'Bu son cinayetin asıl sorumlusu bu sistemin ta kendisidir'



Artı Gerçek

Usta oyuncu, tiyatro sanatçısı Orhan Aydın: 'Emine Bulut cinayetinin asıl sorumluları ‘kadın cinayetleri araştırılsın’ önergesini reddedenlerdir.'


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – Bu devirde asıl kötüler haksızlığa sessiz kalanlardır; adaletsizliklere, insan hakları ihlallerine, zulme, baskıya, şiddete, cinayete, tecavüze, doğa ve hayvan katliamına karşı ses çıkarmayanlardır. Ama usta oyuncu Orhan Aydın onlardan değil! Nerede bir haksızlık görse, sesini ilk yükseltenlerden… Cumartesi Anneleri eylemi bile ilk onun katılımıyla başlamış. Bugüne kadar hakkında açılan davalar sebebiyle 83 bin lira ceza ödemiş, hala ödemeye devam ediyor. Ceza alıp para ödediği/ödeyeceği kişiler arasında Cübbeli Ahmet ve Sümeyye Erdoğan da bulunuyor. Hali hazırda devam eden 13 davası var. Davaların bazıları çok ilginç; mesela birinde “yaşasın hayat, yaşasın tiyatro” dediği için Erzurum’da ‘darbeci’ diye ihbar edilmiş, diğerinde Antalya’da “darbenin siyasi ayağı araştırılsın!” dediği için ‘darbecilikten’ dava açılmış. En son geçen ay bir haber sitesinde yazarlık yapan Esra Elönü’ye ‘halk düşmanı’ dediği için hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınmıştı.

71 yaşında, dünya tatlısı bir adam. Kendisini karıncanın su içtiği yerde duran biri olarak tarif ediyor. Haksızlığa, adaletsizliğe tahammülü yok. Babasından öyle görmüş. Babasının ilk mezunlarından olduğu köy enstitülerinin ateşli bir savunucusu… Bugünlere uzanan karanlığın onların kapatılmasıyla başladığını söylüyor. Sohbeti baldan tatlı, iki cümlesinden biri demokrasi, adalet, özgürlük, eşitlik üzerine! Gerçek bir sosyalist. Dünyayı dalga dalga vuran faşizmin karşısındaki tek gücün sosyalizm olduğunu düşünüyor. Sosyalizm öldü diyenlerin aynaya bakmasını, bir gün sosyalizm bayrağının bu topraklarda sallanacağını söylüyor. İşçi sınıfı, emek gerçekliği, aydın sorumluluğu gibi sorunların yeteri kadar tartışılmadığından ve son yıllarda yaşanan beyin göçüyle ülkenin geleceğinin gitgide kararacağından bahsediyor. Baskının ve zulmün gitgide artacağına, Van’da, Mardin’de ve Diyarbakır’da 3 belediye başkanına yönelik yapılan operasyonların oralarla sınırlı kalmayacağına; muhalif kesimlerin bir araya gelip birleşik bir cephe oluşturmazsa sonumuzun kan, kin, nefret, düşmanlık ve ölüm olacağına inanıyor. Baskı arttıkça, tiyatro seyircisinin daha da arttığını, kendi oyunları dahil, Levent Üzümcü, Cansu Fırıncı gibi oyunları devamlı yasaklanan oyuncuların ellerindeki kısıtlı imkanlarla bile kapalı gişe oynadığını söylüyor. Darbe dönemlerinde tiyatrolarının kapılarına mühürler çaktıklarında, en uzak köylere turnelere giderek, buluşmuşlar seyirciyle... Gerek kalırsa, yine aynısını yapar kesin.

Hollywood’a başlayan #MeToo fırtınasının, Yeşilçam gibi ‘başrol için rejisörün yatağından geçme’ mantığıyla kadını sömürmüş bir dünyayı vurmamasının sebebini dini inançlara ve mahalle baskısı korkusuna bağlıyor. Kadın sorununa çok duyarlı bir kere; hemen sinemada kadınla ilgili filmler yapmış yönetmenleri sayıyor. Kadına şiddetten bahsederken haliyle hepimizi derinden etkileyen Emine Bulut cinayetini de konuştuk. Türkiye Tiyatrosu Direniş Tarihi isminde 700 sayfalık bir kitap yazıyor. Geçen sene sahnelenen, Haluk Işık’ın yazdığı, 1968’de başlayarak Gezi Direnişi’ne kadar giden, dünyadaki tüm işçi, emekçi ve öğrenci hareketlerine saygı duruşunda bulunan “İtaatsizler” isimli bir oyunda oynuyor. Bu oyunun yanı sıra önümüzdeki sezon için üç oyuna daha hazırlanıyor. En son Gürcistan-Ermenistan ortak yapımı ve Yunanistan-Fransız ortak yapımı iki sinema filmi bitirmiş. Tabii ki ikisi de politik, kült filmler… Her iki filmi de gelecek yıl İstanbul Film festivalinde izleyebileceğiz. Yeni film projesinde de Yunanistan İç Savaşı’nı anlatan, Uğur Mumcu’ya benzer bir karakter oynamaya hazırlanıyor. Diktatör rolü teklif edilse oynar mısınız dediğimde, direkt ‘oynarım’ dedi.

“TÜRKİYE ÖĞRETMENLER SENDİKASI’NIN KURUCULARINDAN OLAN (TÖS)BABAMIN BÜTÜN HAYATI, GÖNÜLDAŞI OLDUĞU CHP YÜZÜNDEN SÜRGÜNLERDE GEÇTİ”

İnsan neden hem maddi hem manevi bütün zorluklarına rağmen oyuncu olur? Biraz deli işi sanki…

Sanat, eğer insan aklını zenginleştirmek ve değiştirmek için verilen bir mücadeleyse -ki öyledir- bu mücadele alanında benim seçimim tiyatro yapmaktır. Edebiyat, müzik, dans, heykel, fotoğraf, sinema hep bu mücadele için vardır. Tiyatro oyuncusu olmaya beni iten durumlardan biri, eşitlik ve özgürlük meselesinin evde de tartışılmasıydı. Ama asıl temeli birkaç kültürle harmanlanmamdır. Mesela ilkokulu Side’de okudum, Antik Tiyatro’nun burnunun dibindeki bir evde oturuyorduk. Ortaokulu Serik’te okudum, Aspendos Antik Tiyatrosu’na 7 km bir yerdi. Her iki yerde de hangi kovuktan tiyatroya girilir, nereden çıkılır, hepsini bilirdim. Gecelerim de orada geçerdi, kendimi o taşların bir parçası gibi hissederdim.      

Üstelik şanslıydım da çünkü iyi bir ortamın içinde doğdum.

Artvinlisiniz. Nasıl bir ortamdan bahsediyorsunuz?

Artvin, Şavşatlıyım; köy enstitüsü mezunu bir ailenin çocuğuyum. Babam bir müzik öğretmeniydi ve gözümü açtığım andan itibaren evde bir yandan piyano ve mandolin sesleriyle Beethoven, Çaykovski, Vivaldi dinlerken, diğer yandan da kütüphanede Tolstoylar, Dostoyevskiler, Gorkiler okuyarak büyüdüm.     

Böyle bir ailede doğmak şans tabii.

Evet şans ama bu ülke için şanssızlık. Öyle bir ailenin babası durumundaki adamın bütün hayatı sürgünlerde geçti. Üyesi değil ama gönüldaşı olduğu parti tarafından bile sürgünler yaşadı. CHP hep sürdü onu çünkü gerçek bir muhalifti. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) diye bir sendika vardı, onun kurucularından biriydi ve hayatı öğretmen mücadelesinin örgütlenmesiyle geçti. Her gittiği yerde haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe karşı reaksiyon gösterdi ve bunlar için mücadele etti. Tam da eğitimini aldığı tarzda eğitim verdi, insanlara kitabı, hayatı, toprağı, taşı suyu ağacı korumayı, doğayla birlikte yaşamayı, hayvan sevgisini ve tüm bunların bir erdem olduğunu öğretmeye çalıştı. Ama böyle bir adamı bu toplumda çekemediler.

Sabahattin Ali, Aşık Veysel gibi isimlerin ders verdiği enstitüler çok devrimci/öğretmen yetiştirmiş. Babanız da onlardan biriymiş demek ki.

O kuşağın öğretmenleri bir başka gerçekten. Babam da ilk mezunlarından… Demokrasiye inanan ve öğrencilerini o anlayışla yetiştiren biriydi. Benim de öğretmenimdi. İlkokuldayken tiyatroya başlamama vesile olmuştu. 10 Kasımlarda, 29 Ekimlerde resmi anma günlerinde, Nazım Hikmet şiirlerini okuturdu bana.

Babanızdan öğrendiğiniz en değerli şey nedir?

“Hiçbir zaman teslim olma ve ne koşulda olursa olsun gerçeği söylemekten sakın geri durma” derdi bana.Tam da Mahmut Makal’ın ‘Bizim Köy’ kitabında olduğu gibi, hatta bu günleri görmüş gibi… (Gülüyor) Kuşağa bakın, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Mehmet Başaran, Fakir Baykurt… Bu isimler ülkeyi aydınlatan isimlerdi. Hayata sevinç saçmayı kendilerine hedef belirlemiş bu insanların ortak tek bir amacı vardı; hiçbir şekilde yalana teslim olmamak ve gerçeği söylemekten geri durmamak. Fakir Amca babamın çok yakın arkadaşıydı mesela. Amca diyorum çünkü evlerimiz iç içeydi.

Hatırladığınız kadarıyla Fakir Amcanızı biraz anlatır mısınız?

Yaz kış sürekli taktığı köylü kasketiyle, ceketi, pardösüsü ve kravatıyla gezerdi. Hayatın içinde, kendisine içi şiir, şarkı, öykü, insan, doğa, hayvan dolu çok farklı bir kulvar açmış ve bu kulvarda kendi adımlarıyla yürümeye çalışan bir insandı. Hiç yalnızlaşmamış, hep çok olmuş. Öğrencileriyle, dostluklarıyla övünen, inandığı değerler için örgütlenmeye önem veren bir adamdı. TÖS böyle bir anlayışın ürünü olarak ortaya çıkmış zaten. Anadolu coğrafyasında eşit-ücretsiz-çağdaş-uygar eğitim anlayışıyla yollara düşmüş ve bunun için mücadele etmiş. Elinin değdiği herkese bir şeyler katabilmeye uğraşırdı, dolayısıyla bana da… Bana sürekli cebinden çıkardığı notları armağan ederdi. Shakespeare’in sonelerini yazar verirdi. İçinde hep kitapların olduğu siyah bir çantası vardı. Türk Dili ve Edebiyatı’na aşıktı ama Dünya Edebiyatı’yla da büyük bir dostluğu vardı. Rus ve Fransız edebiyatına özellikle düşkündü. Babam da Fakir Amca da Orhan Veli’nin şiirlerini çok severlerdi. Hepsini ezbere bilirlerdi. Orhan Kemal’e, Yaşar Kemal’e çok saygı duyarlardı. Düşünün 50-60 yıl evvelden söz ediyorum, Yaşar Ağabeyin en ışıklı olduğu zamanlar… Günlük ve dünya siyasetini takip eder, tartışırlardı. Dönemin gazetesi Cumhuriyet’ti, bir de göstere göstere taşırlardı. 

Katlanmış ve paltonun cebine konulmuş bir gazete görüntüsü geldi önüme.

Aynen tarif ettiğiniz gibi… Eksik etmezlerdi hiç ve satırı satırına okurlardı. Gerektiğinde eleştirirlerdi. Akıllarından müzik ve şiir düşmeyen o kuşak başka bir kuşakmış gerçekten de.

Yurtsever bu insanların üvey evlat muamelesi görmesi ne tuhaf bir çelişki değil mi?

Bu ülke, fabrika ayarlarıyla oynanmış bir ülke maalesef… Köy enstitülerinin ve halk evlerinin kapatılması, gerici damarın önünün açılmasına ve bir çığ gibi büyüyüp bu günlere gelinmesine sebep olmuştur. O aydınlanma damarı kapanmasaydı eğer, bugünlerimiz farklı olurdu.

“BEN AKP BELEDİYELERİNİN HİÇBİR SALONUNA PARASINI VERDİĞİM HALDE GİREMİYORUM, NEREDE OYNAYACAĞIZ?”

O dönemlere ait enstitü fotoğraflarına bakınca, öğretmen ve öğrenci kıyafetleri dikkat çekiyor öncelikle… Kızların saçlarında kurdeleler, erkeklerde şapkalar; öğretmenler takım elbiseli, hele kadınlar çok şıkmış.

Onlar sepya, kahverengi fotoğraflardır. O fotoğraflarda gördüğünüz öğretmenlerden biri babam işte. Mutlaka elinde bir müzik enstrümanı vardır. Mandolin korosu diye bir şey duydunuz mu hiç? Adeta orkestra misali bir korosu vardı babamın. Yoksulluktan kurtulmanın bir çaresi olarak görmüşler eğitimi, öğretmen olmayı… Dolayısıyla Anadolu’ya, mesela Artvin’e baktığınızda çoğu ailenin çocuklarının üçte ikisi köy enstitüsü mezunudur. Önemli bir aydınlanmadır bu, bölge için.

Şimdi ise eğitimde büyük bir tahribat söz konusu. Bugün müfredat düzeltilse, gelecek neslin iyileşebilmesi için en az bir 20 yıl gerekecektir, diye düşünüyorum.

Sonsuz katılıyorum. 17 yıldır iktidarda olan AKP’nin en fazla oynadığı sistem eğitim sistemidir. Yap-Boz misali… Bir öğretim yılı içerisinde neredeyse 2 kez her şeyi tepeden tırnağa değiştiriyorlar. Eğitim sisteminin iyice imamlaştığını düşünüyorum. Dindar değil dinci bir müfredata sahip ve parası olan iyi eğitim sistemine ulaşabiliyor. Birtakım uluslararası şirketlerin ve yandaş vakıfların tekelinde yürüyen bir eğitim sistemi mevcut şu anda. Paranız varsa iyi bir eğitim alma şansınız var ama devletin kucağına düşerseniz, imamlaştırılmış, bilimin ve sanatın ötelendiği, dinin temel alındığı bir sistemin içerisine girersiniz. Kendi coğrafyasını tanımayan, tarihini bilmeyen çocuklar yetişiyor. Sosyalist bir devrim olmadan, arkasından gelecek bir düzen partisinin düzeltebileceği bir durum değil bu.

Böyle bir eğitim sisteminin kurulmasına destek veren çoğu siyasetçi, iş insanı, üst düzey yöneticinin kendi çocuklarını okumaya yurt dışına göndermesi de vahim bir ironi…

Hepsi öyle, milletvekilleri, bakanlar, iş dünyası, “sanat” çevresi, çocuklarını ya Avrupa’ya ya Amerika’ya gönderiyor. Çünkü eğitim sistemi biat kültürü üzerine kurulduğu için, kendi çocuğunun onun bir parçası olmasını istemiyor. Bilim dünyasıyla iletişimi olsun istiyor. Zaten arasa da bizde artık kayda değer bir eğitim okulu yok.

Boğaziçi, ODTÜ gibi geleneği olan eğitim yuvaları hala umut veriyor.

Onları da ele geçirmeye çalışıyorlar. Öğrenciler kendi rektörlerini bile seçemiyor, daha ne olsun?

Tiyatrolar da salon bulabilmek için bayağı bir sıkıntı yaşıyorlar.

Ben AKP belediyelerinin hiçbir salonuna parasını verdiğim halde giremiyorum, nerede oynayacağız? Anadolu’nun yarısında onlar var. Nerede oynayacağız?

Eski günlerdeki gibi kamyon kasalarında…

Ona da izin vermiyor, verse oynarız, ne olacak ki? Sokak gösterilerine izin vermiyor ki, yoksa ben oradan geliyorum, tam da Kıbrıs Çıkarmasının olduğu tarihlerde bütün Pazarcık Ovası’nda, Çukurova’nın tamamında traktörlerin üzerinde oyunlar oynamaya alışığız biz. ‘Türkiye Tiyatrosu Direniş Tarihi’ diye bir çalışmam var; cumhuriyetin ilk yıllarından yaşadığımız günlere kadar bütün yasakları, gözaltıları, mahkeme kararlarını, ifadeleri, cezaları, sansürü, ötekileştirmeyi, düşmanlığı içeren belgeli bir kitap çalışması yapıyorum.

Çok büyük bir araştırma bu, nasıl ulaştınız belgelere?

Evet, 700 sayfalık bir kitap. Arşivci olduğum için bayağı zenginim belge anlamında. 47 yıldır tiyatrodayım, 47 yıl bizatihi benim yaşadığım yıllar, gerisi de bana el veren ustaların yaşadığı yıllar… Tuncer Necmioğlu, Tuncel Kurtiz, Ayberk Çölok gibi çok değerli isimlerden edindiğim bilgiler ve onlardan aldığım belgeler var. Dolayısıyla güzel bir kitap olacak.

“KUL HAKKINDAN, HAK YEMEKTEN KORKSALAR, AĞAÇ, HAYVAN, DOĞA, SU, KADIN KATLİAMI YAPMAZLAR, YERALTI VE ÜSTÜ KAYNAKLARI EMPERYALİST GÜÇLERE PEŞKEŞ ÇEKMEZLER”

Size gelelim; en son Urla’da gözaltına alındınız.

O gün tiyatro festivali için gitmiştim oraya, otele yerleştim. Bak, 3 gün evveli Ermenistan’da, 1 hafta evveli Paris’teydim. Yani uluslararası dolaşıyorum, oralarda bir gözaltı yok. İstanbul’a inmişsin, göstermişsin kimliğini hiçbir şey yok! Urla’da otele gidiyorsun, kimliğini veriyorsun, 20 dakika sonra polis geliyor, “hakkınızda GBT var, bizimle karakola gelmek zorundasınız” diyor; 7,5 saat… Sabahleyin mahkemeye çıktığım zaman savcı bile benden özür dilemek zorunda kaldı. Ama kim telafi edecek o 7,5 saati, o mesaiyi, o enerjiyi, mahkemenin de vaktini alıyorsun gereksizce, sonra küfürbaz oluyorsun. Emir kulu sonuçta, ne diyeceksin? Esra Elönü denen bir yazar, gazeteciymiş; IŞİD’li bir mücahitle -sonra onlara DEAŞ dediler gerçi-, Müslüman bir Türk kadınının izdivaç yapması, o kadını şahikaya çıkartırmış... Ben de onun bir halk düşmanı olduğu gibi bir tanımlama yapmışım. Bildiğim kadarıyla bu kadınla ilgili Atatürk’e, Atatürk devrimlerine, laikliğe hakaretten 20’e yakın dava var, ama şu ana kadar hiç gözaltı yapılmadı. Ama ben bunu paylaştığım için 2016 yılında dava açılıyor ve bu sebeple gözaltına alınıyorum. Bak şu an Google’a ‘Orhan Aydın’ın ev adresi’ diye yazın, çıkar. Nerede yaşadığım belli, hangi tiyatroda oynadığım belli, hangi kültür merkezindeyim nerelere gidiyorum görürsünüz. Sosyal medyada ne kadar platform varsa, hepsinde varım. Hepsinde takipçi sayım çok yüksek, herkes nerede olduğumu bilir. Ben kaçmıyorum, gizlenmiyorum. Bu ülkenin sıradan yurttaşlarından biriyim. Telefonumu bile bulabilirsiniz, o kadar kolay ulaşılabilirim. Beni apar topar gözaltına alacağınıza, arayıp davet edebilirsiniz.

Aslında öyle olması gerekir; aranıp ifadeye çağırılmanız lazım.

Hayır efendim, öyle yapmıyorlar. Gazi Osman Paşa Savcılığı bildirimde bulunması gereken evimin adresini yanlış yazdığı için (bence kasıtlı) ifadeye gitmediğim görülüyor ve bana gözaltı yapıyor. Düşünebiliyor musun? Mahkemeye çıkıp, ifademi veriyorum, avukatlar gülüyor, savcının kendisi tuhaflaşıyor çünkü gülünç bir durum. İzmir barosunun çok büyük destekleri oldu, sabah milletvekilleri geldi, CHP’den, HDP’den TKP’den, DİSK’ten, KESK’ten, gazetecilerden hem duruşmaya gelenler hem de destek mesajları gönderenler oldu. Ne oldu şimdi? Twitter’dan serbest bırakıldığımı paylaştım; hiç istemezdim ama 48 bin tane küfür yedi bu kadın. Küfretmeyin mi diyeceğim insanlara?

Halbuki kul hakkı diye bir şey var, en büyük günahlardan biri…

Onlar için böyle bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Böyle düşünseler, hak yemekten günah almaktan korksalar, ağaç. hayvan, doğa, su, kadın katliamı yapmazlar, yeraltı ve üstü kaynakları emperyalist güçlere peşkeş çekmezler. Kul hakkına inanan biri “hep bana hep bana” mantığıyla davranıp, kendine bir şey söyledi diye gücünü kullanarak karşısındakini cezalandırmaya kalkar mı? Çok komik, a2 TV’de ne zaman Gezi Direnişi veya demokrasi insan hakları ve sanatçıların meselesi gündeme gelse, hedefte önce benim ve Mehmet Ali Alabora’nın fotoğrafını koyarlar ama aynı kanalda bilmem kaçıncı tekrar benim oynadığım bir diziyi yayınlıyorlar. Bir yandan bunu yapıyorlar, bir yandan da telif vermiyorlar. Dava bile edemiyorsun!

“80 BİN İNSANIN RECEP TAYYİP ERDOĞAN’LA DAVASI VAR. KİM OLDUKLARINI BİLİYOR MUYUZ? 80 BİN HABER DEMEKTİR BU”

Devrimci ve sosyalist bir gelenekten geldiğiniz için çok eskiden beri gözaltına alınmaya alışıksınız. Eski gözaltılar ile şimdikiler arasındaki en büyük fark nedir?

Gerçekten alışığım, çok gözaltına alındım. (Gülüyor) Sıkıyönetim ya da olağanüstü hâl koşulları haricinde, eskiden mahkeme kararı olmadan kimsenin evine girip arama yapmak, gözaltı yapmak, sokak ortasında insanları çevirip kimlik sormak, aramak yoktu. Mahkeme kararı olmadan kapınızdan içeri adım atamazlardı. 12 Mart, 12 Eylül dönemlerinde yapılmıştır bunlar ama bunların dışındaki zaman dilimlerinde bu ülkede bu tür şeyler olmamıştı. Şimdi sokak ortasında kimliğiniz soruluyor, GBT’nize bakılıyor; istediğini keyfi alabiliyor, anında gözaltı yapabiliyor, mahkeme kararına gerek duymaksızın evinize girebiliyor. Birisi ihbar ediyor, o ihbarı savcılık kabul ediyor, hakkınızda daha kesinleşmiş hiçbir şey yokken ne olduğu belirsiz davalar açılıyor ve bir anda kendinizi gözaltında bulabiliyorsunuz.    

Somut delil ya da elle tutulur bir iddianame olmadan da içeri atılanlar var.

Atılan arkadaşlarımız var, görüyorsunuz ne olduğunu… Dünyada en fazla gazetecinin cezaevinde olduğu bir ülkedeyiz ve o gazetecilerin çoğunluğu hakkında düzenlenmiş bir iddianame bile yok. İçeride milletvekilleri, parti meclis üyeleri, iki tane parti eş başkanı var, daha ne olsun. Enis Berberoğlu içeride kaldı yıllarca, şimdi Eren Erdem var ve bunlar hep emirle içeride tutuluyorlar. Bunun adı faşizm…

Daha bu hafta Evrensel Gazetesi’nin yazarı Ayşegül Tözeren’i gözaltına aldılar.

Twitter’da paylaştım, biliyorum.

Kültür sanat yazan edebiyatçı bir hekim, insan hakları aktivisti olmak dışında herhangi bir siyasi kimliği yok, trafik cezası bile yok ama 3 gün Vatan Şube’de kaldı. İhbar üzerine alınmış.

Biliyorum, durumlar korkunç. Birisinin ihbarıyla alınıyor. İhbar gelir, telefon açarsın “böyle bir durum var, ifadenize başvurmamız gerekiyor” dersin, kalkar gider. Kanunlara uygun bir şekilde yapacağına, gidip direkt alıyor çünkü gözdağı vermek istiyor. Korkutmak istiyor. Ne oldu durumu onun?

Şimdi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı ama annesinin yaşadığı o endişe ve korkuyu telafi edemez kimse tabii.

Bu durumları bütün Anadolu yaşıyor. Bunlar bizim gördüklerimiz; göz önünde bulunan, okuduğumuz, bildiğimiz insanlar sadece, bir de görmediklerimiz, duymadıklarımız var. Bizlerden birine ya da demokratik kitle örgütü üyelerine veya sivil toplum kuruluşunun yöneticilerine bir şey olduğu zaman, kendi medya grupları dahil haber yapılıyor ama ya haberi yapılmayanlar? 80 bin insanın Recep Tayyip Erdoğan’la davası var. Kim olduklarını biliyor muyuz? 80 bin haber demektir bu.

15 Temmuz olayında 14-15 yaşındaki çocuklar bile içeri atıldı.

Tabii. Kuleli Askerî Lisesi öğrencileri var içlerinde, dünyadan habersizler, doldurmuşlar, götürmüşler oraya… Durum ortada. Çok büyük adaletsizlikler var.

O çocukların annelerini düşünemiyorum, neler yaşıyorlardır… En son Cumartesi Annelerinden Elmas Anne de 39 yıllık bir kahırla gitti. 39 yıl oğlunun kemiklerini alamadan gitti. Oğlunun nerede olduğunu öğrenemeden gitti kadın ya.

Anadolu bu kahırlı annelerle dolu, Ana-Dolu... Elmas Anne gibi daha kaç anne var orada? Bu Cumartesi Anneleri Arjantin Anneleri fikrinden ortaya çıkmıştır. Bu işi başlatan ve ilk oturma eyleminden beri orada bulunan iki sanatçı arkadaşız; Jülide Kural ve ben… Yıllarca o hüznü, o acıyı, o kederi yaşadım annelerimizle beraber. Hasan Ocak’ın annesinden Metin Göktepe’nin annesine kadar… Hepsinin ailelerini de yakından tanıyorum. 80-90 yaşında anneler var orada ve onlara tahammülleri bile yok, Galatasaray Lisesi’nin önü karakola döndü, girilemiyor, biliyorsunuz. Bir emirle Taksim Meydanı’nda basın açıklaması yapılamıyor. Ankara, Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Heykeli bir yıldır tutukluydu… Kelepçelediler yahu! Heykeli gözaltına aldılar. Rezil oldular dünyaya; CNN enternasyonal ana haber bülteni oradaki kelepçeli heykelle açılıyordu, düşünsenize…

Peki, hiç gözaltına alınmamış ama ihtimali olanlara neler önerirsiniz?

Korkmayacaklar, hiçbir şeyden… Asla korkmasınlar. Gözaltına alınma olasılığı insanın günlük yaşamının bir parçası haline geldi artık; dolayısıyla yemek yerken, sevişirken, oyun izlerken, kitap okurken, uyurken bu durum başınıza gelebilir. Hazır olun ve korkmayın çünkü amaçları korkutmak… 

Bu son Diyarbakır, Van, Mardin’de yaşananlarda, polisin halka çok sert davranması çok üzücü… İnsan olarak içimi çok acıtıyor.

Düşman olarak görüyorlar çünkü, halk olarak görmüyorlar ki! Bu konuda sokağa çıkanlar sadece parti ve meclis üyeleri değil ki, seçmenler… Yani halk. İçlerinde HDP’li olmayanlar da vardır muhakkak, AKP’li de vardır ama adaletsizliğe karşı çıkmak için oradadır. Onları bile birebir terör örgütüyle özdeşleştirip, düşman görüyorlar çünkü öyle eğitiliyorlar.

Polisler de genç çocuklar zaten, sistemin gerektirdiğini yapıyorlar ama vicdan harekete geçmez mi yine de birinin kafasına kaskla defalarca vurduğunda?

‘Alın bunu’ dedi mi bitiyor. Amirin ağzından bu laf çıktıysa tamam, yapamayacağı şey yok. Dokunulmazlıkları olan milletvekillerine yapıyorlar ya, sivillere niye yapmasınlar? O an karşısındakini düşman olarak gördüğü için o düşmanı yok etmek için elinden gelen neyse onu yapıyor.

Ama onun da bir annesi var, babası var, evladı var, karısı var, kardeşi var…

Elbette. O da bir annenin çocuğu, eve gidince kızını, kardeşini görüyor, babası kendi koltuğunda oturuyor, yastığa başını koyunca ne yaptığını düşünüyor mu? AKP’ye ve MHP’ye karşı olan herkes vatan haini şu anda, dolayısıyla karşısındaki düşman… 

Kadın cinayetlerinde Türkiye dünya genelinde sıra başlarında hep, geçtiğimiz 31 günde 31 kadın öldürüldü. 3 gün evvel kızının gözlerinin önünde eski eşi tarafından bıçaklanan Emine Bulut’un kameraya olan son bakışını ve kızının “anne lütfen ölme” feryadı hiçbirimizin hafızasından silinmeyecek. Kadın belli ki kendini güvende hissedebilmek için kızını yanında götürmüş ama sonuç ortada. Failin “hakaret edince sinirlenip bıçakladım, uygunsuz hayat yaşıyordu” gibi ifadeleri ceza indiriminin peşinde olduğunu gösteriyor, ki bugüne kadar böyle ifadeler hep indirim gördü. Neler söylersiniz bu dizilere hatta kanunlara bile yansıyan eril gölge hakkında?

Bu bahis canımı yakıyor. Gericilik ülkeyi kuşattıkça aynı oranda kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri, çocuk yaşta evlilik de çoğalıyor. Bu son cinayetin asıl sorumlusu bu sistemin ta kendisidir ve kimler ki “kadın cinayetleri araştırılsın” önergesini reddetti, asıl suçlular onlardır.

“BUGÜN 3 BELEDİYE BAŞKANIYLA BAŞLATILAN OPERASYONUN, YARIN 33 OLMAYACAĞININ HİÇBİR GARANTİSİ YOK”

Geçen haftaki söyleşimizde Nebil Özgentürk “Sıradan insanları bile ‘dur ya dur, içeri atarlar beni, işsiz bırakırlar’ diye düşündükleri bir dönem, darbe dönemlerinde bile bunlar konuşulmadı” demişti. Ayşegül gibi kültür sanat eleştirileri yazan hekim/gazeteci bir arkadaşımız bile içeri alınıyorsa, herkes alınabilir diye düşünüyorum.

Doğru söylemiş arkadaşım. Üstelik ben giderek sertleşeceğini düşünüyorum. Çok farklı yerlere savrulacağız hep beraber.

Ama son zamanlarda, özellikle azınlıklar hakkında bayağı olumlu konuşmalar yapılıyor.

Bir yandan çözüm masasını yeniden oluşturmak için adadan mektuplar, mesajlar gönderiliyor, seçim aşamasında bile oradan gelen mesajlar kullanıldı ama diğer yandan olanları görüyoruz. Halkın oylarıyla hem de birinde %67’sinin birinde %55’inin birinde %52’sinin oylarıyla seçilmiş olan belediye başkanlarını baskıyla görevden alıyor. Yetmedi, belediye meclisi üyeleri de gözaltına alındı. Kimse bunun demokrasi olduğunu söyleyemez. En başından beri ‘sandık demokrasidir, sandıkla gelen sandıkla gider’ diyen kendisi değil miydi?

Adalet Yürüyüşü’nün öncüsü Kılıçdaroğlu’nun atanan kayyımlar için ‘sokağa çıkmayı doğru bulmuyoruz’ çağrısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyal demokrat dünyanın içerisinde çok dostum var, parlamentoda vekil olan çok arkadaşım var, partinin tabanında ve il ve ilçe örgütlerinde çok tanıdığım var; halen sanat izleyicileri, tiyatro-sinema seyircileri, sanatseverler, şarkılarla dans etmek isteyenler, özgürlükçü, eşitlikçi ve fikirlerini sakınmadan söyleyen aydınlanmacı bir kuşak o partinin çatısı altında… Bunlar cumhuriyetin kurucu değerlerine de sahip çıkan insanlar; benim seyircim de onların içinde… Bütün bunlara rağmen çok yoğun eleştirilerim de var; artık bütün muhalif yapılar yüzünü ülkenin sosyalistlerine dönmek zorunda… Bu ülkenin aydınları, yazarları, sanatçıları, komünistleri, sosyalistleri, devrimcileri ne yapıyorlar, ne düşünüyorlar, ne diyorlar? Ülkenin geleceği için yalnız başına karar almamak gerekiyor artık. Bugün 3 belediye başkanıyla başlatılan operasyonun, yarın 33 olmayacağının hiçbir garantisi yok. Burada da -seçimlerde bileşeniniz haline geldiği gibi- eğer dayanışamazsanız, yan yana gelemezseniz onlarla, bu yarın sizin kapınıza gelip dayandığı zaman ne yapacaksınız?   

Nazi döneminde rahip Martin Niemöller’in “ben kimse için sesimi çıkarmadım, sonra benim için geldiklerinde, çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı” dediği gibi…

Aynen öyle. Muhalif partilerin gözden geçirmesi gereken birçok durum var. CHP’nin fabrika ayarlarına dönmesi gerekiyor. Çünkü altı okun altısının birden kırıldığını düşünüyorum. Ne devletçilik, ne devrimcilik, ne halkçılık, ne cumhuriyetçilik kaldı, hele laiklik hiç yok.

Ama milliyetçilik damarı hala duruyor.

(Gülüyor) Haklısın, o var. Bahçeli de Erdoğan da milliyetçi işte, Kemal Bey de milliyetçi…

İmamoğlu da milliyetçi, sonuçta sağ gelenekten geliyor.

Evet. (Gülüyor) Bir yerde okumuştum, çok gülmüştüm; bir gazeteci 10 kez sormuş, solcu musunuz değil misiniz diye, solcuyum dedirtememiş. (Gülüyor) Ama benim tanıdığım sosyal demokratlar içerisinde, solcu olduğu halde ona oy veren binlerce insan tanıyorum.

Peki, sizce şirin ulusalcılık, utangaç faşistlik midir?

Liberalizm sol bir çocukluk hastalığı ve tedavisi sadece sosyalizmle mümkün. Bütün komünistlere, sosyalistlere ulusalcı demek hastalığıyla, kendisi ulusalcı olan kafatasçılık arasında bu anlamda hiçbir fark yoktur. 

“ÜLKENİN AYDINLARINA, YURTSEVERLERİNE, DEVRİMCİLERİNE SOSYALİSTLERİNE, EMEK ÖRGÜTLERİNE, STK’LARA, VAKIFLARA OLAN SALDIRILAR BÜYÜYECEK”

Seçim döneminde ülkenin %50’sine vatan haini damgası vuruldu ama en başta CHP olmak üzere muhalif partiler bu konuda da gereken tepkiyi gösteremediler bence.

Bir yandan ekonomik anlamda tıkanmış, dış ve iç siyasette tükenmiş, üretemeyen, çaresiz bir siyasette sıkışmış, ellerini kollarını kendisi bağlamış bir ülke var -çünkü hep bana hep bana anlayışıyla, tek adam yönetimi bir yere kadar getirebiliyor her şeyi-, diğer yandan birtakım kan emicilerin, katil sevicilerin iç savaş çığırtkanlığı ve kışkırtıcılığı yaptıklarını da biliyoruz; dolayısıyla Kemal Kılıçdaroğlu onu da görüyor olabilir. Sokağa çıkmanın büyük bir çatışmaya neden olacağını öngörüyor olabilir ama buna bir alternatif üretmelidir.

Nasıl bir alternatif olabilir bu?

Kitlesel gösteriler yaparak… Ben onun yerinde olsam, Diyarbakır, İstanbul, İzmir ve Ankara merkezli büyük mitingler yapar, bunlara hayır derim. Buna gücü olduğunu ve kitlelerin buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Siyaset tıkanmış durumda. AKP kendisini üretemiyor. Hele şimdi yabanarısı gibi yeni, iki tane oğul veriyor, iki ayrı kovan... İki ayrı siyasi parti çıkıyor bünyesinden, dolayısıyla daha çok hırçınlaşıyor. Hırçınlaştıkça göreceksiniz, muhalif kanata yani ülkenin aydınlarına, yurtseverlerine, devrimcilerine sosyalistlerine, emek örgütlerine, STK’lara, vakıflara olan saldırılarını büyütecek.

Kötü hissediyordur, onu gençliğinden beri tanıyan en yakın iki arkadaşı kendi partilerini kuruyor.

Tabii. Biri cumhurbaşkanı diğeri başbakan yaptığı bir adam. Onun cephesinden baktığınız zaman aslında büyük bir acı… Çok büyük bir ihanet olsa gerek. Dolayısıyla bunu hazmedebildiğini sanmıyorum. Kim hazmedebilir ki? Her şeyi yönettiğini varsayan ve bu konuda kendini dünya lideri ilan ettirmiş birinin böyle bir boşluğa düşmesi kesinlikle hazmedilir bir şey değil! Mesela kendi partisinin bünyesinden birden fazla yeni partinin çıkmasına Musolini izin verir miydi? Hitler’in partisinde böyle bir şey olabilir miydi? Asla…

Geçmişten günümüze bakarsak sistemin hep aynı işlediğini görüyoruz; aslında değişen hiçbir şey yok!

Yok, değişen şeyler var; mesela düzen siyaseti giderek kirlendi. Çıkar menfaat ilişkileri, talan yalan düşmanlık kin nefret üzerine kurulan, her şeyin dine ve din simsarları aracılığıyla havale edilen kirli bir siyaset… Ve tüm bunlar 20 yıllık bir zaman içerisinde yaşandı. Bu ülke dincilerin, gericilerin, bir sürü tarikat ve cemaatçilerin olduğu bir ülkeydi zaten ama hiçbir dönemde bu derece örgütlenip, gözümüze gözümüze parmaklarını sokmamışlardı. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri bu ülkede dincilerin, gericilerin, o yapılaşmaların önünü açan darbelerdir. Şimdi onlarla iç içe çalışılıyor. Gitti Fetöcü dedikleri cemaat, yerine geldi Menzil ya da başkaları… Bu anlamda değişen hiçbir şey yok! Adamlar hastaneler, okullar falan açıyorlar.

Her şey dershanelerin kapatılmasıyla start aldı.

Bana göre her şey köy enstitülerinin kapatılmasıyla, aydınlanma damarının yok edilmesiyle start aldı. Adnan Menderes’in aydınlanma düşmanlığının temel alındığı hatta AKP’nin, MHP’nin ve benzeri partilerin bu anlayış üzerine kurulduğunu düşünüyorum. Aydınlanma damarını ortadan kaldıran zihniyet, edebiyat, tiyatro, felsefe, sanat, müzik gibi ülkeyi aydınlatacak her unsura saldırır. Bunların üzerine kara bir örtü attığında orada başka bir şeyin çoğalacağını biliyor. (Birden sesini yükselterek) 21’inci yüzyıldayız, tiyatro oyunları yasaklanıyor bu coğrafyada. Sanatçılar hedef gösteriliyor. Filmler sansürleniyor.

Özel kanallar bile sansürlendi.

Hepsi. Dolayısıyla tam da o aydınlanma damarının yok edilmesi meselesiyle birebir örtüşüyor. Çünkü en korktukları yer orası; düşüncesini açıklayan insanlar zararlıdır bunlar için. Düşünebilen herkes düşmandır. Bütün dünyada, gerici despot baskıcı dayatmacı yapısı olan ülkeler için geçerli bir durumdur. Düşünceni açıkladın mı, pat giriyor koluna, götürüyor.

“OKUNMUŞ TERLİK, TÜKÜRÜLMÜŞ SAKAL SATAN BU DİN SOYSUZUNU SUSTURUN, DEDİĞİM İÇİN CÜBBELİ AHMET’E BİLE 3.750 LİRA PARA ÖDEDİM”

Yeni hapishaneler açılıyor.

Tamamı 170 oldu.

Bir ülkedeki hapishane sayısı neyi anlatır aslında?

Ne kadar medeni olduklarını ve eğitim düzeyinin çok yüksek olduğunu... (Gülümsüyor) Cezaevlerinin 220 bin kapasitesi var, içeride 270 bin insan var. Yetmediği için yenileri açılıyor. Şu an cezaevine girmeyi bekleyen 50 bine yakın insan var. Bunlar düşünce özgürlüğü, eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesi içinde olmuş ve düşüncelerini açıklamış insanlar… 50 bin insan hapis cezasıyla yargılanıyor, bir tanesi de benim. 13 tane davam var.

Durumları nedir şimdi?

Kazandıklarım var. Şu anki hükümet sözcüsü kültür bakanıyken, hakkında SOL gazetesinde “Siz hayatınızda kaç müzenin önünden geçtiniz, kaç oyun izlediniz, kaç opera bale seyrettiniz, kaç kütüphanenin adresini bilirsiniz, hangi kültürel varlıklardan haberdarsınız ki sizi kültür bakanı yaptılar? Siz atanmış birisiniz” diye bir yazı yazdım, hakaret davası açtı, kaybetti. Bir daha açtı, kaybetti. Arkasından tazminat davası açtı, yine kaybetti.

Vazgeçmiyor demek. Onca yoğunluğu arasında buna vakit ayırabilmiş.

Şu anki hükümet sözcüsü, kültür sanat anlamında yetersizdir, hem de mahkeme kararıyla ve buna rağmen kültür bakanlığı yapmıştır.

Bu davalar yüzünden bayağı tazminat ödemişsinizdir.

Çok paralar verdim. Cezalarımın büyük bir çoğunluğu paraya çevriliyor, Sümeyye Erdoğan’ın açtığı dava yeni kesinleşti, avukatlarım İstinaf Mahkemesi’ne başvurdu ama oradan da onay çıkacaktır; galiba 5.250 lira da ona vereceğim. Cübbeli Ahmet’e bile para verdim. Okunmuş terlik, tükürülmüş sakal satan “bu din soysuzunu susturun”, dediğim için ona 3.750 lira para ödedim.

Mahkemelerle uğraşıyorsunuz, cezalar alıyorsunuz, hala niye konuşuyorsunuz, niye yazıyorsunuz?

Konuşmadan, yazmadan olmaz ki! Bunları insanların bilmeleri gerekiyor. Bu dönemler konuşanlar, mücadele etmekten geri durmayanlar, boyun eğmeyenler sayesinde geçecek. Ancak biliyorum ki asla yalnız değilim asla.