Bölünmenin kıyılarındaki AKP ve hizipler



Artı Gerçek

Partiler veya hizipler, her şeyi programlayıp gerçekleştiremeyecek; bilakis toplumsal ve iktisadi gelişmeler yollara meyil, patikalara mesafe belirleyecek.


Hayri DEMİR*


31 Mart ve 23 Haziran seçimleri, Türkiye siyasetinde belediye sayısından fazla etki yarattı. Birçok siyasi tartışmanın ortasına konan sandık, AKP’nin bölünme senaryolarında da belirleyici oldu. Bir süredir AKP üzerinden tartışılan bölünme senaryolarının, yerel seçimlerde AKP-MHP ittifakının başarısız olursa akamete uğrayacağı konuşuluyordu. Ama tersi oldu. AKP-MHP ittifakı büyükşehirlerin ve Kürt kentlerinin çoğunu kaybetti.

Sandıktan çıkan yenilgi ile beraber AKP içerisindeki gerilimler had safhaya ulaştı. Davutoğlu-Erdoğan atışması kamuoyu önüne taşındı ve AKP MKYK Davutoğlu ve arkadaşları hakkında ihraç istemiyle karar aldı. AKP’den ayrılacağı ve yeni bir oluşuma gideceğini duyuran Ali Babacan hizbi ise kamuoyu önünde tartışmaktan uzak durarak sessiz çalışmalarını sürdürüyor.

AKP NEDEN BÖLÜNECEK

Bu tartışmaların işaret ettiği bir gerçek AKP’nin kaça bölüneceği ise de asıl tartışılması gereken AKP’nin neden bölüneceği sorusunun cevabıdır. Bu cevap hem AKP’nin mevcut durumunun röntgenini çekecek hem de kurulması beklenen yeni partilerin siyasi spektrumda nerede durduğuna ışık tutacaktır. Öyleyse, AKP’nin kısa hikayesi ile başlayalım.

AKP, Türkiye’nin ekonomik krizi derinlemesine yaşadığı ve 28 Şubat ile derinleşen siyasi krizin hemen akabinde ortaya çıktı. AB yanlısı ve Özal ile başlayıp Kemal Derviş ile devam eden neo-liberal politikaların devamı olarak kimlik edindi. 2006 yılına kadar resmi ideolojinin vesayetçi anlayışı ile gerilimi arttırmama ile Batı yanlısı tavır arasında salınan AKP, 2007 yılı itibariyle statükocu devlet kadrolarına karşı ilk mücadelesinin startını verdi. Bu minvalde Ergenekon, Balyoz, Şike gibi davalar Türkiye siyasi tarihinde yerini aldı. AKP bu süreci Fethullah Gülen’in “gerekirse ölüleri bile kaldırıp oy kullandırın” diye desteğini açıkladığı 2010 referandumu ile finale yaklaştırdı.

Fakat siyaset dinamiğinin tılsımı, her daim gücün galip geldiği ve hesaplanabilir olanın geçerli olduğu bir gerçekliğe sahip olmamasıdır. 2010 yılı süreci AKP’nin, özelde Erdoğan’ın “Paralel Yapıya” açtığı cephe savaşı ve devlet idaresinde yeni ittifaklarını kurması ile süregeldi.

OLANI VE OLMAYANI…

Geldiğimiz noktayı resmeden en bariz görüntüler ise 2019 yılının 30 Ağustos resepsiyonunda ortaya çıktı. Görüntülerde kimler vardı? Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller, Doğu Perinçek, Meral Akşener ve Recep Tayyip Erdoğan. Peki görüntüde kimler yoktu? Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Sadullah Ergin ve Abdullah Gül. Olanı ve olmayanı ile bu görüntüler yüzlerce yıl önce söylenmiş şu sözü doğruluyordu: “Gelecekte bilgisizler okuma yazmayı bilmeyenler değil, görüntüyü okuyamayanlar olacak!”

Bu görüntüyü ortaya çıkaran gerçek Erdoğan ve ayrılanları arasındaki siyasal ayrışmadır. Bu siyasal ayrışmanın özneleri, Erdoğan’la mesafe alarak siyaset hayatında konum alma niyetlerini defalarca beyan ettiler. İsimler üzerinden konumları değerlendirirsek;

DAVUTOĞLU HİZBİ

Davutoğlu ve hizbi, Erdoğan’ın makam-mevki anlamında iktidarla aralarına mesafe koymaları sebebiyle ayrı bir hatta siyaset yapmak için harekete geçtiler. Erdoğan’ın Türkçü akıma fazla angaje olduğu eleştirisini yapıyorlar. Davutoğlu ve arkadaşlarının partiden ihraç edilmesini değerlendiren eski İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’nin “AK Parti, Perinçek’i kucaklayan bir hale dönüştü” cümlesi, yine hakkında ihraç istemi bulunan Ayhan Sefer Üstün’ün “Bizi dinlemek varken Perinçek dinleniyor” açıklaması bu şikâyetin kamuoyuna yansıyan kısımlarını oluşturuyor.Bu hizip, Davutoğlu’nun İslamcı ideolojinin hâkim olduğu neo-Osmanlıcı ideolojiyi benimsiyorlar. Davutoğlu’nun kamuoyunda çokça tartışılmasına ve sonuçları ortada olmasına rağmen Suriye ve Ortadoğu politikalarında hatalarını kabul etmemesi neo-Osmanlıcı ideolojiye ne denli bağlı olduklarını, “iman” ettiklerini gösteriyor. Dolayısıyla siyasal açıdan bu hizip, Erdoğan’ın İslamcılıktan ideolojik sapma, neo-Osmanlıcılıktan tarihsel sorumluluk olarak sapma yaşadığını düşünüyor. “Türk” olarak İslam coğrafyasının umudu olma misyonunu, iktidarda kalmak için Türkçüleşmeye rota kıran Erdoğan’ın yarattığı kızgınlık ve hayal kırıklığı ile birlikte canlı tutmaya çalışıyorlar.

BABACAN HİZBİ

Görünen bir diğer hizip olan Babacan hizbi ise kamuoyu önünde tartışmalardan uzak duruyor. Belli ki hem Erdoğan’ın hışmını doğrudan çekip kendilerine yaklaşanları korkutmak istemiyorlar hem de Davutoğlu ve Erdoğan arasındaki gerilimde iki tarafın da güçsüzleşmesini bekliyorlar. Babacan hizbinin siyasi bagajında Davutoğlu gibi yüz yıllar öncesine gitmek yok. Bu hizip daha çok AKP’nin ilk çıkış yıllarındaki Batı yanlısı, Kürt Sorununa duyarlı ve en önemlisi Erdoğan’ın tahribat yarattığını düşündükleri hukuk, demokrasi ve özgürlükler konusunda tutum alarak var olmaya çalışıyorlar. Davutoğlu hizbinin aksine Babacan hizbinin küresel siyaset geriliminde tekabül ettiği bir yer bulunuyor. Bu yer sağ-otoriter popülistlere karşı liberal demokratik değerlerin savunulmasıdır. Bu hizip Erdoğan’ın Türkçüleşmesini eleştirmenin yanı sıra otoriterleşme, demokrasiden uzaklaşma, hukuku tanımama gibi kavram setleri üzerinden de AKP’yi eleştiriyorlar.

SADECE AKP DEĞİL, ERDOĞAN’IN DA GELECEĞİNİ BELİRLEYECEK

Bu hizipler arasındaki güç çekişmeleri ve siyasal ayrışma, sadece AKP’nin değil, Erdoğan’ın geleceğini de belirleyecek konuma erişti. Bunun için Erdoğan konuyu, siyasi rekabet dairesinden çıkarıp “ümmete ihanet ettiler” gibi teolojik ve köktenci bir yere doğru taşıyor. Taşıdığı noktanın aynı zamanda kendisine yarı tanrısal atıfları barındırdığını da buraya not etmek gerekir. Nihayetinde bir ümmet var ise, ümmetin lideri doğalında vardır ve bu liderin kutsandığı kabulü her daim geçerlidir.

Tüm bu süreci kim istifa etti, kim hangi partiye geçti tartışmasının ötesine taşımak, Erdoğan, Davutoğlu ve Babacan hiziplerinin arasında gelişen siyasal ayrışma üzerinden okumak olası yeni partilerin Türkiye toplumuna katacağı pozitif gelişmeleri öngörebilmek adına önemli.

Abdulkadir Selvi’nin bağırırcasına yazdığı “değişim beklentisi var, gözler Erdoğan’da” beklentisinin gerçekleşmeyeceğini 30 Ağustos resepsiyonundan ve Rojava’ya yaklaşımından anlayabiliyoruz. Davutoğlu ise hem öz eleştiri kavramına olan fersahlık mesafesi hem de neo-Osmanlıcı çizgisiyle Türkiye toplumunun talep ettiği demokrasi ve özgürlükleri gerçekleştirmekten uzak.

Babacan hizbin liberal demokratik çizgide ısrarı ve Kürt sorunu başta olmak üzere Batı ile ilişkilerinin AKP’nin ilk yıllarındaki yaklaşımına teslim etmesi büyük bir hüsran doğuracaktır. Ne Kürtler, o dönemki Kürtler ne de Batı o dönemki Batı. Köprünün altından çok sular geçti ve Herakleitos’un yüzlerce yıldır geçerli olan sözünde dediği gibi “Aynı suda iki kez yıkanılmaz.”

HİZİPLER ÇOK İKTİDAR TEK

Bizim öngörülerimiz ne olursa olsun, siyaset kendi mecrasında akacak. Partiler veya hizipler, her şeyi programlayıp gerçekleştiremeyecek; bilakis toplumsal ve iktisadi gelişmeler yollara meyil, patikalara mesafe belirleyecek. Hizipler, Erdoğan’ı zorlayacak ve siyasetin öngörülemez ve hesaplanamaz sonuçları bir kez daha tarihe damgasını vuracak. Ama unutmayalım ki, yolu ve menzili ne olursa olsun hizipler siyasete dinamiğini veren önemli bileşenler. Hiziplerin çok, iktidarın tek olduğu zamanlarda karmaşa çıkması ise kaçınılmaz. Önemli olan bu karmaşada doğru hamleler yapmakta.

(*) Gazeteci