Bir Zamanlar… Hollywood’da



Artı Gerçek

Tarantino dünya görüşü sağa meyilli bir yönetmen, bu filmde de kendisine has; kabalık, aşırılık ve dehşet hippi düşmanlığı ile harmanlanıyor.


Medine KILIÇ


ARTI GERÇEK - Merak ve heyecanla beklediğimiz ABD’li sıradışı yönetmen Quentin Tarantino’nun 9. Filmi nihayet gösterime girdi.  Sıradan bir sinemasever olarak Tarantino’yu, bir sonraki filmini heyecanla, sabırsızlıkla bekleyecek kadar nasıl ve zaman keşfettiğimi hatırlamıyorum. Ama Soysuzlar Çetesi’nden (Inglorious Basterds) beri filmleri gösterime girer girmez sinemaya koştuğumu biliyorum. İzlediğim hiçbir filminin ise Ucuz Roman (Pulb Fiction)’ı oturttuğum tahttan indiremediğini de… Belki ikinci tahtta Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) oturuyordur. Fakat tabii Soysuzlar Çetesi dahil olmak üzere Zincirsiz (Django Unchained) ve Nefret Sekizlisi (The Hateful Eight)’nin son derece etkileyici flmler olduğunu söylemeliyim.

Bir sonraki filmlerini iple çektiren bir yönetmen Tarantino. Mütevazı sinema bilgim ve film değerlendire kapasitemle Tarantino’nun son filmi “Bir Zamanlar … Hollywood’da” ve dolayısıyla Tarantino hakkında yazmaya cüret ettiğim için bağışlanmayı dileyeceğim öncelikle. Sinema adına her defasında ‘İyi ki bu adam var ve iyi ki film çekiyor’ diye içtenlikle şükreden biri olarak onun sineması hakkında yazma cüretimin kaynağı sadece bu hayranlık duygusu. Onun aşırı şiddet gösterileri ile dolu film sahneleri de hayranlığımı maalesef engelleyemiyor.

Çekimleri başlamadan önce filmin, eski Hollywood’u ve ünlü bir yönetmenin eşinin vahşice öldürüldüğü cinayeti konu alacağını duymuştuk. Yani Tarantino yine bildiğimiz ölçüsüz şiddeti gözümüze sokacak, kahramanlarına hunharca kan akıtacak ve birçoğumuzu o sahnelerde gözlerini kapatmak zorunda bırakacaktı. Beklenti yada ezberlenmiş Tarantino üslubu buydu.

Fakat; “Bir Zamanlar… Hollywood’da”, bu yargıyı bu sefer boşa çıkarıyor. Sadece son sahnelerde dublör Cliff Booth (Brad Pitt) ve artık eskisi gibi gözde olamayan kovboy filmlerinin yıldızı Rick Dalton’a (Leonardo DiCaprio) Charles Manson’ın müritleri olan 3 hippiyi öldürterek şiddeti kendi rekorunun altına çekiyor. Aslında çekiyor mu yoksa senaryo mu bunu koşulladı bilemiyoruz, çünkü korkunç ötesi şiddet gösterileri Tarantino filmlerinim imzası haline gelmiş durumda. Bu anlamıyla Tarantino, sonlara doğru imzasını çiziktirmiş diyelim…

Film 60’ların sonlarına doğru Hollywood’da olan bitenleri western filmlerinin aktörü Rick Dalton ve onun dublörü ve en yakın arkadaşı Cliff Booth’un hikayesi üzerinden anlatıyor. Sinemanın televizyonla yarışmaya başladığı, film stüdyolarının terk edildiği, tv dizileri trendinin başladığı dönemler… Böyle bir dönemde Rick Dalton eskisi kadar popüler değildir artık ve tv dizilerinde ikinci karakterleri canlandırıyor. Hazin bir düşüş yani... Değişen Hollywood’a bir ağıt yakılıyor Dalton’ın aşağıya doğru giden kariyeri üzerinden. Alkol bağımlısı da olan Dalton’ın artık repliklerini bile ezberleyememesi, bundan dolayı kendine duyduğu kızgınlık, aynada kendisi ile yüksek sesle konuşup ayar vermesi değişen Hollywood’a direnme olarak yansıyor seyirciye.

Ancak bu hikayenin yanı başında bir de yönetmen Roman Polanski’nin hamile eşi, aktrist Sharon Tate’in Charles Manson’ın tarikatı üyelerince öldürülmesi de eklenmiş.  Sanki bu cinayet hikayesi, Cliff ile Rick’in hikayesinde yer alamayan ama Tarantino’nun da vazgeçemediği kan ve katl sahnelerinin, gerilimin, dehşetin yer alması için filme eklenmiş gibi.  Zira filmde iki ayrı hikaye sadece zaman zaman temas ederek yürüyor.  Bir yerde hikaye üçe bölünüyor.  Burada sıkı dublör Cliff’in hayatını öğrenmeye başlıyoruz yavaş yavaş… Kamera bu noktada Rick’i bırakıp Cliff’e odaklanıyor. 

‘Gözden düşüşüne” ağlayan ve spagetti westernlerde oynamayı dramatik bulan Rick’e göre daha sert bir karakter olan Cliff’in eşini öldürdüğüne dair iddialar filmde birkaç kez tekrarlanıyor. Bu iddianın en fazla konuşulduğu bir sahnede “dırdırcı, adamı katil eden kadın” görüntüsüne sokulmuş Cliff’in eşini, Cliff ile birlikte flashbackle bir teknede görüyoruz. Sonra kadın bir daha ortaya çıkmıyor. (Zaman zaman da Cliff’in, her an bir canlının üzerine atlamaya hazır ancak, sert ve tavizsiz kişiliği karşısında terbiye olmaktan başka şansı kalmamış köpeği ile evinin mutfağında geçen sade yaşantısından da haberdar oluyoruz.) Burada kadın cinayetinin “ağır tahrik” (tıpkı Türkiye’deki mahkemelerde defalarca tekrarlandığı gibi) perdesinin gerisine alınarak meşrulaştırıldığını görüyoruz. Cliff’in bu cinayetten “yırtması” da onun ne kadar “haklı” olduğunu gösteriyor!

Nitekim Dalton sadık arkadaşına bir filmde iş bağlamaya çalışırken “karısını öldüren bir adama iş veremeyeceğini” söyleyen yönetmene Dalton’ın, "Ama o Vietnam’da savaş kahramanıydı" diyerek Cliff’in önündeki bariyerleri yıktırması, 'mevzubahis vatan ise kadın katili olmak teferruattır' fikrini gayet çarpıcı işliyor. 

Ancak bir yandan da bu hikaye ile 60’larda Amerikan toplumunda ortaya çıkmaya başlayan hippi yaşam tarzı da yerin dibine batırılarak, üzerinde tepinilerek yansıtılıyor.

Tarantino olağanüstü filmler çeken ama en nihayetinde dünya görüşü sağa meyilli bir yönetmen. Tecavüzle suçlanan ve kendi filmlerinin de yapımcısı olan Harvey Weinstein’a destek vermesi, 13 yaşındaki bir kız çocuğu ile birlikte olduğunu kabul eden Roman Polanski’nin içine düştüğü durum için “ilişki gönüllü olmuşsa sorun değil’ mealindeki konuşması… Filmlerinde siyahilere bile “zenci” kelimesini kullandırması… Beyaz ve zenginlerin hakimiyetini meşru bulduğu hissini vermesi gibi… Bu filmde de Tarantino filmlerine özgü kabalık, aşırılık ve dehşet hippi düşmanlığı ile harmanlanıyor. Dalton’ın evinin önüne gelen 3 hippiye “Buraya ait değilsiniz” diye bağırması zihinlerde hemen Amerikan ırkçılığının simgelerini canlandırıyor. Burada zengin ve beyaz olanların üstün olduğu fikrinin sinemada da işlenebilmesinin ne kadar acımasız olduğu ve sinemanın ırkçılığın bir aracına dönüştürülebildiği de…

Film içinde film çekilen sahnelerin bolluğu, 60’ları çok iyi yansıtan dekorlar,  arabalar, caddeler, film afişleri…  Bütün bunlar filmi estetik olarak kolay izlenebilir ve keyirli kılıyor. 

Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt’in oyunculukları hakkında ise övgüden başka bir şey denemez.  Her ikisi de filmi güzelleştirmiş. “Kötü adam” rolünü başarıyla canlandıran Brad Pitt’in (Cliff) kendisi İle birlikte olmak isteyen hippi genç kızdan 18 yaşında olduğunu ispatlayacak bir belge istemesi, Tarantino’nun Polanski konusunda belki de bir özeleştiri yapmak istediğini akla getiriyor. 

Sonuç olarak “Bir zamanlar… Hollywood’da” iz bırakamayan bir film… Belki hikayesinin güçlü olmaması, Tarantino filmlerindeki o uzun ve dolu diyalogların yokluğu filmin etkisini kırıyor…

Tarantino’nun “en kişisel filmim” dediği bu “sondan ikinci” filmi benim için tatmin edici değildi fakat filmin Amerika’da çokça beğenildiğini biliyoruz. Belki de aşinalık ve tarz meselesidir bu filmi sevip sevmemek ve belki de siz çok seveceksiniz. Ne olursa olsun Tarantino’nun kredisi uzun yıllar sürer ve biz yine her defasında sinemalara koşarız sanıyorum.
 

Bir zamanlar… Hollywood’da

Orijinal adı:  Once Upon A Time…in Hollywood

Yönetmen:  Quentin Tarantino

Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Brad Pitt, Margot Robbie, Emile Hirsch, Margaret Qualley, Dakota Fanning, Bruce Dern, Al Pacino

Yapım: 2019, ABD

Süre: 144 dk.