitim hakları ellerinden alınmış insanların yaşamak için mecburen seçtikleri yolda yürüyebilmek için ödedikleri ufacık bir bedel… Filmdeki ablaların hepsinin yolu, seks işçiliğinden geçmiş mesela.

Seks işçiliği zorunluluktan yapılmamalı, kadınların seçtikleri için, hatta bu yüzden eğitim alarak yaptıkları bir meslek olmalı.

Seks tamamen insanın kendi isteğine bağlı olmalı ama önce seks işçiliği bir meslek olarak kabul edilmeli. Bütün seks işçileri toplanıp bir sendika kursalar ne güzel olur, mesela. Hepsi bir araya gelip, devletle müzakereler yapsalar bir şeyler başarılabilir. Neden saygı gösterilmez seks işçilerine bilmiyorum gerçekten. Bu ülkede bu kadar seks işçisi ve onlara tonlarca para ödeyen insan varken, neyin tartışmasını yapıyoruz? Bu meslektekiler ahlakla, dinle veya başka araçlarla tehdit ediliyor ve yok sayılıyorlar. Diyanet genelevlerden, alkolden vergi almıyor mu? Genelevler kapatılırsa ne olur diye hiç düşündüler mi acaba?

Genelevlerin patroniçesi Manukyan bu ülkenin vergi rekortmenlerindendi mesela.

Evet. Bu ülkeye az mı para kazandırdı Manukyan? Vergi alırken iyi ama, önce paranı alıyorsun sonra ahlaktan bahsediyorsun. İnsanların ve devletin yaptıklarıyla ettikleri arasında büyük çelişkiler var.

Vergiyi bir cezalandırma aracı olarak kullanıyorlar belki de. Bir zamanlar azınlıklara yaptıkları gibi…

Bu ülkedeki herkes cezalandırılıyor o zaman. Bunu herkesin devlet bizden vergi alarak bizleri mi cezalandırıyor diye düşünmesi lazım. Seks işçilerinin hakları ile ilgili çalıştığımız dönemde, “patronsuz, pezevenksiz bir dünya istiyoruz” diye bir slogan geliştirip alanlara çıkmıştık. Bütün bu kavramları herkesin sorgulaması gerekiyor. Bir taraftan vergi olarak senin paranı alacak ve aldığı parayla sana hakaret mi edecek? Seni yok mu edecek? Bize bir kimlik kartı vererek bizi tanımış oluyorsun zaten, ödediğimiz vergilerle ve çıkaracağın yasalarla bizi koruman gerekiyor sadece. 28 Şubat sürecinde eğitim ve inanç hakları gasp edilen tesettürlü kızlarımız için hepimiz nasıl mücadele ettiysek, bizim için de edilmeli. Onun yanında nasıl durduysanız ve o savaşı kazandıysanız, bizim de yanımızda durmanız gerekiyor. Birbirimizi anlamak için illa ki birbirimize benzememiz gerekmiyor.

Tanıştığımızda, “aktivist olalım derken en büyük yanlışı kendimize isim vererek yaptık” dediniz. Ne demek istediniz?

Etiketlerden ve önyargılardan kurtulmak için mücadele ederken kendimize LGBT diyerek büyük bir yanlış yaptığımızı düşünüyorum. Yaftalamakla, sıfat koymakla yine kendimizi ayrıştırmış oluyoruz aslında. Biz mağdur değiliz çünkü, mağdur olan toplum... Bu yüzden hassasiyetimiz bulunduğumuz yerden topluma bir ışık tutmak. Bu mağduriyetten hepimiz ancak el ele verirsek kurtulabiliriz. Birimizin mağduriyeti bitmediği sürece diğerimizin nefes almaması gerekiyor. Aksi halde hayata dönebilmek için birbirimize suni teneffüs nasıl yapabiliriz?

Onur Yürüyüşü 5 yıldır yasaklı. Geçen haftalarda diyanet hakkınızda sapkınlık fetvası verdi. Bunca yıl verdiğimiz mücadelelere rağmen bir gıdım yol alamamışız diyor musunuz?

Öyle demiyorum. Hakikaten diyanetin fetvasına girdiysek bayağı yol almışız demektir. (Gülüyor) Devletin meclisinde bu konu tartışılıyorsa, önemli bir yol kat etmişiz demektir. Kurumlarda bu konuda ne yapılabilir konuşuluyorsa, iyi bir yol kat etmişiz demektir. Burada önemli olan, kapalı kapılar ardındaki görüşmelerin açığa çıkmasının gerektiğidir. Ya da daha evvel bir arkadaşımızın da söylediği gibi, transların bugüne kadar yattıkları her erkeği açıklamaları gerekiyor. Belki o zaman kıymetimiz anlaşılabilir. Açıklasınlar, karşılıklı yüzleşelim, bizimle yatanlar kim kardeşim? Veyahut bu ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çıkıp “bu insanlar varlar, onların da hakları bizlerle eşit olmalı ve biz bunun üzerinde çalışacağız” demesi gerekiyor. Bizler bugün hakları kabul edilen, yarın siyaset malzemesi yapılacak insanlar değiliz. Biz bu ülkede yaşayan, bu ülkenin yurtsever vatandaşlarıyız. Ne istediğimiz çok basit; eşit haklar… Bu kadar basit!  

Sözeri ile yaptığım söyleşide 6 yaşında ileride trans kadın olacağı doktorlarca kesinleşen bir çocuktan bahsetmiştik. Bu sebeple birkaç okuyucu bizimle temasa geçti. Böyle çocukları olan ailelerin izlemeleri gereken bir yol, ya da önereceğin bir şey var mı?        

Önce kendilerini iyileştirmeleri ve bu durumu kabullenmeleri ve bu durumun son derece normal olduğunu anlamaları gerekiyor. Bununla ilgili önce hem çocuğun hem ailenin topluma karşı nasıl bir mücadele yöntemi geliştireceği ile ilgili bir hizmet alması gerekiyor. Bu bir psikolog, aile grupları, sivil toplum örgütleri olabilir. Bu konuda yapılmış bir sürü yayın var, bunları mutlaka okusunlar. Belediyeler de bu konuda bir takım çalışmalar yapılıyor.   

Ne kadar korkunç; bir çocuğun toplumdaki ayrımcılığa karşı kendisini koruyabileceği bir mücadele çeşidini öğrenmesi gerekmesi…

Bu yaşadığımız dünyanın bir gerçeği ama durum eskisi kadar korkunç değil… Mesela Hacettepe’de beden inşası ve süreçleriyle ilgili çalışmalar yapılıyor. Özellikle bu alanda çalışan çok deneyimli psikologlar var. Bu konuda aile toplantıları yapılıyor, bu çok önemli. Mesela Boysan’ın annesinin yürüttüğü ve bunun gibi toplantıların yapıldığı Boysan’ın Evi var.