'Aşk kamusal ilginin temaşa nesnesi'



Artı Gerçek

Doç. Dr. Tezcan Durna'ya göre, aşk uzun zamandır kamusal ilginin temaşa nesnesi. Eskiden temaşa etmek sınırlıydı, şimdi sosyal medya o popülasyonu genişletti.


Derya OKATAN


ARTI GERÇEK - 'Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme' adlı kitaba dair yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünde sosyal medyanın aşkta dönüşüm yaratıp yaratmadığını, aşkın nasıl tüketim nesnesi haline geldiğini, feminist hareketin aşka nasıl yaklaştığını konuştuk.

Kitabı derleyenler Dr. Nehir Durna ve Doç. Dr. Tezcan Durna'nın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

- Burak Özçetin ve Gökçe Çelik, 'aşkın e-hali'ni incelemiş. Sosyal medya aşkta bir dönüşüm sağladı mı?

Nehir Durna: Benim en çok ilgimi çeken konu mahremiyet olgusu. Tabii ki dönüşüm yarattı, performans ön plana çıkar oldu. Müslüman muhafazakâr kadınların sosyal medya kullanımına dair bir tezde çok çarpıcı tespitler vardı. Sosyal hayatta görünür olma konusunda temkinli olan kadınlar, sosyal medyada her şeyi sınırsızca paylaşıyorlar. Soruluyor mesela 'çekinmiyor musun' diye. 'Sosyal medyada olmazsam zaten gerçek hayatta da yokum', diyor.

- Kendini orada var ediyor…

Nehir Durna: Evet, kendini orada var ediyor. Bu kadar muhafazakâr bir toplumda sosyal medya nasıl oluyor da bu mahremiyeti ortadan kaldırmayı başarabiliyor, demek ki performans ciddi bir itici güç oluşturuyor.

Tezcan Durna: Önceden ilişkinin ciddiyetini ortaya koyabilmek için taraflardan birisinin partnerini ailesiyle tanıştırması beklenirdi. Şu anda onun yerini 'ilişkisi var' aldı. Oradaki arkadaş grubu ilişkiyi onaylayan ebeveyne dönüştü. Aşk, romantik ilişki uzun zamandan beri kamusal ilginin temaşa nesnesi. Bir kadın ile bir erkeğin tanışması, görücüye gidilmesi, düğün alışverişi, düğün, gerdek gecesi hepsi kamusal ilginin temaşa nesnesi. O zaman temaşa etmenin kendisi sınırlıydı, şimdi sosyal medya o popülasyonu genişletti. Çok büyük bir değişiklik yok bence. Sosyal medyadaki arkadaş grupları da zaman ilerledikçe atomize olmaya başlıyor. Hepimiz yaşıyoruz. Arkadaş teklifi geldiği zaman bu kimin nesiymiş diye bakıyoruz. Bir sakınca yoksa dâhil ediyoruz ve temaşa nesnesi haline getirdiğimiz bütün eylemlerimizi görme hakkı tanıyoruz. Sanal ile reel arasında çok büyük bir ayrım kalmamış durumda. Orayı da düzenliyoruz, sosyal medya mimarisi buna olanak da tanıyor.

NE KADAR TÜKETİRSENİZ O KADAR AŞIKSINIZ

- Kitaptaki yazılarda 'tüketim ve aşk' ilişkisine epey ağırlık verilmiş. Nasıl bir ilişki var?

Nehir Durna: Ben yazımda da bundan çok bahsediyorum. İslami muhafazakâr kadın dergisi Turuncu'yu incelemiştim. Ama Türkiye'deki bütün popüler kadın dergilerine baktığımızda kadınlara verilen hatta artık erkeklere de verilen mesaj ne kadar tüketirseniz…

Tezcan Durna: O kadar aşıksınız.

Nehir Durna: Evet, o kadar aşıksınız. Şöyle bir kıyafet giyersen şöyle adamlar bakar, böyle güzel araban olursa güzel kadınlar bakar. Güzel olmak için tüketmek zorundasın. Kimse ruhunun güzelliğinden, huyunun güzelliğinden söz etmiyor. Zaten çok klasiktir, reklamlarda sürekli kadın bedeni kullanılır. Artık erkek bedeni de kullanılıyor. Bunun kolay kolay değişeceğini düşünmüyorum. Tabii ki güzellik anlayışı da çok tarihsel bir kavram. Her dönemde başka ama hep kadın üzerinden gelişen bir kavram.

- Zenginlerle yoksulların aşkı yaşayışı nasıl?

Nehir Durna: Kendi aramızda konuşmuştuk ya, sınıflar arasındaki aşk hala devam ediyor mu diye…

Tezcan Durna: Aaa, 70'li yılların Yeşilçam melodramları, zengin erkek fakir kız. Biraz günümüzde fragmantasyon keskinleşti gibi geliyor bana.

Nehir Durna: Çok romantik geliyor.

Tezcan Durna: Çok romantik ve naif. Erol Toy, İmparator adlı romanında Rahmi Koç'un devrimci bir kıza aşık olduğunu anlatır. Çoğu insan bilmez mesela bunu. Rahmi Koç nasıl hatırlar bilmiyorum ama. Aşk duygusunu fiiliyatta yaşamakla kültürel sermaye arasında bir rabıta var aslında.

Nehir Durna: Çünkü geçmişteki sınıflı toplum yapısıyla şimdikini nasıl kıyaslayacağız? Kendi ülkemiz özelinde düşünürsek maddi sermayeyi elinde bulunduranlarla kültürel sermayeyi elinde bulunduranlar aynı sınıfta değil, arada bir uçurum var. Kültürel sermaye eşitliği sağlamak için devreye giriyor.

Tezcan Durna: Rıfat Bali, Tarz-ı Hayat'tan Life Style'a kitabında 60-70'li yıllardaki Türkiye burjuvazisinin zenginliğiyle var olma biçimi ile 90'lardan sonraki var olma biçimi arasında ciddi bir kırılma olduğunu söyler. 60'lı, 70'li yıllarda Türkiye burjuvazisi zenginliğini gizliyordu, yoksul sınıfı kendine düşman etmemek için fütursuzca yaşamıyordu. Tabii iletişim teknolojileri de yaygın değildi. Magazin programlarında boy gösterenler de gerçek anlamda zengin insanlar değil. Şimdi de göremiyoruz gerçek zenginleri.

Nehir Durna: Farklı bir cemiyet hayatları var.

- Mahremiyete daha çok önem veriyorlar…

Tezcan Durna: Evet, mahrem yaşıyorlar. AKP döneminde de ciddi bir kırılma gerçekleşiyor, çünkü sermaye el değiştiriyor. Yeni bir kültürel sermaye, belki de kültürel sermaye bile diyemeyeceğimiz bir sermaye ortaya çıkıyor. Bu da ilişkiye yüklenen anlamda bir dönüşümü beraberinde getiriyor. Mesela, önceden seküler burjuva diyebileceğimiz bir insanın partnerine Paris'te güzel bir kafede şarap ısmarlaması ona verdiği değeri gösteren bir eylemken, şimdiki bambaşka bir şey.

Nehir Durna: Şimdikini ben söyleyeyim. Tesadüfen gördüm, evlenme teklif edilecek konsepti hazırlayan insanlar var. Gül dökülmüş masa, mumlar, her şey hazır. Senin hiçbir şey yapmana gerek yok, sadece ismini veriyorsun.

Tezcan Durna: Sınıflar arası aşk yaşamak da imkânsız hale geldi, zira karşılaşma mekânları farklılaştı. Aşk dediğimiz şey tek başına bir duyguya tekabül etmiyor. Aslında eşitsiz ilişki bir süre sonra aşkı aşarak bir tahakküm ilişkisine de yol açıyor.

AŞK ÜST SINIFIN ALT SINIF ÜZERİNDE SİMGESEL ŞİDDETİNE DÖNÜŞEBİLİYOR

Nehir Durna: Bu tahakküm ilişkisi sınıflar arasında bir imrenmeye de dönüşüyor. Köyde yaptığımız araştırmada gözlemlemiştik, köy düğünü dediğiniz şey otantik, ağaçlara ışıklar asılır, yerel müzikler vardır falan. Öyle olmuyor, sandalyeler giydiriliyor, çok pahalı gelinlikler alınıyor, televizyonlarda gördükleri düğünlere imreniyorlar. Burada da bir dayatma var.

Tezcan Durna: Kır düğünü domine edici bir konsept haline gelmişse eğer düğün endüstrisi açısından, bir süre sonra köylü insan da kır düğünü yapıyor. Oysa, kendin kırdasın zaten. Aşk üst sınıfın alt sınıf üzerindeki tahakkümüne, simgesel şiddete, dayatmaya dönüşebiliyor. Bu baskının en yoğun ve kırılgan hissedildiği alanlar evlilik, çocuk, sünnet gibi ritüeller.

- Bir yazıda tutku ve çıkar ilişkisinden bahsediliyor. Biz tutkuyla severken/sevdiğimizi düşünürken aslında herhangi bir çıkar mı bekliyoruz?

Tezcan Durna: Yapısalcı bir perspektiften baktığımız zaman hissettiğimiz tutku özsel olarak bize mi ait yoksa bize sürekli gönderilen sinyallerle mi oluşuyor, bilemiyoruz. Aşka dair yapılan tanımlar arasında en tartışmalı olanlardan birisi Schopenhauer'un tanımlamasıdır. Schopenhauer, aşka biyolojik bakar, neslin devamı olarak. Orada tutku araca dönüşür.

Nehir Durna: Tamam, uygun kromozomların bir araya geldiğini kokudan tanımak vs bilimsel olarak kanıtlandı ama sadece bununla tanımlamak yeterli değil.

Tezcan Durna: Tutkuyu bu tür parametreler şekillendiriyordur. Ama çok da fazla anlamlar yüklememek gerekir.

Nehir Durna: Bence her duygu için böyle. Hangi duyguyu yaşadığımızın çok farkında olmuyoruz. Aşkı en çok konuşuyor olmamız bunun çok popüler ve başka kavramlarla iç içe olmasıyla ilgili. Yoksa işte mutluluk, öfke, korku, özlem… Çok yabancıyız, farkında olmadan yaşıyoruz.

- Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Mem u Zin… Biz bunları büyük aşklar olarak biliyoruz. Aşk mı yoksa sahip olamamanın getirdiği bir kabullenememe hali mi?

Tezcan Durna: Muhtemelen ikinci söylediğin. Hani bir söz vardır ya kavuşamayınca aşk olur.

Nehir Durna: Ben bir yazı okumuştum, özellikle yaşanamamış aşkların unutulamamasının nedenini zihnin sürekli bir şeyleri tamamlama eğilimine bağlıyor. Zihin, bir şeyin sonlandığını görmek istermiş. Onu bilemeyince de hep hatırlarmış. Bence de öyle.

AŞKI TANIMLARKEN KLİŞEYE TESLİM OLMAK ZORUNDASIN

Tezcan Durna: Başta da konuştuk ya, aşk çok da fazla tanımlanamıyor. Her tanımlama girişiminde klişeyle teslim olmak zorunda kalıyorsun. Bu tür hikâyelerde o klişeyi üretemeyince boşluğu sen istediğin gibi doldurabilirsin. İçinde yaşadığı duygunun sıradanlığını o hikâyelerle aşmaya çalışıyor.

Nehir Durna: Ben diğer duygulara göndermeyi o yüzden yaptım aslında. Sevgilisi için bir sürü şeyi göze alan insanlar da var, yine 'seviyordum öldürdüm' diyenler de var. Duyguyu tanımayınca çok başka bir yere de gidebilir.

- Kitapta yok ama yine de sormak isterim, LGBTİ aşka dair neler söylersiniz?

Nehir Durna: Kitabın en önemli eksikliklerinden birisi bu.

Tezcan Durna: Hakikaten öyle. İçinde yaşadığımız heteronormatif değerleri ne kadar içselleştirdiğimizin göstergesi, bu özeleştiriyi yapmamız gerekiyor. Bu kitabın başka eksiklikleri de var, mesela popüler müzikte aşk, Türk dizilerinde aşk… Daha geniş bir perspektifle baktığımız zaman çok ansiklopedik bir şey ortaya çıkacaktı. Biz tematik bakarak aşkın naif bir duygu olarak değil de politik tahakküm nesnesi olarak kullanıldığı uğrakları analiz etmeye çalıştık. Nefesimiz bu kadarına yetti.

Nehir Durna: Aşkı sadece karşı cins arasında olabilecek bir şeye indirgemek çok büyük bir acımasızlık.

FEMİNİST HAREKET AŞKI GÖRMEZDEN GELİYOR

- Aşkı tahakküm ilişkileri bağlamında konuştuk. Peki, aşk toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde nerede duruyor, kadın örgütleri nasıl ele alıyor sizce?

Nehir Durna: Aşk kavramı daha geri planda gibi. Ben Turuncu dergisini incelediğimde, ciddi bir İslami feminist söylemle karşılaştım. Kadına dayatılan güzellik anlayışına, rollere keskin bir karşı çıkışı vardı. Ama bu karşı çıkışın yerine koyduğu şeyler yine muhafazakâr değerlerden öteye gidemiyordu. Feminist hareket de aşktan ziyade evlilik, o ilişki dolayımı, kadına dayatılan rolleri gündemine alıyor.

Tezcan Durna: Senin sorularından birisinde vardı, bence o çok önemli bir soruydu. Ataerkil toplumlarda aşkı sorunsallaştıran cinsiyet kadın aslında. Aşkı arayan, aşkı arzulayan özne baskın olarak kadın olduğu için erkeğin ilgi alanına çok fazla girmiyor. Feminizm de ataerkinin kadına yüklediği role karşı çıkış üzerinden hareket ettiği için kadının aşka dair arzusunu genelde görmezden gelme eğiliminde ve merkezine kadının cinselliği yaşama meselesini yerleştirmiş durumda. Aşkı politik olmayan bir perspektifte değerlendiriyor. Halbuki aşkı cinsellikten ayırt etmek çok da mümkün değil.

Nehir Durna: Sanki bir kadının tutkuyla aşk yaşamasına mesafeli yaklaşılıyor.

AŞK BANA NE YAPTIRIYOR?

- Sınıfsız bir dünyada aşk nasıl olurdu sizce? Sizin aşk tahayyülünüz nedir?

Tezcan Durna: Açıkçası bir ütopya bu. Sıradan biyolojik ilgi haline indirgendiği bir şey olabilir mi, o konuda soru işaretleri var kafamda. Asıl olarak aşk bana ne yapıyor, bana ne yaptırıyor diye sormak gerekiyor. Gazetelere de yansıyan 'aşkı için öldürdü.' Aşk öldürtür mü! Sonuçta aşk basit bir duygu değil, birtakım davranış kalıplarına yol açıyor. Onu yaparken 'bu duygunun bana yaptırdığı ne kadar meşru, hangi saçma tahakkümü meşrulaştırıyorum'u sorgulamak gerekiyor.

Nehir Durna: Deneyimlemediğimiz bir sistemde aşk nasıl olurdu cevap vermek güç. Yaşadığımız toplumda bizi çevreleyen sınırları, ait olduğumuz sınıfın bize dayattığı yaptırımları fark etmek ve bu farkındalıkla yaşamak bana daha anlamlı geliyor. Belki de gerçekliğin test edilmesi olabilir bu.