Cehennemin güncellenen adresi



Artı Gerçek

Yaralı bir halkın sırtında iktidar kurup kayıtsız kalmak, yaraları acıtan kızgın bir kaplanın sırtında yolculuk yapmak kadar tehlikelidir.


İdris BALUKEN*


Soğuklarla birlikte pılını pırtını toplayıp ortalıktan kaybolan serçe dostumuzun çığlıklarıyla uyandık yeni güne. Oysa ki kışın en soğuk günlerinden biriydi. Dostumuz acil bir durum olmasa bu havada çıkıp gelmezdi. Gerçi hemen yanı başımızda, çatıdaki tel örgülerle, paslı saçak demirlerinin buluştuğu yerde, uzun uğraşlar sonucu yaptığı yuvasında olduğunu biliyorduk. Bahar ve yaz mevsimi boyunca, duygu dolu yüreklerimizle konuştuktan hemen sonra, çalı-çırpı toplayarak tamamlamaya çalıştığı yuvasına çekileli bir hayli zaman geçmişti. Minik bir selam vermeye gelmediği gibi küçük kaplara koyduğumuz ekmek ve bulgur kırıntılarından tek bir lokmayı bile yememişti. Kafasını göğe doğru dikerek, kana kana su içmesini özlemiştik. Gözden uzak olması gönlümüzden ıraklaştırmamıştı onu. Hatta burukluğu bir kenara bırakarak düşününce hak vermiştik kendisine. Uzun kış günlerinde, sıkış tıkış da olsa bir yuvanın sıcaklığını soğuk bir hapishane avlusuna tercih etmişti. Bize öyle bir seçenek sunulsa, farklı mı davranacaktık sanki…

Avlu bizim için inandığımız doğruların kefaretini ödediğimiz yerdi. Acıyla teslim alınmaya çalışılırken, umutla erdemimizi savunduğumuz mekândı, onurumuzun kararlılıkla direndiği bir arenaydı. Bize zorla dayatılmıştı. Hal böyleyken, dostumuz bu zorunlu mekana neden geri dönme ihtiyacı duymuştu. Bu karda kışta neyin kefaretini ödemeye gelmiş, hangi acıya karşı kendini savunmanın derdine düşmüştü, merak etmiştik.

Çok geçmeden yüreğimizin orta yerine düşen çığlıklarının sebebini anladık. İri bir zeytin büyüklüğündeki yumurtası yuvadan düşmüş, çatıya yakın avlu köşesindeki beton zemine çakılmıştı. Yarısı parçalara ayrılarak etrafa saçılmış, diğer yarısı da sağlam görüntüsü verecek şekilde bir yarım küre şeklinde öylece önümüzde duruyordu. Dağılan kabuklar arasında betonun gri kasvetini ortadan kaldıran, sarı ve şeffaf bir sıva görüntüsü ortaya çıkmıştı. Betona serilen bu sevimsiz sıvanın dostumuzun gözüne nasıl göründüğünü tahmin etmek zor değildi. Belki de ömür boyu yüreğine asılı kalacak o resmin tüm boğucu renklerini bizimle paylaşma isteğindeydi. Dertleşmeye, mümkünse biraz konuşarak açılmaya, ruhunu rahatlatmaya gelmişti. Yas taşan ağıtlarının, havarlarının sebebi buydu. Biz de beton zemine adeta kazınmış gibi duran bu resmin, dostumuzun henüz birkaç saat önceki umutlarını, düşlerini, yaşama sevincini dahi içerdiğinin farkındaydık. Avlunun kasvetli bir köşesinde, onun bütün güzel duyguları, hayata olan bağlılığını belirleyen yavrusunun doğmamış taslağı, öylesine parçalanıp dağılmıştı. Bu nedenle ölüm mahallindeki olay yeri incelemesinin resmi soğukluğu yerine, derdiyle dertlendiğimizi gösterecek sıcak bir paylaşımın telaşına düştük. Sağlammış görüntüsü veren yarım kabuğu yerden kaldırıp avlunun penceresine taşırken, kırılabilir çok değerli bir eşyayı taşırken gösterdiğimiz özeni ona hissettirmeye çalıştık. O kabuğun, onun hayal ve umut kutusunda kalan son parça olduğunun bilincindeydik. Belki de bu son parçaya bakarak anılarını canlı tutacak, yeni umutları, yeni hayalleri o anıların canlandıracağı duyguların üzerine kuracaktı. Ağır ve saygılı davranışlarımız, incitmemenin özeni ile birlikte kendimize olan saygının bir gereğiydi. Bir ananın acısına saygı duymayı bilmeyenin, yaşama dair söyleyeceği tek bir sözün geçerliliğinin olmayacağını, hatta nefes alıp vermekle geçirdiği zamanın yaşamdan bile sayılmayacağını, damıtılmış bir insanlık tarihinden ve onun yarattığı bu değerleri göstermeye çalışıyorduk.

Ona gösteremesek de insanlık tarihinin analarla ilgili bir de utanılacak yanları vardı. Dile getirilemeyecek, akla getirilirken bile utandıran, eziklik hissettiren yanları… Yanlış anlaşılmasın, utandıran ya da ruhu ezen yanları bir ortaklık duygusu içinde olduğumuzdan değil, önleyemediğimiz, engelleyemediğimiz için duyumsuyorduk. Yoksa onlara yaşatılan utanılası acıların ne bir parçası olmayı kabullenmiştik ne de kanıksamanın ya da hiçbir şey yapamamanın melankolik çaresizliğiyle debelenmişliğini hazmetmiştik. Bizimkisi elinden gelen her şey yapıp çare olamamanın mahcubiyeti olsa gerekti. Dostumuza söyleyemediğimiz mahcubiyet, anaların her gün binlerce kez ölmeye devam ettiği gerçekliğiydi, tıpkı şu anda kendisinin binlerce kez ölmekte olduğu gibi.

Ölümün karabulutlarından dökülen sağanaklardan onları koruyamadığımız gibi üzerlerine tutmaya çalıştığımız barışın rengârenk canlılığını taşıyan her bir şemsiyenin de haşin rüzgârlarla kırılıp parçalandığına tanıklık etmiştik. Öyle ki Silopi’nin taşlı bir sokağında Taybet Ana’nın cansız bedeni, günlerce yerde yattığında, şemsiyeleri tutan ellerimizdeki, kollarımızdaki bütün kemiklerin de kırıldığını hissetmiştik. Takadı kırılmış dizlerimizin üzerine doğrulduğumuzda, öfkeli bir acının keskinliğiyle bileylendik. Sonra Cemile’nin annesi bir derin dondurucunun yanı başında tutuldu, bu ölüm yağdıran sağanaklara. Bileylenmiş öfkemizle avazımız çıktığı kadar bağırmış, sesimizi vicdanı taşlaşmış, bütün insanlığa duyurmaya çalışmıştık. Ne var ki o günlerde insanlık, göğü kaplayan o karabulutların arkasına sıvışıp saklanmayı tercih etmişti. Bunları, gözümüzün içine bakarak şakıyan serçe dostumuza söyleyemedik, söyleyemezdik. Derin dondurucudaki yavruyla kederlenip kendi yavrusunun acısını bir süreliğine de olsa unutmasına, gönlümüz de vicdanımız da el vermedi. Acısını kıyaslayarak bulacağı ufak bir teselliden onu mahrum bırakmayı tercih ettik. Anaların, evlatların cansız bedenlerine musalla taşının bile yasaklandığını ona nasıl izah edecektik. Dilimiz varmadı ya da böylesine utanılası acıları konuşacak bir dile sahip değildik. Onu söylesek, bu defa mezar taşının devam etmekte olan yasak hükmünü de anlatmamız gerekecekti. Galatasaray Meydan'ında yıllardır bir mezar taşı uğruna vicdanlara seslenmek için çırpınan anaları ya da Bitlis’te un ufak olmuş kemik tozlarının konduğu poşetlerle, binlerce kilometre ötedeki adli tıp koridorlarına götürülen çocukları için DNA testi sırasını bekleyen anaları anlatmayı hangi yürek kaldırabilirdi, hangi vicdan bu mahcubiyetin ağırlığı altında, ağıtlarına devam eden yaralı serçeye karşı, önce ağzı kararanların, sonra da tüm içlerinin karardığını bilmek, minik serçemizin hangi acısını hafifletecekti!

Ruhu acıyan dostumuza karşı sessiz tavrımızı hala anlamayanlar varsa, onlara da mezar yasağını, toprak yasağını anımsatmam gerekecek. Ankara’nın göbeğinde, Hatun Tuğluk Ana’nın cansız bedeni mezardan çıkarılırken, toprak bile şaşkınlığın, sıkıntının ve öfkenin getirdiği bir sessizlikle donup kalmamış mıydı! O toprak ki kendisi de bir anaydı. Kutsal kitaplarda, insan bedeninin ondan yaratıldığı yazardı, doğadaki tüm canlılar ona serpilen tohumlar sayesinde yaşardı. Toprak anaya, Hatun Ana şahsında evlat acısının en yaralayıcı, en öldürücü olanı yaşatılmıştı. Yine de kendini bırakmamıştı toprak ana, küsüp herkese sırt çevirmeyi tercih etmemişti. Tüm canlılara yaşam taşımaya devam etmişti. Yaşanan çirkinlikleri, içi kararan insanların, yüzlerinin de kararması olarak değerlendirmiş, Dersim’in kuytu bir köşesinde, bizim gibi tüm mahcubiyeti üzerinde evladını, Hatun Ana'yı bağrına basmış, onun şahsında tüm analardan özür dilemişti. 

Her yönüyle susmak bilmeyen dostumuza karşı işimiz o kadar zordu ki! Analara binlerce yıldır çektirilen acılar, dilimizin ucuna gelip gelip geri dönmekteydi. Bir ara Sise Ana’dan bahsedecek gibi oldum, sonra hızla toparlanıp yutkuna yutkuna sustum. Hasta ve yaşlı bedeniyle, içinde bulunduğu hücre duvarlarını bile utandıran Sise Ana'yı nasıl anlatabilirdim! Anlatmaya başlasam, hücre duvarlarının bile bir umutla ardından bakıp sonra düş kırıklığına uğradığı o rapor rezaletini nasıl açıklayacaktım. Bir hekim olarak Sise Ana'nın yaşlı ve hasta bedeninden utanmadan 'numara yapıyor' diyen meslektaşlarımın olduğunu hangi yüzle söyleyecektim. Hipokrat’ın bile mezarında ters döndüğünü söylesem, serçe dostum bundan bir şey anlar mıydı emin değildim. Aslında bu ayıbı yaşatanların, insanlık numarası yaparak yaşayan mahlûkatlar olduğunu, hücre duvarları bile söylemiş diye duydum. Bir duvardan daha hissiz insanlar olduğuna, onlar bile şaşıp kalmış. Hatta duvarlardan biri 'bunu göreceğime keşke yığılıp bir moloza dönseydim' diye dert yanmış. Diğer duvarlar da hak vermişler ona, kımıltısız bir enkaza dönmeye çoktan razı geldiklerini ifade etmişler. Bu yakıcı gerçeklerin dostumuza keder yüklemekten başka bir işe yaramayacağını düşünüyorduk. O yüzden sadece sustuk. Gözüne asılı kalmış gözyaşıyla, hayat suyunu berraklaştırmaya çalışan bu yaralı anaya, o suyun kirinden, bulanıklığından bahsetmek, kalan umut kırıntılarını dahi o kirin içine gömmek anlamına gelecekti.

Bunları düşünürken gözümün önüne gürültülü ve bulanık akan o suyun görüntüsü geldi. Gözelerinden bembeyaz köpüklerle fışkıran su, yatağında yol aldıkça kirleniyordu. Sığlaşan bir yerinde el ele tutuşarak suya atlayan üç kadın gördüm. Ellerinde bakır taslar vardı, suda yüzen çeri çöpü, kiri temizlemeye çalışıyorlardı. Belli ki niyetleri serçe dostumuzla aynıydı, suyun berrak akması için çabalıyorlardı. Tek bir tas, koca bir su kitlesini temizlemeye yetiyordu. Meraktan iyice yoğunlaşıp kim olduklarını seçmeye çalıştım. Çok geçmeden tanıdım onları. Cevriye Ana, Leyla’nın elinden tutmuştu, Leyla da Sabiha’nın. Suyun üzerinden topladıkları çöpler, kadınlara reva görülen zulümleri, dertleri, kederleri çağrıştırdı zihnimde. Üç kadın, analar için ve belki de analar adına, insanlık tarihini kirinden arındırıyorlardı. Yeni bir yaşamı arınmış bir tarihten doğurtmak istiyorlardı. Zor bir çabaydı. Buna karşın yüzlerinde sabrın, umudun ve inancın kararlılığı vardı.

Yaşça, ruhça hangisi büyük, hangisi küçük anlamak mümkün değildi. Duyguları, ruhları birbirine karışmış gibiydi. Sonra Cevriye Ana yorulmuş olacak ki akan sudan toprak ananın kucağına bir çırpıda atlayıverdi. Leyla ve Sabiha bir taraftan ona el sallıyor, öbür taraftan da bakır taslarla suları temizlemeye devam ediyorlardı. Aynı anda türkü söylüyorlardı. İçinde barış, kardeşlik, özgürlük geçen türkülerdi bunlar. Türkülerin melodisine kendimi kaptırmışken, onlara katılan yüzlerce ana daha ilişti gözlerime. Moraran gözaltılarını beyaz tülbentleriyle saklamaya çalışıyorlardı. Belleğime sordum, kimdir bu analar diye! Oğulları ve kızları, hücre duvarları arasında bedenlerini açlığa yatırmış analardır dedi belleğim. Leyla’yla, Sabiha’yla birlikte onlar da ellerindeki taslarla hemencecik çalışmaya koyuldular. 

Suyu bir berraklaştırsalar, bulanıklığı bir dağıtsalar, çocukları çağırtıp, pırıl pırıl akan o suda yıkayacakmış gibi duruyorlardı. Belki de çocukların sadece o berrak suyun akışını izlemelerini istiyorlardı, altındaki taşların, kumların, yosunların tek tek görüldüğü seyir anlarını yaratmak istiyorlardı, kim bilir! Bu düşüncemi doğrularcasına Berfo Ana, kucağındaki Alan Kurdi bebekle çıkageldi suyun kenarına. Evladını kucaklar gibi sımsıkı tutmuştu, Alan bebeği. Evlat hasretinin esamesi görünmüyordu Berfo Ana'nın gençleşmiş suratında. Alan bebek, suda çalışan anaların yanına gitmek istediğini parmağıyla Berfo Ana'ya anlatmaya çalışıyordu. Sudan korkmuyordu artık. Bir keresinde, bütün dünyanın gözü önünde, insanlığı utandıracak şekilde boğulan kendisi değildi sanki. Berfo Ana sevinmişti onun bu durumuna. Sonra suyun kenarına oturdular. Alan bebek suya ellerini çırpa çırpa, oracıkta bir oyun kurdu. Berfo Ana suya fırlatsın diye ona küçük çakıl taşları taşıyordu. Suda çalışan analar da o esnada ellerindeki işleri bırakıp Alan bebeğin hayat suyuyla kurduğu oyuna katıldılar. Bir ara hep birlikte gülmeye başladılar, Alan bebek bir şirinlik yapmış olmalıydı. Hep birlikte güldükleri o kısacık anda hayat suyu tamamen berraklaşmıştı, billur gibi akarak paklaşmıştı. Ama kısa sürdü bu durum. Ya da bana öyle geldi; Berfo Ana ve Alan bebek gitmişlerdi. Analar yeniden bulanık akan suda harıl harıl çalışmaya koyuldular.

Anaların bu kutsal ayinine, hayranlıkla ve hüzünle dalmışken, yeni analar geldi suyun kenarına. Sudaki analara el sallıyorlardı, oraya kahverengi yeni bakır taslar taşımışlardı. Çoğunun ayağında tek bir terlik vardı, bazıları alınırken terlikleri düşen analardı bunlar. O terlikler ki yıllar önce evlatlarını yitirdiklerinde, kapı eşiklerinde sessiz sedasız bir şekilde anaların yaşama geri dönmelerini beklemişlerdi. Yıllarca kısa bir misafirliğe gitmeye dahi gönülleri el vermemiş anaların terlikleriydi onlar. Yıllar sonra analar onlarla yeniden buluştuğunda, bir sokak ortasında sahipsiz kalıp anaların arkalarından bakacaklarını akıllarına dahi getirmemişlerdi.

Daha ne görüntüler ne hikayeler geliyordu gözlerimin önüne, anlatamam! Bu topraklar, kahramanları, mağdurları, kurbanları analar olan bir acı imparatorluğu gibiydi. Aklıma gelenlerin, buzdağının görünen kısmı olduğunun farkındayım. Kadim toprakların üzerine, anaların yaralı, kıpkızıl yüreklerini öğüterek kan akıtan binlerce değirmen kurulmuş gibi hissettim. Oysa değirmenler, yaşam kaynağı olan sapsarı buğday taneleri öğütüp kar gibi beyaz unları elde etmek içindi. Bu çarpık yazgının tek bir kelimesinden dahi dostumuza bahsetmem mümkün değildi.

İşin daha da kötüsü, analara tüm bu acıları reva görenlerin, insanlığa onların kutsallığını müjdeleyen peygamberin yolundan gittiklerini arsızca iddia etmeleriydi. Kutlu peygamber “Cennet anaların ayakları altındadır” demişti, doğru. Ancak, bu sözü ağızlarına pelesenk edenler, tüm yaşamı, yaşamın her bir anını analar için korkunç bir cehenneme çevirmişlerdi. Kutsal sözün içini her gün, her saat boşaltmakta bir beis görmemişlerdi. Kutsanması gereken bir mirası, aç fareler misali her gün kenarından köşesinden tırtıklayarak kemirmiş, o mirastan geriye hiçbir şey bırakmamış gibilerdi. Üstelik bu durumu sorgulamıyorlardı, muhasebesini yapmıyorlardı. Temiz vicdani öğütlerin yerine kirli iktidar hırslarını koyuyorlardı. Vicdanlarına eğilip bakmayı deneseler, sokak ortasında günlerce cansız yatan ananın ayak tabanının baktığı sonsuz boşlukta, azgın bir cehennemin yaratıldığını muhakkak ki göreceklerdi. Şehirlerarası bir bagajda taşınan ananın ayağının değdiği tabut tahtasının altında da hasta bedeniyle yatmakta olduğu hücrede basılan buz gibi betonun altında da cayır cayır yanmakta olan bir cehennem olduğunu göreceklerdi. 

Dante’nin cehennem tasvirinde var mıydı bilemiyorum, ancak anaların gözyaşlarının döküldüğü yerdi cehennem, adım gibi eminim. Zira anıldığı her yerde, dayanılmaz ve sonsuz acılarına çekildiği yer olarak betimlenmişti cehennem. Anaların gözaltlarında, ayak altlarında, avludaki serçe misali göğüslerinde çarpan kalp atışlarında, onlara yaşatılan sonsuz acıların izleri öylesine yakıcıydı ki. Yaşarken cehennem ortasına atılmışlardı sanki. 

Dünyada yaratılan cehennemin asıl sahipleri, mahşeri cehennemin kayda geçmiş müdavimleri olacaklarını unutmasınlar. Rüzgâr eken fırtına biçer denir ya anaların yaşamına cehennem ekenler, bu dünyada da ağızlarından düşürmedikleri öte tarafta da ne biçeceklerini yeniden oturup düşünmeliler. Akılları ve vicdanları uyuşturan, iflah olmaz iktidar sarhoşluğundan sıyrılıp anaların tertemiz yüreklerine bakmanın zamanı gelmedi mi? Unutmasınlar ki aklını ve vicdanını bir kenara koyarak, halkın sırtına iktidar koltuğu kuranların hazin sonlarıyla doludur insanlık tarihi. Yaralı bir halkın sırtında iktidar kurup kayıtsız kalmak, yaraları acıtan kızgın bir kaplanın sırtında yolculuk yapmak kadar tehlikelidir.

Kalemimin kaplan adaletine geldiği saatlerde, yaralı dostumuzun yeniden avluya indiğini gördük. Koğuş arkadaşım M. Ali Heval (Dersim Belediye Eş Başkanı) ile birlikte, apar topar avluya çıkıp onu izlemeye koyulduk. Ürkütmemenin ve incitmemenin özeni üzerimizdeydi. Yaralı ana, sezgileri üzerinden hissettiği duygularımıza saygının gereğini yapmaya gelmiş gibiydi. Keyifle olmasa da önce birkaç bulgur tanesini küskün gagasıyla eşeledi, sonra da hortum gibi uzattığı boğazından birkaç yudum suyu midesine gönderdi. Bize söylemek istediğini, iştahsız keyifsizliğinden çok bakışlarına geri dönen ışıktan anladık. O ışık, avlu soğukluğunda içimizi ısıtmaya yetti…

*HDP eski Grup Başkanvekili, Sincan Cezaevi