Aktan: Gazetecilik mesleğine ihanet ediliyor



Artı Gerçek

Basın üzerindeki baskıyı değerlendiren gazeteci İrfan Aktan çok az kelimeyle çok şeyi anlatmaya çalıştıklarını belirterek, 'Hepimizin tek tweet’lik özgürlüğü var' dedi.

Adem ÖZGÜR


BİA Medya Gözlem 2017'ye göre, ilk üç ayda 220 olan Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Terörle Mücadele Kanunu’ndan (TMK) yargılanan gazeteci sayısı 1 Ocak 2018’de 520’yi buldu. Söz konusu gazeteciler, 237 ağırlaştırılmış müebbet hapis isüeminin yanı sıra toplam 3 bin 672 yıl 6 ay hapis talebiyle yargılanıyorlardı.

Rapora göre, 2017'de 85 gazeteci ve medya temsilcisi gözaltına alındı; bir Suriyeli kadın gazeteci öldürüldü, 20 gazeteci, bir medya kuruluşu, bir yayınevi saldırıya uğradı; 12 haberci ve bir medya kuruluşu tehditlerle karşılaştı; beş gazeteci de sözlü saldırıya maruz kaldı.

2018'in 37 gününde 7 gazeteci tutuklandı ve bir gazeteci tahliye edildi.

Son günlerde Afrin operasyonuna ilişkin yapılan paylaşımlardan ötürü çok sayıda kişi gözaltına alındı, sosyal medyada eleştirel yazılar yazmak suç sayıldı. Gazeteciler üzerindeki baskıları, HDP’nin yeni yol haritasını ve güncel siyasi gelişmeleri gazeteci-yazar İrfan Aktan’la konuştuk.

GAZETECİLİĞİN TORTULARI BİZE KALDI

Bugün en çok okunan ve yazdıkları sosyal medyada fazlasıyla paylaşılan gazeteciler arasındasın. Bunca baskı ve sansür karşısında gazetecilik mesleğini sürdürmeyi nasıl yorumluyorsun?

Önce şunu söyleyeyim: Çok okunan veya yazdıkları çok paylaşılan bir gazeteci değilim. Ama eğer öyleyse de bunun en büyük sebebi iyi gazetecilerin tümünün ya hapse atılmış olması, ya yurtdışına gitmek zorunda bırakılması ya da işsiz bırakılmış olmasıdır. Yoksa biz iyi gazetecilik yaptığımız için değildir. Türkiye’de iyi gazetecilik tüketildiği, iyi gazeteciler işlerini yapamadıkları için bu böyle görünüyor olabilir. Enformasyon bir şekilde herkese ulaşıyor, ama bunun teyit edilmesi, yorumlanması fikir özgürlüğünün engellenmesi yüzünden kolay olamıyor. Bütün bu kısıtlamaların içerisinde yargıyla karşılaşmamaya çalışarak, otosansür uygulayarak, sık kullandığımız kelimelerin çoğu yasaklı olduğu için eldeki kelimelerle çok şey anlatmaya çalışıyoruz.

Hakiki gazetecilik yürütmemiz, sorgulama yapmamız fiilen de hukuken de engelleniyor. Gazeteciliğin tortuları kaldı bize ama bu da tamamen susmaktan iyidir. Gazetecilere üç seçenek dayatılıyor: İşsizlik, sürgün veya hapis. Hepimizin tek tweet’lik, tek yazılık özgürlüğü var. Şu anda burada otururken atacağımız bir tweet’ten dolayı kendimizi hapiste bulabiliriz. Türkiye’deki siyasal düzeni gazetecilik açısından tarif etmeniz bile hapis nedeni olabilir. Dolayısıyla bu kısıtlılıklar içinde olup-biteni açıklıkla yazabildiğini Türkiye’de yaşayan hiçbir gazeteci söyleyemez. Yazdıklarımız, yazamadıklarımızın binde biridir. Bu koşulları her an birbirimize tekrarlayarak anlatmamız gerektiğini düşünüyorum.

TÜRKİYE’DE GAZETECİLİK YASAKLANDI

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra başlayan çatışmalar, ilan edilen sokağa çıkma yasakları, ardından OHAL ve KHK’ler… Bu süreçte çok sayıda medya organı kapatıldı, gazeteciler gözaltına alındı ve tutuklandı. Buna, barışla ilgili sosyal medyada yapılan paylaşımlara yönelik operasyonlar ve internet sansürüne ilişkin torba yasa da eklendi. Sence bu baskılar nereye kadar sürebilir?

Uzun sürebilir. Türkiye, gazetecilere yönelik baskı konusunda çok uzun tarihi olan bir ülkedir. 1940’lardan, 50’lerden başlamak üzere ’60’lar, ‘70’ler, ‘80’ler ve ’90’lar ve 2000’ler, iktidarların yapısına göre ayrı ayrı gerekçelerle aynı baskıyı uyguladılar. Dolayısıyla baskılar nereye kadar sürer diye sorarken, ne zamandan beri var diye de bakmak lazım. Baskı tarihine baktığımızda ne kadar uzun süreceğine dair de fikir sahibi olabiliriz. Türkiye’deki siyasal kültür sadece AKP’ye değil, CHP’ye de sirayet etmiş durumda. Bu kültürün yarın iktidar değiştiğinde değişebileceğini düşünmek bana çok gerçekçi gelmiyor. Yarın iktidar değiştiğinde belki bu kadar hoyratça baskı düzeni yaşanmayabilir. Ancak Türkiye’deki siyasal kültür, iktidarı sorgulayan gazeteciliğin matah görülmediği bir kültürdür. Sorgulayıcı, eleştirel gazeteciler farklı iktidarların ortak günah keçisidir.

Gazeteciliğin görevlerinden biri güçlü olanın niçin, nasıl güçlendiğini, bunu yaparken ne tür suçlar işlediğini deşip o iktidarı yaratan halkın önüne koymaktır. Bu türden bir gazeteciliğe ise ancak halka yalan söylemeyen, demokratik yollarla başa gelip aynı yollarla gitmeyi sindirebilmiş yahut bağımsız yargıyla denetlenebilen iktidarlar tahammül etme mecburiyeti hisseder.

Afrin operasyonuna başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere, AKP’ye muhalefet eden birçok parti ve kurum tam destek sundu. Diğer yandan Irak Kürdistanı’ndaki bağımsızlık referandumuna ilişkin bazı sol partilerin yaptığı açıklamalar. Bunları nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Bu yapılara değişmez aktörler olarak bakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin şu an Afrin savaşı konusunda iktidara tam desteğini sunan CHP, daha iki yıl önce Meclis’e Kürt sorununun demokratik yollardan çözümü için kanun teklifi yetiştirme telaşındaydı. CHP’ye bu tekliflerini de hatırlatmak lazım. Keza şu an militarist, Türkçü söylemle konuşanların çözüm sürecindeki suretlerini de daha unutmadık. Yakın geçmiş bize gösteriyor ki, ne sağa ne sola değişmezlik yaftası yapıştırmamak lazım. Demokratik mücadeleyi yürütenler çoğunluğa geçtiğinde, sürekli yeni taraftarlar kazandıklarında militaristler de yavaş yavaş mevzilerinden çekilir. Devrimci, dönüştürücü mücadelenin motivasyon kaynağı da budur zaten.

Nasıl bir mücadeleden bahsediyorsun?

Siz kahir ekseriyeti barışa, çözüme, çatışmasızlığa ikna edecek bir mücadele yürütürseniz en uzlaşmaz görüneni bile yanınıza çekersiniz. Çekmeye mecbur edersiniz. Barış, savaşa göre daha fazla mücadele gerektirir. Barış, savaşa göre daha aktif bir süreçtir. Belki de çözüm sürecindeki esas hatayı burada aramak lazım. Barış sanki durağan bir süreçmiş gibi görülmemeliydi. O dönemki demokratik mücadele, dönemin koşullarının da elvermesi dolayısıyla çok daha güçlü olmaydı.

TÜRK MEDYASI DEVLETİNE BAĞLIDIR

Az önce sorduğum sorunun medya boyutunu da soracağım. Afrin operasyonuna ilişkin yapılan yayınlardan ve televizyon ekranlarına çağrılan konukların söylediklerinden sonra yeni bir tartışma başladı. Söz konusu Kürtler olduğunda siyasal İslamcıların, milliyetçilerin ve ulusalcıların aynı noktada hareket ettikleri değerlendirmeleri yapıldı. Apoletli medyadan sivil medyaya geçişte değişen bir şey var mı?

Savaş istemeyen, barış yanlısı gazetecilere ana akımda zaten yer verilmiyor. Ana akım içerisinde yer alıp savaş istemeyen gazeteciler de bir şekilde susturuluyor. Ana akım Türk medyası devletine bağlı bir medyadır. Devlet politikasının hummalı savunucusudur. Dolayısıyla devlet çözüm istediğinde Türk medyası çözüm ister, savaş istediğinde Türk medyası savaş ister. Ayrıca Türk medyasının sahiplik yapısı çok radikal bir dönüşüm yaşıyor. İktidar artık medyanın doğrudan sahibi haline geldi, geliyor. Afrin savaşı öncesinde Başbakan Binali Yıldırım’ın medya sorumlularını toplayıp bu savaşa dair haberleri nasıl yazacaklarına, kimden demeç alacaklarına kadar ayrıntılı bir talimat sunması, Türk medyasının yapısını en iyi özetleyen tablodur.

GAZETECİLİK MESLEĞİNİN KENDİSİNE İHANET EDİLİYOR

Ancak bunun gazetecilik etiği sorunu var…

Tek bir gazetecilik etiği yok. Birçok ahlaki kaideden bahsedebiliriz. Burada etikten çok, gazetecilik mesleğine bakmamız gerekiyor. Türkiye’de gazetecilik mesleğinin kendisine ihanet ediliyor. Böyle bir etik hiçbir zaman yoktu. Kim Doğan Medyası kadar etikten bahsediyor? Peki o medyada etik diye bir şey var mı? Mesele etiğin ihlali değil, mesleğin gereklerinin ihlalidir. Ekrana çıkarıp çıkaramayacakları, demeç alıp alamayacakları isimleri dikte etmek, sadece belirlenmiş soruları sordurtmak, gazeteciye ses kayıt cihazı muamelesi yapmaktır. Ana akım medyada ancak bu pozisyonu kabullenenler işlerini sürdürebiliyor ama buna da ne kadar gazetecilik denebilir, bilemiyorum.

Gezi Direnişinin ardından alternatif medyaya olan ihtiyacın önemi daha çok anlaşıldı. Bugün çok sayıda yayın organı AKP’nin baskılarına rağmen üretmeye devam ediyor. Alternatif medya ne kadar direnebilir?

Türkiye’de ana akımın dışında bağımsız bir biçimde olaylara yaklaşan ya da Türkiye’nin demokratikleşmesi, barışın kalıcılaşması, insan hakları ihlallerinin önlenmesi bağlamında yapılan, emek yoğun bir gazetecilik var. Türkiye’deki demokratikleşme ve insan hakları mücadelesinin medyadaki yükünü bu tür irili-ufaklı alternatif medya organları sırtlanıyor. Fakat bu alanlar da peyderpey zapturapt altına alınıyor. Öyle bir noktaya geldik ki işsiz gazeteciler sorununu, çalışılabilecek mecra bulamama sorununu değil, gazetecilik yapamama sorununu konuşuyoruz. Yani bir gazeteci için tek mesele çalışabilecek bir gazete bulmak değil. Bulduktan sonra gazetecilik yapabilir misiniz? Bizim gibi insanlar çok daraltılmış alanda minimum düzeyde gazetecilik yapabiliyor. Hangimiz, olması gerektiği bir gazetecilik yapabildiğimizi iddia edebiliriz ki?

Nasıl yani?

Düşünün ki marangoza testereyi, çekiciyi, çiviyi kullanmayı yasaklıyorsunuz. Marangozluk mesleğini yasaklamıyorlar o mesleğin temel araçlarını kullanmanız yasaklanıyor. Mobilya yapabilirsin ama testere, çivi, çekiç, zımpara kullanman yasak, deniyor. Bir marangoz bu koşullarda ne kadar marangozluk yapılabilirse biz de o kadar gazetecilik yapıyoruz.

Eş genel başkanları, milletvekilleri ve yöneticileri tutuklanan; parti bileşenleri üzerinde her gün yoğun baskı yapılan; her güne gözaltılarla başlayan HDP, 3’üncü Olağan Kongresi’ni Ankara’da gerçekleştirdi. Kongre öncesinde partinin eş başkan adayları Pervin Buldan ve Sezai Temelli olarak belirlendi. Ancak kongre öncesi eski milletvekili Hasip Kaplan’ın başlattığı isim tartışması, Temelli ismi netleştikten sonra da devam etti. Etnik temelli siyaseti nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Açıkçası ben HDP eş başkanlarının Türk ya da Kürt olup olmamasına bakmıyorum. HDP eş başkanının ne kadar HDP’li olduğuna bakılması gerektiğini düşünüyorum. Yani HDP’nin üstüne inşa edildiği ideolojik-politik programı ne kadar benimsemiş bir isim olduğuna bakıyorum. Bir Kürt olup da HDP’yi temsil etmeyecek siyasetçiler var. Etnik kimlik bazlı bir tartışma yürütmek ya da bir tercihte bulunmak HDP’nin düşebileceği en kötü tuzaktır. HDP bu tuzağa düşmedi. Yaptığı tercihler, belirlediği isimler politik açıdan ne kadar iyi, ne kadar etkili olabilecek ayrı bir tartışma konusudur; ama zaten tartışılması gereken de budur. Tartışılması gereken kimin Türk, kimin Kürt olduğu değildir. Sezai Temelli’ye bakınca sadece bir Türk, Pervin Buldan’a bakınca da sadece bir Kürt görmüyorum.

Peki, bundan sonra HDP’yi neler bekliyor?

İktidar partisi HDP’yi 2019’a her iki bacağını kırarak sürmek istiyor. HDP’yi bacaklarının sakatlanması değil, beyninin muhafaza edilmemesi durdurur. HDP’nin gücü de burada yatıyor. Kendi ideolojik programı HDP’yi güçlü kılıyor. O yüzden yöneticilerinin, milletvekillerinin hapsedilmesi HDP’yi ne kadar durdurabilir, bunun üzerine düşünülmelidir. Bence Demirtaş’ın eş başkanlıktan çekilirken duyduğu güven de buna dayanıyor. “Partimizin başında kimin olduğu değil, partimizin ne olduğu daha önemlidir” diye düşünüyor olmalı. HDP’nin iktidarın bu tür fiili zorlamaları karşısında pratikte zorlanacağı çok açık, ama teoride zorlanmaması onu bu girdaptan çıkarabilir.

AKP nasıl pozisyon içinde?

Seçime yaklaşıldıkça HDP’ye yönelik baskılar artacaktır. Ayrıca Afrin savaşının seyrine göre Türkiye’nin içindeki politik atmosfer de değişecektir. Ya çok daha sert ve hızlı bir biçimde daralma yaşanacak ya da daha yumuşak bir basınç uygulanacak. Ama her durumda basınç devam edecektir. Seçim takvimi bile bu savaşa göre değişebilir. AKP kendisini belki de pişman olacağı şekilde milliyetçi-militarist söyleme kaptırdı. Bu söylem bir siyasi iktidar için o kadar belirleyici ki bundan geri dönmenin bedelleri iktidarını kaybetmesine bile mal olabilir. AKP açısından bu mesele hayat memat meselesidir. AKP, kendi kaderini milliyetçi-militarist söylemin başarısına veya başarısızlığına tabi kılmış durumda. Bu durumda AKP, artık çözüm süreci gibi süreçlere dönebilecek bir parti değil. Böyle bir şansı da kalmadı.