Baluken: AKP'deki çözülme ve erime hızlı olacak, yeni bir süreç kendini dayatıyor



Artı Gerçek

İdris Baluken Artı Gerçek'e konuştu: AKP hem devletleşti, hem zalimleşti. Mutlak iktidarın çürüme hastalığına yakalanan AKP'de çözülme ve erime süreci hızlı işleyecek.


Remzi BUDANCİR


ARTI GERÇEK - HDP'nin eski Grup Başkanvekili İdris Baluken 21 Şubat 2017 tarihinden bu yana tutuklu. Baluken'in davası, 24 Haziran genel seçimleri öncesi hızlı bir şekilde karara bağlanarak, 9 yıl 2 ay ceza verildi. Baluken tutuklu bulunduğu cezaevinde yazdığı ilk romanı 'Üç Kırık Dal'ın ardından bu yıl ikinci romanı 'Oko'yu kaleme aldı. 

Bulunduğu Sincan Cezaevi'nden avukatları aracılığıyla hem edebiyat hem de güncel siyasete ilişkin Artı Gerçek'in sorularını yanıtlayan Baluken, "Toplum, Cumhuriyet tarihinde hiçbir hükümete açmadığı düzeyde kredi açtı. 17 yıl boyunca da bu kredi, AKP'nin bütün sekter yaklaşımlarına, otoriter-anti demokratik uygulamalarına rağmen sürdürüldü. Ancak gelinen aşamada, AKP hem devletleşti, hem de zalimleşti. Mutlak iktidarın çürüme hastalığına yakalandı. Tek bir fatura üzerinden bile tonlarca et ve kadayıf vurgunu yapacak kadar alçalanlara, açlıkla cebelleşmek durumunda kalan halk 'artık yeter', 'Êdî besê' dedi" şeklinde konuştu.

HDP'nin 31 Mart ve 23 Haziran’da destek verdiği adayların politikalarının demokrasiye, özgürlüklere, barışa ve toplumsal sorunların çözüm umuduna tekabül edip etmediğini denetlemek ve tekabül etmiyorsa da milyonlarca oyun verdiği güçle onları bu çizgiye çekmekle yükümlü olduğunu dile getiren Baluken, 'yeni parti' tartışmalarına ilişkin de "Ülkenin yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Bu hikâyenin başlığı 'Barış ve Kucaklaşma'dır" dedi.

Kürt karşıtı politikalarının AKP'ye kaybettirdiğini söyleyen Baluken, "Demokratik çözüm ve onurlu barış, bizler açısından başka tartışmalara payanda edilmeksizin, ilke ve tutum meselesidir. Dolayısıyla sürecin ivedilikle başlaması gerekliliğini, böylesi bir zorunluluk kendini dayatıyor" ifadelerini kullandı. 

ÜÇ KIRIK DAL KİTABIMIN BASKISI CEZAEVİ KOŞULLARI NEDENİYLE ELİME GEÇ ULAŞTI

- Roman yazmak için bir kalkış noktası, fikri gerekir. Sizin Oko'yu yazarken çıkış fikriniz neydi? Bu fikirden hareketle, kültürel değişim açısından edebiyatın yerini değerlendirebilir misiniz?

Oko'nun çıkış fikri Üç Kırık Dal kitabıma dayanıyor diyebilirim. Üç Kırık Dalın kitap baskısı cezaevindeki kısıtlayıcı koşullardan dolayı elime epey geç ulaştı. Kitapla aranıza zaman girince farklı bir bakış açısıyla okuma şansı doğuyor. Üç Kırık Dal'ı okurken, Dicle kenarında tasvir ettiğim sokak köpeğinin olduğu bölüm, kalın bir perde gibi gözümün önüne takılı kaldı. Sahnedeki köpek, bana sıkça 'siz de mi', 'Hani, ötekiden, ezilenden yanaydınız', 'Düşene vurmak, sizin kitapta yazar mıydı' gibi sorular soruyordu. Baştan sona haklıydı. Vicdanıma oturan bu yükten, Oko ve arkadaşları üzerinden ona ve temsil ettiği mazlum ruha karşı özür dileyerek kurtulmaya çalıştım. İşe yaradı diye bilirim. Bunu yaparken, tabi ki iyilik-kötülük, özgürlük-tutsaklık, insan-doğa ilişkileri üzerinden, zihniyet değişimine katkı sunma isteği beliriyor.

BİR HALKIN DİLİ, KÜLTÜRÜ, KİMLİĞİ YOK OLABİLİRDİ…

Edebiyatı veya sanatı kültürel değişimin lokomotifi olarak tanımlamak, yanlış olmaz kanımca. Ancak bunun çok daha ötesine geçen gücünü de göz ardı etmemek gerekir. Örneğin Ehmedê Xanî'den, Feqiyê Teyran'dan Cigerxwîn'e, Mehmet Uzun'a kadar uzanan bir damar olmasaydı, koskoca bir halkın dili, kültürü, kimliği, belki de bütün varlığı yok olabilirdi. Varlık-yokluk mücadelesinde, sanatın ve edebiyatın kalemlerle, cümlelerle, dizelerle, sözcüklerle oluşturduğu kalkanlar ve bunların üzerine serpiştirilmiş umutlar en lanetli belaları def etmeyi başardı. Benzer sayısız örnek verilebilir. Fransız aydınları olmasaydı, Fransız devrimi olmazdı. Çarlık Rusya'nın zulümlerini, devrimin çok öncesinden Rus edebiyatı yıkmaya başlamıştı. Türkiye devrimci hareketini, zindan ve mezar sınırlarını unufak eden aydınlardan, yazarlardan bağımsız düşünmek mümkün mü? Dediğim gibi sayısız örnek, değişimin de ötesine geçen bu gücün kanıtı veya tanığı olarak ifade edilebilir.

 

TAHAKKÜM İNSAN KAYNAKLI, İNSAN ELİYLE OLUŞTURULMUŞ TAHRİP EDİCİ BİR YAPAYLIKTIR

- Bunca yıl siyasette yer almış biri olarak sizi köpekler üzerinden tahakküm ve özgürlük ilişkisini anlatmaya yönelten nedenler nelerdi?

İnsanın doğa ve doğadaki canlılar üzerinde kurduğu tahakküm, tarihin ve günümüzün en yakıcı, en can alıcı sorunudur. Özgürlük doğal olandır, doğaya ait işleyişin temel yasasıdır. Tahakküm ise insan kaynaklıdır, insan eliyle oluşturulmuş tahrip edici bir yapaylıktır. Bu yönüyle konu oldukça politiktir, aynı zamanda. Siyaset ve edebiyat gibi yaşamı ve insanı çözümleme iddiası taşıyan alanlarda ter dökmeye çabalıyorsanız, bu gerçeği görmezden gelemezsiniz. Nitekim bu konu asırlar boyu siyaset, sanat ve düşün dünyasının önemli bir uğrak alanı olagelmiştir. Bugün, bilimin geldiği düzey ile insanın bu çarpık zihniyetle devam etmesi durumunda dünyanın ve dünyadaki yaşam döngüsünün tümden yok olabileceğini ortaya çıkmıştır. Hal böyleyken, bu konudaki farkındalık çabalarının arttırılmasını önemsiyor, kendi çalışmam ile buna katkı sunmaya çabalıyorum.

- Sizi en fazla etkileyen edebiyatçı kimdir? Gerekçesi nedir?

Sanatın toplumcu gerçekçi yanını benimseyen ve mütevazi bir emekle bu doğrultuda bir şeyler üretmeye gayret eden biriyim. Bununla birlikte, gerisinde duygunun, düşüncenin, hayalin, emeğin olduğu her eseri önemser, kıymetli bulurum. Zihinsel ve düşsel dünyaya bir şeyler katan, öğreten, geliştiren her eserin yaratıcısı değerlidir. Bu anlamda yüzlerce yazar ve şair ismi zikredilse dahi gerçek bir adalet açısından eksikliğe düşülebilir. Farklı röportajlarımda Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Vedat Türkali, Tolstoy, Dostoyevski, Zola, Neruda gibi isimleri zikretmişliğim vardır. İsimlerini zikredemediğim çok değerli kalem ve sözcük ustalarının da bu isimlerin zikredilmelerinden hoşnut kalacaklarını bildiğim için tekrar da sakınca görmüyorum.

ZİHNİNİ VE YÜREĞİNİ İNSANLIĞIN DERTLERİYLE DOLDURANLAR UMUTLARINDAN VAZGEÇMEMELİ

- Bir bütün olarak 'kapatılma içinde' olduğumuz bu çağda hayvanların kapatılması üzerinden de yaklaştığınız Oko kitabında özgürlük tutkusunun duvarları, sınırları aşabildiğini gösteriyorsunuz. Bireysel buhranların yaşanmasına neden olan günümüz kapitalizmini aşmak için okuyuculara bir öneriniz var mı?

İnsan beyni bütün sömürü aygıtlarını alt edecek, insan yüreği bütün zulümleri yutup hiçleştirecek bir kudrete sahiptir. Zihnini ve yüreğini insanlığın ortak dertleriyle dolduranlar, her anlamda kendilerine güvenmeli, umutlarından asla vazgeçmemelidir. Daha fazla bilgiyle donanmak, daha çok birbirine dokunmak, daha cesur adımlarla insanlığın onurlu yürüyüşüne katılmak, eni sonu tarihin akışını değiştirecektir. Bu gerçeği sımsıkı sahiplenmek gerekir…

İSTANBUL SONUCU, AKP'NİN MHP İLE GİRDİĞİ İTTİFAKIN İFLASIDIR

- İktidar partisi 31 Mart seçimlerinde büyükşehirlerin çoğunu kaybetti. İktidar partisinin itirazı üzerine İstanbul seçimleri yenilendi. CHP adayı Ekrem İmamoğlu rakibi Binali Yıldırım'a 800 binin üzerinde fark attı. İstanbul başta olmak üzere, iktidar partisinin önemli kentleri kaybetmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP'nin uzun süredir uyguladığı politikaların ve MHP ile girdiği ittifakın iflası olarak değerlendiriyorum. AKP, bugün uyguladığı ve halka neredeyse kan kusturan politikaların tam aksini iddia ederek uluslararası sermaye ve siyaset lobilerinin tam desteğini alarak 2002 yılında iktidara gelmişti. Demokratikleşme, AB ile bütünleşme, Kopanhag kriterleri, Kürt meselesinin çözümü, yolsuzluk-yoksulluk-yasaklarla mücadele gibi pek çok konuda, tüm toplumun ihtiyaç duyduğu konularda çözüm vaatleri AKP'yi iktidara taşımıştı. Aynı zamanda, o dönemlerde kendini mağdur ve ezilen olarak konumlandırıp toplumdaki tüm mağduriyetlere, ezilenlere birlikte yönetme teklifi ile gitmişti.

'AKP MUTLAK İKTİDARIN ÇÜRÜME HASTALIĞINA YAKALANDI'

Neticede toplum, Cumhuriyet tarihinde hiçbir hükümete açmadığı düzeyde kredi açtı. 17 yıl boyunca da bu kredi, AKP'nin bütün sekter yaklaşımlarına, otoriter-anti demokratik uygulamalarına rağmen sürdürüldü. Ancak gelinen aşamada, AKP hem devletleşti, hem de zalimleşti. Mutlak iktidarın çürüme hastalığına yakalandı. Sonuç ortada; Demokratikleşme, Kürt meselesi, AB süreci, 3Y ile mücadele başta olmak üzere bütün sorun alanlarında ülkeyi bırakalım 2002 yılının koşullarına, 90'lı yılların hatta 12 Eylül döneminin bile gerisine taşıdı. AKP'nin dökülen makyajı altındaki gerçek yüzü, toplum tarafından görüldüğü için 31 Mart sonuçları ortaya çıktı. Halkın iradesini tanıma konusunda, sicili zaten bozuk olanlar İstanbul özelinde bu iradeyi bir kez daha tanımama ve inandırıcılığı olmayan gerekçelerle seçimi tekrarlama kararı aldılar. Bundan dolayı da tarihi bir hezimetten kurtulamadılar. Genel siyasete dair bu özetin yanı sıra AKP'nin yerel yönetimler ve belediyecilik anlayışının da halk nezdinde muhakemeye tabi tutulduğunu belirtmek gerekir. Yüzde 60-70 oylarla seçilen belediye başkanlarını haksız hukuksuz süreçlerle görevden alıp tutuklamak, kayyım uygulamasıyla seçilmiş halk iradesini tümüyle ortadan kaldırmak, darbe dönemleri dâhil hiçbir iktidar döneminde bu düzeyde zalimane bir pervasızlıkla yapılmamıştı. Öyle ki, HDP belediyeleri ile başlattıkları bu zulüm süreci, en son İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir başta olmak üzere kendi belediyelerine kadar sıçradı. 31 Mart seçimlerine gidilirken AKP, halkın yereldeki iradesinin yüzde 60'ını gasp etmişti. Bunun üstüne, Sayıştay raporlarına kadar yansıyan yolsuzluk ve usulsüzlük uygulamalarını da koyduğumuzda seçim sonuçlarının nasıl şekillendiği açıkça görülür. Tek bir fatura üzerinden bile tonlarca et ve kadayıf vurgunu yapacak kadar alçalanlara, açlıkla cebelleşmek durumunda kalan halk 'artık yeter', 'Êdî besê' dedi. Sonuçta AKP, siyasi açıdan büyük İstanbul itirazının altında kalmış oldu.

'HDP, DESTEK VERDİĞİ ADAYLARIN POLİTİKALARINI DENETLEMEKLE YÜKÜMLÜ' 

- İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde HDP'nin, CHP adaylarına verdiği destek var. Özellikle muhalefet partilerinin tabanda bu yönlü birlikte hareket etmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu stratejinin sonuç vermesi önümüzdeki dönem için ülke siyasetini nasıl etkiler?  Muhalefet partileri hangi yolu izlemeli?

HDP aday veya parti bazlı destek yerine, ilke bazlı tutum ortaya koydu. Seçime girmediği illerde demokrasi, özgürlük ve barıştan yana tutum alacak adayların belirlenmesi ve bu doğrultuda oy verilmesini esas aldı. HDP'nin bu fedakâr tavrı, toplumun üzerine çökmüş karamsarlık ve umutsuzluk bulutlarını dağıtmayı amaçlıyordu. Nitekim sonuç tam da bu hedef doğrultusunda şekillendi. Şimdi seçim sonuçları üzerinden HDP'ye ve HDP'nin destek verdiği aday ya da mensup olduğu partilere çok önemli görev ve sorumluluklar düşüyor. HDP, bu adayların ya da mensup oldukları partilerin politikalarının demokrasiye, özgürlüklere, barışa ve toplumsal sorunların çözüm umuduna tekabül edip etmediğini denetlemek, tekabül etmiyorsa da milyonlarca oyun verdiği güçle onları bu çizgiye çekmekle yükümlüdür. Halkımızın verdiği her bir oyun, amacına ulaşıp ulaşmadığının mesuliyeti bu anlamda HDP’nin üzerindedir. Destek sunulan aday ya da mensup oldukları partiler ise toplumsal uzlaşıya, barışa ve temel meselelerin çözümüne katkı sunmanın, ilkesel tutumlarını ortaya koymakla karşı karşıyadırlar. Meseleyi salt belediye hizmetlerinin düzeltilmesi ile ele almamalılar. Barış, demokrasi, adalet, özgürlükler, huzur gibi temel başlıklarda toplumun beklentisi karşılanmazsa sonuç hiç de hedefledikleri gibi olmayacaktır. Şu anda sahip oldukları ivme aynı hızla geriye döner. Eğer temel başlıklarda ilkesel birliktelikler sağlanırsa hem ülkenin temel demokratik değerlerine hem de yeni dönem siyasetinin şekillenmesine eşsiz katkıların sunulacağını öngörmek zor olmasa gerek.

'AKP'YE KÜRT KARŞITI POLİTİKALAR KAYBETTİRDİ'

- AKP ilk defa somut bir yenilgi aldı. Büyükşehirlerin çoğunu kaybetti. AKP'nin oy kaybetmesinin nedenleri nelerdir? Kürt seçmeninin AKP'den uzaklaştığı, oy kaybının ise bundan kaynaklı olduğuna ilişkin görüşler var. Bu görüşe katılır mısınız?

AKP'nin yenilgi nedenlerini önceki sorularda temel hatlarıyla özetlemiş oldum. Kürt seçmen nezdinde şunları belirtebilirim:

AKP'nin Kürt karşıtı politikalarının sonucu, kendi iktidarını kaybetme riski olarak önlerine gelmiştir. Çözüm sürecinin bitirilmesi, çözüm masasının devrilmesi, HDP'nin eş başkanlarından başlayarak milletvekilleri, belediye başkanları, il-ilçe yöneticilerinden mahalle çalışanlarına kadar uzanan tutuklama furyası, hukuksuz süreçlerle demokratik siyasete müdahale anlayışı, yereldeki halk iradesinin kayyımlar eliyle gasp edilmesi, akla ziyan Suriye ve Rojava politikası, hatta referandum sürecinde görüldüğü üzere Irak Federal Kürdistan Bölgesi'ne yaklaşımı, kendi ideolojik kodlarını dahi çiğneyecek şekilde MHP ile kurduğu ırkçı-milliyetçi ittifakı ve daha birçok husus, AKP'nin Kürt seçmen nezdindeki desteğini büyük ölçüde eritmiştir.

Özetlemeye çalıştığım bu yanlış politikaların sonucunda, HDP’ye oy veren Kürtler AKP'ye karşı bilenmiş ve AKP'ye oy verenler desteğini çekmiş, bugüne dek tarafsız kalan Kürt seçmen de AKP'ye ders verme arayışına girmiştir. AKP bu gerçeklerle yüzleşip ders çıkarmayı mı esas alır yoksa bunlarla inatlaşıp cebelleşme yoluna mı girer, göreceğiz. Kendisi bilir! İnatlaşmak, Kürt halkına ya da bütün topluma daha fazla bedele mal olabilir ancak kendisine tümüyle kaybettirir. Bu yolun sonunda AKP için dizlerini döverek pişmanlık yaşama olduğu kesindir. Oysa gerçeklerle yüzleşip dersler çıkarmanın toplumsal uzlaşı, barış ve çözüm odaklı yaklaşımları ortaya koymanın kaybedeni olmaz. Hangi partiye oy verdiğinden bağımsız olarak oldukça örgütlü ve politik bir düzey kazanmış olan Kürt halkının süreci belirttiğim çerçevede takip ettiğinden sadece AKP değil, diğer tüm partiler de emin olabilir. Son seçimler de gösterdi ki, bu politik ve örgütlü halkın taleplerini dikkate almayan, desteğini bulamayan hiçbir parti ya da oluşumun ne genelde ne de yerelde iktidar olma şansı yoktur!

'YENİ BİR HİKAYEYE İHTİYAÇ VAR'

- Yeni parti iddiaları da var. Ali Bababacan, Ahmet Davutoğlu ismi öne çıkıyor.  İki ayrı partiden söz ediliyor. Yeni parti iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeni parti iddialarını bilmem ancak yeni bir hikâyeye ihtiyaç olduğu kesindir. Bu hikâyenin başlığı 'Barış ve Kucaklaşma'dır. Bu hikâyeyi toplumla kim buluşturursa kazanır. Bu realite sadece yeni kurulacak partiler için değil, mevcut partiler için de geçerlidir. Parlamento içi ve parlamento dışındaki tüm partiler, önümüzdeki dönem için halklarımıza sunacakları siyasi programları bir an önce netleştirip açıklamak zorundalar. AKP çökmüş ve kokuşmuş hikâyesine devam mı edecek, CHP Kürt meselesi başta olmak üzere temel sorunlarda deve kuşu yaklaşımını mı sürdürecek bilmek isteriz. Hakeza, bunların öncülük ettiği ittifak modelleri, temel siyasetlerini milliyetçi, ırkçı hezeyanlar üzerine mi sürdürecek, bilmek gerekli. Saadet Partisi ve parlamento dışındaki diğer partiler için de bu netleşmeye ihtiyaç olduğu kanısındayım. HDP çatısı altında birleşen ve bunun dışında kalan devrimci, demokrat, yurtsever kesimlerin de daha güçlü birlikteliklerle, daha güçlü hamleler yapma beklentisini, toplumun genel bir özlemi olarak belirtmem gerekir.

'AKP AÇISINDAN İŞLERİN ESKİSİ GİBİ YÜRÜYEMEYECEĞİ ORTAYA ÇIKMIŞTIR'

Geçmişte, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Bakanlık yapmış insanların, yeni partiler üzerinden arayışa girmiş olmaları dikkate değerdir. Her şeyden önce AKP açısından işlerin eskisi gibi yürüyemeyeceğini, çözülme ve erime sürecinin hızlı bir şekilde işleyeceği ortaya çıkmıştır. AKP'yi bu aşamaya savaş politikaları, toplumsal kutuplaştırma-düşmanlaştırma söylemleri, haktan hukuktan uzak adaletsizlik zulümleri, katılımcılığı ret eden ve tüm yetkiyi tek kişide toplayan otoriter yönetimi getirmişse, yeni ortaya çıkacakların tüm bu garabetleri reddetmeleri elzemdir. Herkesi kapsayan, kucaklaşmayı ve barışı esas alan, adaleti, katılımcı demokrasiyi önceleyen, devlete karşı bireyin ve toplumun haklarını savunan, tavır ve politikaları olacak mı, olmayacak mı göreceğiz. Bu kişilerin geçmişteki kusurları, hataları, eksiklerini gözden kaçırmadan geleceğe dair ortaya koyacakları vizyonun takip edilmesinde ve tartışılmasında fayda olduğu kanaatindeyim. Kürt meselesine dair geçmişte kısmi çıkışlar yapan bu kesimlerin de yaşanan bunca acı ve travmadan sonra daha cesur ve sonuç alıcı politikalar açıklayıp açıklamayacaklarını bütün toplum yakından takip edecektir.

'YENİ BİR SÜREÇ KENDİNİ DAYATIYOR'

- Siz çözüm sürecinde İmralı Heyeti'nde yer alan isimlerdensiniz. Avukatlarının Abdullah Öcalan ile görüşmeye başlamasının ardından yeni bir sürecin başlayacağına ilişkin iddialar tartışılmaya başladı. Sizce yeni bir süreç başlıyor mu? Son yaşananları (İmralı görüşmeleri, gelen mesajlar, hükümetin açıklamaları) sizler nasıl okuyorsunuz?

Bulunduğum koşullar bilgiye ulaşma kanallarının bir hayli tıkalı olduğu koşullardır. Bu nedenle, yeni sürecin başlayıp başlamayacağı üzerine tahmin yürütmek istemem. Fakat demokratik çözüm ve onurlu barış, bizler açısından başka tartışmalara payanda edilmeksizin, ilke ve tutum meselesidir. Dolayısıyla sürecin ivedilikle başlaması gerekliliğini, böylesi bir zorunluluğun kendini dayattığı gerçeğini ifade etmeden geçemeyeceğim. Çözüm sürecinin bitmesi ile nelerin yaşandığı, ülkeyi saran alevlerin bir baştan diğer başa neleri yakıp kavurduğu, içeride ve dışarıda hangi politik iflasların, çöküşlerin yaşandığı, çokça yazıldı, çizildi. Tekrara düşmeme adına detaylandırmayacağım. Ne var ki, artık tespit yapmanın, teşhis koymanın yetmediğini de belirtmem gerek. Acil, kapsamlı ve ciddi bir tedavi programına ihtiyaç var ki, bunun da formülü çözüm sürecinde görüldü. Sayın Öcalan'ın 2013 Newroz ruhuna atıf yapması hatta onu da aşan bir yoğunlaşma ve derinleşme çabası içerisinde olduğunu belirtmesi oldukça kıymetli. Aynı şekilde Suriye ve Ortadoğu'daki gelişmeleri Türkiye'nin iç meselelerini de dikkate alacak şekilde değerlendirmesi, bu konuda bölgesel ya da küresel emperyal planlara karşı uyararak halkları esas alan ve önceleyen bir tutumda ısrar etmesi, herkesin dikkate alması gereken bir husus. Barış için bundan büyük şans olmaz ancak biliyoruz ki, şansa da hazırlıksız kapıyı çalmaz. Barışı şansa bırakmamak için Sayın Öcalan’la kapsamlı ve nitelikli bir müzakere sürecini bir an önce başlatmak gereklidir.