'İstanbul gibi bir şehirde Pervin Hanım dışında, Kürt bir milletvekilimizin olmaması bir sorundur'



Artı Gerçek

Çevirmen/Yazar/Aktivist Ayşe Berktay, iktidarın Kürt politikasını, HDP'li belediyelere kayyım atanmasını ve Kürtlerin iktidar politikalarına karşı son süreçteki siyasi tavrını değerlendirdi.


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – İnsanın büyüdüğünde nasıl şekil alacağı önce ailesi sonra çevresiyle alakalı... Faşist bir aileden geliyorsanız faşist olma ihtimaliniz çok yüksek, devrimci bir aileden geliyorsanız devrimci olmanız neredeyse kaçınılmazdır. Geçmişte İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin (İYTGD) başkanlığını yapan Profesör İlhan Berktay ve ailesinin, kızı Ayşe Berktay’ın şekillenmesinde ve mücadele ruhu taşımasında büyük bir etkisi olduğu kesin… Babası “Nâzım Hikmet’i Kurtarınız” kampanyasının ardından, 51 tevkifatında, eşi Solmaz Görkmen ile cezaevinde evlenmiş. Siyasi tercihleri yüzünden ailecek büyük sıkıntılar çekmelerine rağmen mücadelesini aralıksız sürdürmüş, Ocak 2019’da vefat etmeden evvel arkasında birçok kitap bırakmış. Ayşe Berktay’ın bir amcası, Devrim Derneği’ni kuran, 12 Eylül sonrasında da iki yıl İHD İzmir Şube Başkanlığı’nı yapan Doktor/Yazar Alparslan Berktay, diğer amcası da ağır ceza yediği için avukatlık yapma hakkı elinden alınan tarihi TKP üyesi, Anadolu Yayınları’nın kurucusu, Çevirmen/Avukat Erdoğan Berktay… Tarihçi/akademisyen Halil Berktay da kuzeni oluyor. Dolayısıyla içinde büyüdüğü aile yapısı, Ayşe Berktay hakkında çok önemli ip uçları veriyor; bir mahkemede yaptığı savunmasında bu konuda söyledikleri: “Haksızlığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı çıkmanın erdem olduğunu öğrenerek büyüdüm. İnsanların eşit, ayrımcılığın, kibrin ve yalanın en büyük ayıp, emek ve özgürlüğün en yüce değer olduğunu bizzat annem ve babamdan öğrendim.”

Baba tarafı Giritli, mübadeleden çok önce buraya gelmişler. Girit’teki aile adı ‘Bedderaki’, soyadı kanunuyla Berktay ismine dönüşmüş. Makedon olan anne tarafı ise mübadele zamanı Türkiye’ye gelmiş. Böyle bir ailenin içinde büyüyünce, işiniz bir anlamda kolaylaşıyor; genelde yetişkin sayılacak yaşlarda keşfedilen kavramları çok daha erken keşfettiğiniz için, insana duyarlı, vicdanlı, canlı haklarına saygılı olmanız çok da şaşırtıcı değil! Bir yandan Amerikan Kız Koleji’nde küçük burjuva kültürüyle iç içe olmasına rağmen, ortaokul yıllarında tanıştığı siyaset hayatının önemli bir parçası haline gelmiş ve kendini insan ve hak mücadelesine, resmi tarihi sorgulayarak kültürler arasında köprüler kurmaya çalışmaya adamış. ODTÜ’de okurken, kendi fakültesinde öğrenci derneğinin kurulmasına vesile olmuş ama 12 Eylül darbesinin ardından, eğitimini yarıda bırakarak yurtdışına çıkmak zorunda kalmış. 93 yılında ülkeye geri döndüğünde, barış ve kadın hareketi içerisinde aktivist olarak yer almış, sonra BDP’ye geçmiş. 2011 yılında BDP’nin tüm İstanbul yönetici kadrolarına yapılan KCK operasyonuyla cezaevine alındığında çok şaşırmış. Hapse girdikten bir yıl sonra PEN/Barbara Goldsmith ‘Yazma Özgürlüğü Ödülü'nü ancak 2013’te hapishaneden tahliye olduğunda alabilmiş. Bu ödül ifade özgürlüğünü kullandığı ya da savunduğu için yargılanan ya da bu nedenle hapse atılan uluslararası yazarlara veriliyor.

Karşısındakinin varlığına ve yaptığı işe tepeden tırnağa özen gösteren bir kadın. Belinde büyük bir rahatsızlığı olmasına karşın, sırf söz verdiği için buluşmamıza geldi. Çektirdiğimiz fotoğrafta belindeki korse görülüyor zaten. Çok yoğun olmasına rağmen, sorduğum her soruya büyük bir sabırla yanıt verdi. İnsan elinde olmadan “keşke siyasetin içinde böyle kadınlardan çok olsa” diye düşünüyor, belki toplum olarak nezaketin, saygının ve hoşgörünün ne olduğunu öğrenirdik. 2014 yerel seçimlerinde HDP’den Şişli Belediye Başkan Adayı, 2018 genel seçimlerinde ise yine HDP’den İstanbul 2.Bölge Milletvekili Adayı olmuş. Babası ve amcası gibi çok değerli bir çevirmen aynı zamanda; dilimize kazandırdığı kitaplar arasında Halil Cibran'ın ‘Ermiş’ isimli eseri de var.

“KÜRDİSTAN’DA ÇOCUKLAR ÇABUK BÜYÜR”

Biraz sizin ve ailenizin hakkında bilgi almak istiyorum.

İstanbul’da sosyalist bir ailede büyüdüm. Annemle babamın arkadaşları içerisinde büyüdüm haliyle… Babamın ailesi Giritli, Annemin ailesi Makedon. Anneannemler mübadele zamanı Ayvalık’a gelmişler. Babamlarsa 1800’lerin sonunda, Girit Bağımsızlık Savaşı sırasında, İzmir’e yerleşmişler.

Babanız, anneniz nasıl bir çevreden geliyordu ki sosyalistlerdi?

Babam İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin bir dönem başkanlığını yapmış, en genç başkanı olmuş hatta son başkanı sanıyorum. O da üniversite için İstanbul’a gelince abilerinin, Yaşar Kemallerin bekar evinde kalmış ve onların vasıtasıyla öğrenci hareketlerinin içine dahil olmuş. Dolayısıyla doğal bir süreç olmuş onun için… Annem de aynı şekilde öğrencilik yılları, Nazım Hikmet kampanyaları derken sosyalizmle tanışmış.

Peki, sizin hayatınıza siyaset nasıl girdi? İçinizde yeşermeye başlayan o tohum büyük ihtimalle üniversite öncesi atıldı.

Evet, öyle oldu. Ortaokul sıralarında tanıştım siyasetle… Ablası üniversiteye giden bir arkadaşımla devamlı bir şeyler okumakla, bir şeyler çabalamakla meşguldük. O zaman Sol Yayınları çıkıyordu, Felsefenin Temel İlkeleri’ni falan okurduk. Hiroşima ile ilgili okuduğumuz bir kitaptan çok etkilendiğimizi hatırlıyorum. Böyle bir silahın olması, masumların üstüne atılması, işin boyutunun korkunçluğu… Bir de o sırada Vietnam Savaşı da vardı, dimağımız öyle bir şeyi almıyordu. Lisedeyken, 6’ıncı Filo olayları, Kanlı Pazar, öğrenci hareketlerine katılmak için yeterli sebeplerdi. O dönem siyaset durağan olmadığı için herkeste bir hareketlilik vardı, herkes bir şeyleri umursardı; dolayısıyla hepimiz siyasi anlamda çabuk büyüdük. Şimdi de Kürdistan’da çocuklar çabuk büyüyor. 

Hemen hemen bütün darbelere şahit olmuşsunuz.

Evet. 27 Mayıs’ı hatırlıyorum mesela. Daha beş yaşımdaydım, olayların kendisini hatırlamasam da anımsadığım detaylar var. Suadiye’de oturuyorduk, evimizin arkası yeşillikti, tren yolu geçerdi. 27 Mayıs sonrasında bir tren geçmişti; 28 Nisan olayları ve sonrasındaki darbe sırasında şehit düşen Turan Emeksiz ve Nedim Özpulat’ı Türk bayrağına sarılı şekilde trenlerin görünür kısımlarına koymuşlardı. Hani trene bindiğiniz basamaklar vardır ya, oralara koymuşlardı ve hepimiz onları seyretmiştik. Yassıada duruşmaları radyoda naklen yayınlanırdı, onları dinlediğimizi hatırlıyorum. O zamanlar o yayınları ibret olsun diye yapıyorlardı gerçi ama yine de ne konuşulduğunu bilirdik… Şimdi ise sizi içeriye bile sokmuyorlar, çok demokratik olduğumuz için. Talat Aydemir kalkışmalarını hatırlıyorum, daha ilkokuldaydım ama annemin okula gelip, bir arkadaşımla beraber bizi aldığını, bir kargaşa ortamı olduğunu ve sokağa çıkma yasağını hatırlıyorum. 12 Mart Muhtırasını ise çok canlı hatırlıyorum.

Neler hatırlıyorsunuz?

Herkesin kaçağa düştüğünü hatırlıyorum. Herkes bir yerlere kaçmak, saklanmak hatta ülkeyi terk etmek durumunda kalmıştı. Öncesinde 15-16 Haziran Direnişi olmuştu, sıkıyönetim ilan edilmişti, o zaman binlerce insan kara listeye alınmıştı. Babam bir ara Türk Solu Dergisi’nde çalışmıştı, dolayısıyla bir sürü devrimci genç evimize gelip giderdi; kimisi vurulmuştu, kimisi kaçağa düşmüştü, onları çok net hatırlıyorum. Her şey yazık olmuştu.

Türkiye hep karanlık dönemlerden geçmiş zaten ama 12 Eylül tarihin en karanlık dönemlerinden biri.

Kapkaranlıktı. Üniversitedeki öğrencilere, gençlere kıyım yapıldı resmen. Biz Mecidiyeköy’de oturuyorduk o dönemde. Ailemin çok yakın bir arkadaşı vardı, Sevinç Özgüner, 12 Eylül’e doğru giderken sağcılar tarafından katledilmişti. Annemle babamın çok üzüldüğünü hala hatırlıyorum.

Korkunç bir katliam. Olaydan evvel ülkücüler “Mecidiyeköy komünistlere mezar olacak” diye bir not bırakmışlardı galiba.

Saldırı tamamen planlıydı zaten. Gerçekten çok üzücü bir olaydı.

Siz de o zaman zaten anarşist sayılan ODTÜ’de öğrenciydiniz. Orayla ilgili unutamadığınız bir şey var mı?   

(Gülümsüyor) 12 Eylül öncesinde Teknik Üniversite’ye naklimi almıştım. Mimarlık okuyordum. Çok sevgiyle hatırlarım ODTÜ günlerini. İnanılmaz bir dayanışma vardı. İlk öğrenci dernekleri orada kurulmuştu, 12 Mart’tan sonra… Ben de Mimarlık Fakültesi Öğrenci Derneği’nin kurucularındandım. Hasan Tan diye korkunç bir rektör vardı, ona karşı büyük bir boykot yapmıştık. Okula işçi niyetine faşistleri almıştı. Bir gün okula gittiğimizde bir baktık, bütün bölümler faşist dolu... Kavga çıktı aramızda ve bu çatışmaya dönüştü. Protesto etmek için rektörlüğün önüne gidince, bize ateş açtılar, üstümüze bomba attılar. Ama ele geçirdikleri bütün bölümleri teker teker geri aldık. Bütün okul oradaydı. Sonra hep birlikte yurtlara geçip, sorumlu bulunana kadar okuldan çıkmayacağımızı söyledik. Bütün öğretim üyeleri yanımıza geldi. O zamanlar okula polis giremezdi, jandarma yurtları sardı ve arama yapmak istediler, izin vermedik tabii. Yapılan görüşmeler sonrası otobüslere atlayıp şehre indiğimizde, geçtiğimiz bütün yollar insanla doluydu. Ankara halkından da büyük bir destek ve dayanışma vardı. (Gözleri doluyor) İndiğimizde öyle büyük bir sevgiyle karşılanmıştık ki, o anı unutmam mümkün değil! Neyse darbe olunca okulu bitiremedim.

Çok şanslıymışsınız bugünlere göre, destek açısından...

Kesinlikle çok şanslıydık. Mesela bir arkadaşımızın cenazesi olduğunda, Karşıyaka Mezarlığı’na kadar toplu halde yürürdük. Bizimle beraber halk da yürürdü, bizi sahiplenirlerdi, evlerden su verilirdi, böyle bir dayanışma vardı; üstelik sosyal demokrat değil, Milliyetçi Cephe dönemlerinden bahsediyorum. O zaman bile halkın üzerinde kesinlikle bir baskı yoktu. 12 Eylül gerçekten de hem baskı hem yozlaşma hem bencilleşme hem ötekileştirme, yani pek çok anlamda üstümüzden silindir gibi geçti. Benim memurum işini bilir dönemi başladı. Gerçi darbenin geleceği bilgisi vardı hepimizde. Artık siyasi okumalar yapabiliyordu insanlar, 10 yılda bir darbe yaşadıkları için… Dolayısıyla bizler için sürpriz bir hadise değildi. Darbe günü olduğumuz yerde kalakaldık. Sokağa çıkma yasakları, her yerde askerler falan…

Sağ-sol çatışmalarının dozu arttığı ve her iki taraftan verilen kayıplar çok fazla olduğu için anneannemin darbeye sevindiğini hatırlıyorum ben de. Okullar tatil edilmişti, dışarı çıkamıyorduk, gece elektrikler kesiliyordu. Vatan Caddesi’nden tanklar geçiyordu.

Öyle bir şey vardı zaten, öyle bir şey pompalanıyordu. Millet çok çekti, biz bu çatışmaları bitireceğiz diye geldiler. Milletin güvenliğini sağlamak için geldiklerini söylediler, o yüzden çoğu insan sevinmiş olabilir. Milletin güvenliği için hareket etme söylemiyle, güven ve istikrar sağlama sözüyle ülkeyi yerle bir ettiler.   

Söylemler hep aynı nedense.

Hep öyle gerçekten. İlle de darbe olması gerekmiyor bunun için, bugün de aynısını söylüyorlar. Bu kelimeler kullanılmaya başladı mı problem var demektir. Ama dikkat edersen, bütün bu olayların içinde hiç Kürt meselesi yok! Kürt sorunu var, Devrimci Doğu Kültür Ocakları var ama Batı halkının ya da Devrimci mücadelenin gündeminde böyle bir mesele yok. Elbette öğrencilerin içinde tartışanlar olmuştur ama halkın böyle bir sorundan haberi yok. Her iki tarafta da hem Kürdistan’da hem batıda kıyamet kopuyordu ama sadece tek tarafı biliyordu halk… O zaman gündemde Aleviler vardı mesela, Pir Sultan türküleri, Hızır Paşa hikayeleri, Şeyh Bedrettin Destanı, halk isyanları falan vardı ama Kürtler kesinlikle yoktu.

“NE ZAMAN Kİ KÜRTLER KENDİ KİMLİKLERİYLE BAŞ KALDIRDILAR VE HALKLA BİRLİKTE ÖRGÜTLENMEKTE ISRARCI OLDULAR, O ZAMAN ÜLKENİN GÜNDEMİNE OTURDULAR”

Peki, Kürtlere dair bir tutum ne zaman başladı sizce?

Aslında tutum Dr. Hikmet Kıvılcımlı’da, İbrahim Kaypakkaya’da varmış gerçi. Kıvılcımlı TKP zamanında ‘Yol’ isminde bayağı ciddi bir tarihi doküman yayımladı. Rapor niteliğinde kaç cilt kitaptan bahsediyorum. Cezaevinde çalışmalar yaparak yazıyor bu kitabı ama TKP bunu sümen altı etmiş o dönem. 12 Eylül öncesi hafiften hafiften basılmaya başlanmış. Kürt meselesinin aslında bir sömürge meselesi olduğuna dair bilgilerin olduğu bir kitap bu…

TKP neden öyle bir kitabı sümen altı etti peki?

Sovyetler Birliği’nin politikalarından dolayı… Kemalizm’in desteklenmesi gerekiyordu. Dersim Katliamı da bir İngiliz oyunuydu zaten ve TKP de bunu benimsemişti. Kapitalist olmayan kalkınma yolunu kabul ederek, bunu lanse etmeye çalıştıkları için böyle bir yol seçtiler. Halbuki TİP’in kapatılmasına neden olan Malatya’da yapılan 9’uncu olağan kongresi vardır, orada Kürtler seslerini çıkarmışlardır mesela.

12 Eylül’den sonra Kürtlerin hareketlenmesinde Diyarbakır Cezaevlerinin de büyük bir etkisi olmalı…

Elbette, olmaz mı? Ama 12 Eylül öncesi bir Mehdi Zana hadisesi vardır, 78 yerel seçimlerinde belediye başkanı seçilmişti, bu mücadelenin bir parçasıydı ama ülkenin gündemine oturması çok sonra oldu tabii. Diyarbakır Cezaevleri de gündeme hiç oturmadı, otursaydı belki daha az ıstırap çekilirdi, daha az ailenin canı yanardı. Belki Batı o zaman ses çıkarırdı. Ne zaman ki Kürtler kendi kimlikleriyle baş kaldırdılar ve halkla birlikte örgütlenmekte ısrarcı oldular, o zaman ülkenin gündemine oturdular. Buna ‘Xwebun’ diyorlar, kendine sahip çıkmak anlamında…

Ben Diyarbakır Cezaevleriyle ilgili hiçbir belgeyi okuyamıyorum, çizimlere bakamıyorum. İnsanın tahayyül bile edemeyeceği işkenceler yaşanmış.    

12 Eylül sonrası, Metris, Ulucanlar, Hasdal gibi cezaevlerinde de kıyametler kopuyordu. Her iki taraftan da korkunç kayıplar verildi o zaman. Mesele sırf işkence yapılıyor olması değil, niçin yapılıyor olduğuydu. Bizzat kimliğini yok etmek üzere bir yönelim içinde olmaları konusu çok önemli. Bu tarafta kaçması gereken insan biliyordu kendini, bir mücadelenin içinde olanlar bir gün kendisine dokunulacağını bilirdi, sokaktan rastgele insan seçilmezdi ama diğer taraf öyle değildi. Orada çocuktan çobana, gençten ihtiyara, kadından muhtara kim varsa alındı. Kürt olmaları yetiyordu. Sonrasında olanları hepimiz biliyoruz, köyler yıkıldı, birçok bölge yerle bir edildi.   

“DEMİRTAŞ VEYA KAVALA’NIN DIŞARI ÇIKMASI İÇİN BİR YARGI REFORMUNA GEREK YOK ÇÜNKÜ İÇERİDE TUTULMALARI İÇİN BİR SEBEP YOK”

Darbe sonrası yurtdışına çıktınız.

Aranıyordum zaten. Eve, annemlere, teyzemlere baskınlar yapıldı ve bu bir sene kadar sürdü; o bir sene içinde yakalanmadım, sonra 81’de yurtdışına çıktım. 12 yıl orada kaldım ve 93’te döndüm. Sonra fikirlerimi beyan etmeye devam ettiğim için 2011’de hapse girdim, 2013 sonunda çıktım.

KCK’den (Kürdistan Topluluklar Birliği) dolayı içeri alındınız. 

Gerçi 2009’da başlamıştı tutuklamalar, Diyarbakır’daki ana davaya bağlı olarak... BDP yerel yönetimlerde bir sürü yerde seçimleri kazanmıştı ve buradaki herkes şok olmuştu, nasıl o kadar başarılı oldular diye… Ama ben biliyordum çünkü Kürt basınından ve haber mecralarından takip ediyordum olayları. Bütün arkadaşlarım o davada tutuklandı. Çok insan gitti. İstanbul’daki bütün BDP yönetimi olarak biz de 2011 davasında içeri alındık, adına da KCK Davası dediler.

Tutuklandığınıza şaşırmış mıydınız?

Hiç aklıma gelmemişti. Arkadaşlarımın tutuklanacağını tahmin ediyordum ama kendimi hiç düşünmemiştim. Demek ki tam idrak edememişim, herkesi tutuklayabilirler sonuçta, nedir ki yani! Geldiklerinde çok şaşırmıştım, evde de yalnızdım. Sabah saat 5 gibi geldiler. Ben de yoldan gelmiştim. Kapı çalındı, “polis, açın kapıyı” dediler, ben de “yalnızım, kapıyı açamam” dedim. “Yönetici de yanımızda” deyince, açtım mecburen kapıyı… Hazırlıklı gelmişler. (Gülüyor) Çok şaşırmıştım hakikaten, hani bir tedirginlik hissedersin, tetikte olursun ya hani, benim öyle bir tavrım yoktu o anlamda. Merkeze gittiğimde bir baktım ki herkes orada.

O zaman geri dönmeyeceğinizi anlamış olmalısınız.

Anladım tabii. Belli ki başka türlü bir şeydi. Hani zaman zaman birkaç kişiyi alıyorlardı ama hepimizi aldıkları hiç olmamıştı.

İddianameniz hazır mıydı?

Hayır. Bize gizlilik kararı koymuşlardı, hiçbirimiz neden alındığımızı bilmiyorduk. 6-7 ay neden içeri alındığımızı bilmedik. Ekim’de içeri alındık, iddianamemiz Nisan-Mayıs gibi çıktı. Düşünün, o zamana kadar neden içeri alındığına dair hiçbir fikriniz yok! Sorgulamalarda sordukları sorulardan anlamaya çalışırdık ne olduğunu. Ama her şeyi sordukları için hiçbir şekilde bir şeyi bir mantığa oturtman mümkün değil! Bir sürü itiraz dilekçeleri verdik, savunma hakkımızın elimizden alındığına dair; neyle suçlandığınızı bilmeden nasıl bir savunma yapabilirsiniz ki?   

Bu bilinmezlik psikolojik olarak insanı çok fena yıpratan bir şey olmalı!

O taraftan bakarsanız tabii zarar veriyor ama diğer taraftan belli ki sizi mücadelenizi engellemek için alıyorlar ve ellerinde somut bir delil yok. Bir şey yapmadığınız ortada yani. Belli ki partinizi hareketsiz kılmak istiyorlar. Hukuki bir açıklaması da yok yaptıklarının… Şimdi de kimse hukuki bir gerekçeyle alınmıyor ki! 2011’de de durum böyleydi, şimdi de… Diyelim 25 Kasım Kadınlar Günü’nden bir hafta önce alıyorlar seni, sebep sadece gösteri yapmanı engellemek… Gözdağı vermek, başkalarına korku salmak… Yeter ki istesinler, bir sebep bulunur. Bir müddet sonra da bırakıyorlar. Yani almaları için de bir gerekçe yok, bırakmaları için de…

Selahattin Demirtaş, Osman Kavala gibi isimler de iddianameleri olmadan çok uzun süre içeride tutuldular.

Kavala’nın hakkındaki iddianame kaç yıl sonra daha yeni çıktı. Nasıl bir iddianame olduğu da ortada...

Yargı reformu hakkında ne düşünüyorsunuz peki?

Ben bir reform olacağına inanmıyorum. Şu ana kadar yapılanlar asıl sorunu halledecek şeyler değil! Gerçekten adaleti sağlamaya yönelik bir hadise, ileriye yönelik bir adım yok ortada bence. Torba yasa olarak çıkardıkları için iyi bakılması lazım. Geriye bile gideceğimiz durumlar olacaktır.

İlginç bir gelişmeyle Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak bu hafta içinde serbest bırakıldı. Sizce bu bir strateji mi?

Bunu çok insan için yaptılar, Ergenekoncuları bile çıkardılar. Kimler hakkında kıyamet kopardılarsa, hepsini sonradan çıkardılar. Sanırım bazen mecbur kalıyorlar. Nedir onları mecbur bırakma noktasına getiren, nasıl ilişkilerdir bilemiyorum. Dünya karşısında kendilerini daha fazla zedelemek de istemiyor olabilirler, bir nevi günü kurtarmak gibi… Yurtdışından birileri de bunu Türkiye adım attı olarak yorumluyor tabii. İşin bir tarafı budur, diğer tarafı da ellerinde onları tutacak bir şey kalmadığındandır. Onların tek stratejisi var, kendilerine karşı söz söyleyen, muhalif olan her sesi atomize etmek…

Siyasi okuma yapabildiğinizi düşünerek soruyorum: Demirtaş ve Kavala için bir umut var mıdır sizce?

Zaten ikisinin de şu an dışarıda olması gerekiyor. Onların dışarı çıkması için bir yargı reformuna gerek yok çünkü içeride tutulmaları için bir sebep yok. Şu anda her türlü yasaya ve hukuka aykırı bir şekilde içeride tutuluyorlar. Bu yüzden rehin tutulduklarını söylüyoruz. Bu büyük bir rezilliktir. Bunların bir yargı reformu yapacaklarına da inanmıyorum zaten.

TMK (Terörle Mücadele Kanunu) üzerinde de birtakım değişiklikler yapılacaktı ama MHP her zamanki geleneğini bozmadı ve bu düzenlemelere itiraz etti.

Bu sadece MHP ile ilgili ve onun itirazıyla olacak bir şey değil, bunu Erdoğan da yapmaz. Yapmayacaklar. Bunun içinde yalancı Ergenekon davalarının gerçek Ergenekon tarafı da var, onlar da buna izin vermez. Yargı reformu yapacaklarına dair bir umut beslemek yanlış. Ama ne yapıyorlar yargı reformuyla ilgili; çocukların evlenme yaşını erkene çekiyorlar, nafaka meselesini tartışmaya açıyorlar, kadına şiddet konusunda herhangi bir iyileşme yok, İstanbul Sözleşmesini kaldırmaya çalışıyorlar, tecavüzlerin mağdurlarla evlenerek cezadan muaf olmasını gündeme getiriyorlar, yaptıkları reform bu… TMK’ya dair bir şey yapma ihtimalleri sıfır, belki Çakıcı gibi isimleri çıkartacak düzenlemeler yaparlar. Bunlar iktidardan gittiklerinde belki bir şeyler yapılabilir.   

En son İstanbul Milletvekili Hüda Kaya’nın oğlu Muhammed Cihad Ebrari’nin, 3 yıl önce gözaltında omurgasını kıran işkenceci üç polis hakkında dava açıldı. Bu hukuk mücadelesi için çok önemli bir dava…

Arada böyle olumlu şeyler oluyor. Umut her zaman vardır.

Yüzlerce barış akademisyenine beraatlar tahliyeler geliyor bu arada.

Hak ettikleri buydu zaten ama ben yargının yumuşamaya başladığını düşünmüyorum. Bu alışılan gelgitlerden biri sadece. İleri bir hamle yapabilmek için geri çekiliyor olabilirler. Barış akademisyenleri onların ipliğini pazara çıkaran bir hadiseydi. Amaç orada o akademisyenleri dağıtmaktı. Orada bir birliktelik, güçlü bir söz ortaya çıkmıştı, dayanışan bir grup vardı, onu un ufak etmeye çalıştılar. Akademisyenlere gözdağı verdiler, çoğuna yaşama alanı bırakmadılar, üniversitelerin içini boşalttılar… Şimdi de bırakıyorlar ama bir tarafı bırakırken diğer tarafa savaş açıyor. Bir tarafa barış demeyi, diğer tarafa savaş demeyi yasaklıyor. Afrin sürecinde de durum böyleydi, şimdiki süreç de aynısı… 

Muhalefetin “Çocukların burnu kanamasın diye içimiz yana yana tezkereye evet diyeceğiz” cümlesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok acayip bir cümle. Üstelik ana muhalefet partisi bunu söylüyor. Askerlerimizin burnu kanamasın diye savaşa gitmezsin bir kere, onların burnu kanamasın diye savaşa nasıl gidersin? Nasıl bir mantıktır? Pikniğe mi gidiyor çocuklar?

“KİMSE BUNU SADECE HDP’YE YAPILAN BİR SALDIRI OLARAK GÖRMÜYOR ARTIK, ALENİ OLARAK KÜRTLERE YAPILAN BİR HAREKET OLARAK GÖRÜYOR”

Açılım süreci sona erdiğinde Kürt halkı kendilerini kullanılmış hissetmişti. Son seçimlerden sonra, yine oradaki halkın özgür iradesine saldırmaya başladılar; seçilmişleri görevlerinden alarak 15 bölgeye kayyım atadılar. Şimdi Kürt halkı nasıl hissediyor sizce?

Kürt halkı çok öfkeli tabii, hem de hiç olmadığı kadar öfkeli. Açılım politikasını bitiren, iki polisin öldürüldüğü Ceylanpınar olayını da polislerin yaptığı anlaşıldı zaten. O zamanki açılım politikası hükümet tarafından bir araç olarak görüldüğü için bitti. Şimdi de kayyım politikalarıyla Kürt halkına “siz seçemezsiniz, seçseniz bile biz alırız, iradenize hiç saygımız yok” diyorlar. Bu yüzden artık kırgın falan değiller, çok öfkeliler. Bu hükümetle hiçbir şeyin yapılamayacağını anladılar ve bu konudaki bütün inançlarını kaybettiler artık.

Sandıkta çok güçlüler.

Bu da karşı tarafın sinirlerini bozuyor zaten. Çok güçlüler gerçekten, o seçim şimdi yapılsa daha fazla oy alırlar. İstanbul’daki halk nasıl 800 bin fazla oy vererek haksız seçime tepkilerini gösterdiyse, orada bu fark daha da fazla olur. O bölgelerde farklı farklı partiler de var ve herkes HDP’yi desteklemiyor ama kimse bunu sadece HDP’ye yapılan bir saldırı olarak görmüyor artık, aleni olarak Kürtlere yapılan bir hareket olarak görüyor. Diyelim bir belediye başkanı gerçekten suç işledi ve sen görevden aldın, o zaman belediye meclisi yerine yeni birini seçer, değil mi? Hayır, ona da müsaade etmiyorsun, kaymakamını, valini atıyorsun oraya, kayyım atıyorsun.

Ama Batı da bu yapılanlara tepki gösteriyor artık. Ülkenin hatırı sayılır bir kesimi bu uygulanan kayyım politikasının demokratik bir hareket olmadığı görüşünde…

Elbette. Ağızlarından düşürmedikleri demokrasi kelimesinin anlamına, bu tip uygulamalarla tamamen karşı çıkıyorlar ama buna rağmen bunlara karşı seslerini yükseltmeye çalışan aydınlık bir mücadele var.

Üstelik daha evvel kayyımların atandığı bölgelerdeki yolsuzluk raporları çok şaşırtıcı.

Tabii. Yaptıkları her şey ortada. Devlet politikaları açısından bütün dönemlerden daha ağır, daha karanlık bir dönemdeyiz. Bir belirsizlik iklimi hâkim, sizi neyin vuracağına dair hiçbir fikriniz yok. Kayyım meselesi beklenmedik bir mesele değildi zaten.

“BİR HÜKÜMET, KADINLARIN İHTİYAÇLARINI GERÇEKTEN ANLAYABİLEN, GÖREV ALABİLECEKLERİ ALANLARI GENİŞLETEN, KADINLARI EVDEN ÇIKARIP KAMUSAL HAYATA ADIM ATTIRAN EŞ-BAŞKANLIK SİSTEMİNE NEDEN KARŞI ÇIKAR?”

Siyasette kadınların daha çok söz sahibi olmaya ve seslerini duyurmaya çalıştıkları bu dönemde, kadınları desteklediklerini iddia eden bir hükümet neden eş-başkanlık sistemine karşı çıkar?            

Çünkü eş-başkanlık eşit temsilciliğin ötesinde bir şey. Eş-başkanlık aslında mevcut düzeni, kurulu sistemi alt üst etme potansiyeline sahip… Sırf oradaki eş-başkan kadın arkadaşa değil, kitle olarak kadınlara umut veren, onları yücelten, yetkilendiren, bir sözünün olmasına müsaade eden, kadına birey olarak o gücü, o özgüveni, o iradeyi veren bir sistem işlerine gelmiyor tabii. Yerel yönetimler, hayata değen, gündelik yaşamla ilgili bir yer. Yerel yönetim belediyesi kadının kapısını açıp, içeri oturabildiği, kendisiyle ilgili iletişim kurmasına vesile olan bir yer. Eş-başkanlık buna müsaade ediyor. Aksi, herhangi bir kamu kurumu, devlet dairesi oluyor ve yine erkek egemen bir yer haline geliyor. Kadınların ihtiyaçlarını gerçekten anlayabilen, kadın örgütleriyle hareket edebilen, görev alabilecekleri alanları genişleten, onları evden çıkarıp kamusal hayata adım attıran bir sisteme, bir hükümet neden karşı çıkar?

Kadınların çok güçlenecekleri endişesi mi bu?

Bu kadar önemli bir mevzuya karşı çıkmalarının en mühim sebeplerinde biri kadınların çok güçlendiklerini düşünmeleri zaten… İki yüzlüler bu konuda, KADEM diye kadın derneği bile kurdular ama yönetimlerde söz hakkı vermek istemiyorlar. Derneği de mecbur kaldıkları için kurdular zaten. Sadece kendi yapılarına uygun bir kadın tipini tercih ediyorlar, onlara karşı çıkan muhalif bütün kadınlara karşılar. Yeni bir toplum, yeni bir kültür yaratacağız derken, bunu kadınlar üzerinden yapmaya çalıştıkları bir politikaları var. Kadınları kullandıkları alanlar sadece görünür alanlar, söz ve karar sahibi olma alanında kadın yoktur, çünkü yer vermezler. Onlar tek adam ya, sistem de tek adam, çoğulculuğu ifade eden her şeye de karşılar doğal olarak… Eş-başkanlık ortak karar vermeyi, birbirine danışmayı ifade eder, tek taraflı bakmaktan uzaklaştırır insanı; kadın mücadelesi de çok büyük rol oynuyor bu sistemde, e doğal olarak bunu istememeleri ve direkt orayı vurmaları çok normal. Toplumsal kültüre yerleşmesini istemiyorlar çünkü.

Haftaya HDP olarak Eş Genel Başkanınız Pervin Buldan, Van Belediyesi Eş Başkanı Bedia Özgökçe ve Silopi Belediyesi Eş Başkanı Adalet Fidan'ın katılacakları bir yuvarlak masa toplantısı düzenleyeceksiniz. Eş-başkanlık sistemine, kadın çalışmalarına, kadınların güçlenmesine ve iradesine dair deneyimlerinizin ve tespitlerinizin tartışılacağı bir toplantı olacak bu.

Evet, 17 Kasım Pazar günü, Taxim Hill Oteli’nde bir yuvarlak masa toplantısı yapacağız. Saat 13:00’de başlayacak, 18:00 gibi son bulacak. Eş-başkan arkadaşlarımızın katılacağı bu toplantıda sizin de vurguladığınız gibi öz deneyimler ve tespitler aktarılacak ve tartışılacak. Burada muradımız, yerel yönetimlerin özellikle kadınlar için neden önemli olduğunu anlatabilmek ve bunu eş-başkanlığın ekseninde tartışabilmek... 

Eş-başkanlık sistemi net olarak tartışılabilmiş değil aslında bugüne kadar, HDP içinde de tartışıldığını düşünmüyorum.

Kesinlikle öyle, zaten böyle bir hissimiz olduğu için böyle bir toplantı gerçekleştirmek istiyoruz. Bunu ve önemini tartışmaya ihtiyacımız var ve ulusal çapta tartışılmasının gerekliliği çok net. Soyut ve ilkesel bir ihtiyacın ötesinde, böyle bir sistemin kadın mücadelesindeki yeri de çok önemli. Bu dünyanın ve bu ülkenin yarısı kadınlardan oluşuyor, o zaman durumu eşitlemek gerekiyor. Yönetimlerde kadının bakış açılarına da yer verilmesi, biz kadınların da buna sahip çıkması gerekiyor. Şimdi kanun da çıkarıyorlar, yerel yönetimler yasa taslağı hazırlandı. Bu yönetimlere dair değişiklilerin yapılmasını gündeme getiriyorlar, kadının sesinin kesilmemesi için bunu ve hazırlanan taslağı tartışmamız gerekiyor.

Parti olarak özeleştiri yapmanız gerekse, neler söylersiniz?

Özeleştiriye en açık parti biziz açıkçası, eleştirilere de hep sıcak bakıyoruz. HDP yanlış yaptığında bunu kabul ederek ve özeleştirisini yaparak ilerleyen, halka da en fazla kulak veren bir oluşum zaten. Halktan gelen eleştirileri en fazla dikkate alan ve değerlendiren, o konularda bir şeyler yapmaya çalışan HDP’dir. Hatırlarsanız, Diyarbakır’da seçim öncesi parti hakkında olumsuz açıklamalar yapmış bir isim aday gösterildiğinde kıyametler kopmuştu, bu kişi nasıl aday gösterilir diye halktan o kadar tepki geldi ki, aday değişti. Halkın sesine kulak verdiğimizi gösterir bu.

Son zamanlarda fazla sosyalistlik yapıp, Kürtleri ihmal ettiğinize, göz ardı ettiğinize dair söylemler de var.

Kesinlikle katılmıyorum. Bu konuda elbette eksikliklerimiz olabilir, mesela İstanbul gibi Kürt nüfusunun yüksek olduğu bir şehirde Eş Genel Başkanımız Pervin Hanım dışında, Kürt bir milletvekilimizin olmaması bir sorundur tabii… Ama bu Kürtlerin burada geride düştüğünü gösteren bir sorun değildir. Bu insanlarda göz ardı edildiklerine dair bir duygu yaratabilir, değişmesi de gerekir zaten ama ihmalkarlık kriteri bu değildir. Kürt sorununun çözümüne dair yürütülen politikalarda asla geri bir adım atılmış değildir. AKP ile sınırlı olmayan, tekçi, ulus devletçi, ırkçı, militarist, faşist anlayışı değiştirmek istiyoruz. Türkiye’nin bütününde demokratik ulus olgusunun oluşmasıyla, farklı halkların kendi iradeleriyle birlikte yaşamasıyla bu sorunun çözüleceğini düşünüyoruz. Türkiye’nin demokratikleşmesi bize ne, biz kendi sorunumuza bakalım diyenler olabilir ama biz bu sorunun bu şekilde çözülmeyeceğini düşünüyoruz. HDP parti olarak bütün bileşenleriyle birlikte böyle siyasi bir tercih yapmış sonuçta ve en büyük bileşenlerden biri de Kürt Hareketi’dir.

“BİRİ ÇIKMIŞ DİYOR Kİ, ‘SİZE İNAT OLSUN DİYE BUNDAN SONRA KIZ ÇOCUKLARIMIZA TALAT İSMİNİ KOYACAĞIZ…’ BU ASLINDA YAPTIKLARINI KABUL ETMEK DEMEK, DEĞİL Mİ?”

Amerika’da Ermeni tehcirinin soykırım olarak kabul edilmesine çeşitli tepkiler geldi.

Geçenlerde bu konuda ‘Patrak Estukyan’ın bir yazısını okudum; bir yerde bu konuda “bir kere yaptık, yine yapabiliriz” demişler. Bu korkunç bir tepki… Bu söylem Dersim’e geliyor, Suruç’a geliyor, Ankara’ya geliyor, Rojava’ya geliyor. Bir yandan bunu yapıyor, bir yandan da orada Kürdistan Bölgesel İdaresi bir referandum yaptığında “sizi aç, susuz bırakırız, kapıları kapatır ekmeğe muhtaç hale getiririz” diyor. Böyle bir düşmanca iradeyle karşı karşıyayız. Biri çıkmış diyor ki, “size inat olsun diye bundan sonra kız çocuklarımıza Talat ismini koyacağız…” Bu aslında yaptıklarını kabul etmek demek, değil mi? Talat Paşa ne yapmış, bu kadar övünülecek? Neyi övüyorsunuz? Övdüğünüz şey eğer soykırım değilse, yaptığı katliamı mı övüyorsunuz? Hangi akla hizmettir bu?

İsteseniz yarı Giritli yarı Makedon bir kadın olarak emekliliğinizi sessiz sedasız yaşayabilir, seyahatlere çıkabilir, insanları da halkları da umursamayabilirsiniz. Niye hala siyasetin içindesiniz; hala insan hakları ve azınlıklar için savaşıyorsunuz? 

(Gülümsüyor) Bir şeyler oluyor ve ona tepki veriyorsunuz. Bunu ille de bir siyasi parti içinde yapmak zorunda değilim, başka yerlerde de yaparım. Toplumsal bir mücadele içinde olma meselesidir bu. Öyle olmayınca eksik yaşarız gibime geliyor. Öyle bir hayatı tahayyül edemiyorum. İlla ki sürekli bir mücadele veya ıstıraptan bahsetmiyorum ama neden yaşadığınıza dair bir sorgulamadır ya da bir anlam yüklemeye çalışmaktır bu duruş. Geride bir isim bırakmak da değil amaç, tamamen daha eşit, daha özgür, daha onurlu bir şekilde yaşamak isteğidir. Nasıl daha özgürleşebilirsiniz? Mesela kadın mücadelesi bununla ilgilidir. Binlerce yıl kadının baskılandığı, kul köle edildiği, aşağılandığı, yok sayıldığı zamanlardan geçmişiz, toplum içindeki yerini de görüyorsunuz; bunu fark ettikten sonra buna boyun eğerek nasıl yaşarsınız ki? Mesele sadece boyun eğmemek de değil, erkeği ve haliyle toplumu dönüştürme yani bir devrim meselesidir. Haksızlıklara ses çıkarmaktır. O sesin bir parçası olmaktır.

Toplumdaki yerini ya da ezilen bir azınlık statüsünde olduğunu fark etmeyen kadın var mıdır sizce?

Erkek egemen sistem erkekleri besliyor zaten, kadınlar da o ezme-ezilme ilişkisiyle karşı karşıya kalıyorlar mutlaka. Hayatının ya da gününün bir yerinde o egemenlik ilişkisine tosluyor kadın, o noktada da toplumda nasıl bir yerde durduğunu her kadın fark eder. O zaman ilişkisindeki, ailesindeki, haliyle toplumdaki yerini sorgulamaya başlar. Buna karşılık farkında bile olmadan, evin içinde de olsa mücadele etmeye başlar. Didişir, karşı çıkar, sesini yükseltir ama illa ki bir şey yapar. İşte o noktada ben bunu niye yapıyorum sorusunu sormaya ve kendini sorgulamaya başladığında, kadın mücadelesinin içinde bulur kendini… Kadın bir kere bu sorgulamayı yapmaya başladığı zaman, aile içinde ya da çevresinde kendi yaşadığına benzer olayları görmeye başlıyor, konuşmaa başlıyor, ağ örmeye başlıyor; ağ örmekte de çok mahir… Bu ördüğü ağı da bir dayanışma haline getirerek, örgütlenmeye başlıyor. Her şey o sorgulamayla başladığı için, o sorgulama çok önemlidir; bu insan, hayvan, doğa haklarına ya da azınlıklara dair her konuda geçerlidir.