Cemil Kılıç: İmam hatipleri de Gülen’in okulları gibi kapatmaya çalışacaklar



Artı Gerçek

Sosyal medyadaki paylaşımları sebebiyle geçtiğimiz ay görevinden uzaklaştırılan İlahiyatçı Cemil Kılıç ile şimdiki İslam anlayışını konuştuk.


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – İlahiyatçı ve din insanı olmasına rağmen yaptığı açıklamalarla birtakım İslami çevrelerin canını sıktığı için, ona ‘Türkiye’nin en cesur adamı’ diyenler var. İlahiyatçı yazar olarak anılıyor ama kendisi aslında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni… Öğretmenlik yaptığı 20 yıl içinde hakkında defalarca soruşturma açılmış ama vicdanı hiçbir zaman susmasına izin vermemiş. Attığı tweetler yüzünden devamlı ifadeye çağrılıyor. En son KONDA'nın anketini değerlendirerek, "Ateistler, Müslümanlara göre Kuran'a daha uygun ve daha ahlaklı yaşıyor" açıklaması yaptığı için, Akit gazetesi tarafından, ‘Din karşıtı o öğretmen hala görevde’ başlığıyla ve Cübbeli Ahmet’in söylemleriyle resmen hedef gösterildi. Böylece hakkında soruşturma açılan Kılıç’ın görevden uzaklaştırılmasına giden fitil ateşlenmiş oldu. Bir insanın bir insanı hedef göstermesini geçtim, bir gazetenin elindeki gücü kullanarak bir insanı hedef göstermesi gerçekten çok vahim bir durum… Ateizm Derneği’nden Alevi dedesine kadar farklı kesimlerden manevi destek gören Cemil Kılıç, gizli de olsa İslami cenahtan da kendisini destekleyenler olduğunu söylüyor.  

Aslen Sinoplu... Eymir Türklerinden; ailesi ise Selçukluya savaş açmış Baba İlyas’ın torunlarından… Sıkı bir Atatürkçü aynı zamanda. İki konudan da kıvançla bahsediyor. Kuran’ı duyarak değil de okuyarak öğrenenlerden… Kuran okumayı da - daha okuma yazma öğrenmeden - babasından öğrenmiş. Çocukluğundan beri dini eğitimin içinde; Kuran kursu, imam hatip lisesi, ilahiyat fakültesi derken yüksek lisans eğitimini sosyoloji ve sosyal antropoloji üzerine yapmış. Fahri olarak mahalle camiinde 2 sene imamlık deneyimi de var. Sohbetimizden kendisinin yumuşak başlı, mütevazı, iyi niyetli, güler yüzlü, işine aşık ve entelektüel bir insan olduğunu çıkardım. İşine aşık diyorum çünkü başka türlü bir insanın 20 yıl boyunca aynı mesleği yapıp, hala gözlerinde kocaman bir ışıkla mesleğinden ve öğrencilerinden bahsetmesi mümkün değil!

Söyleşi yapmak üzere, Sarıyer Cumhuriyet İmam Hüseyin Cem ve Kültür Evi’nde verdiği bir konuşmadan sonra buluştuk. Neredeyse 5 yıldır faaliyette olan cem evinin mimarisine ve oradakilerin misafirperverliğine bayıldım. Oranın Yönetim Kurulu Başkanı ve Dedesi Hıdır Uluer kapılarının inanan inanmayan herkese açık olduğunu ve mağdur durumda kalan herkesi desteklediklerini söyledi. Röportajımız bittikten sonra Cemil Bey metroyla evine gitti. Görevine iade edilmezse ne olacağını sorduğumda ise gülümseyerek ‘Buna nasıl cevap vereyim bilmiyorum; iş bulmaya çalışacağım herhalde, başka çarem yok’ dedi.     

Nedir şimdi son durum?
Görevden uzaklaştırılma tabiri kullanılıyor resmî belgede, bunun anlamı açığa alınmak… Soruşturma devam ediyor, bunun sonucunda ya göreve iade edileceğiz ya da ihraç edileceğiz. Bu hususta benim beklentim büyük ölçüde iade edileceğim yönünde, zira hukuki manada suç teşkil edecek herhangi bir yazım veya paylaşımım söz konusu değil! Ancak tabii egemen düşünceye aykırı, muhalif, onların hazmetmekte güçlük çektikleri birtakım fikirleri paylaştım; ne var ki bu fikirlerin inanç, ifade ve fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi lazım...

Peki, nasıl başladı bu süreç?
Bu mesleğe başladığım zamandan itibaren zaten problem yaşıyordum. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapıyorum, benim görevde 20’nci yılım; bu 20 yılda -25’ten sonra saymayı bıraktım- defalarca soruşturma geçirdim. Sürekli olarak hemen her sene ifadeye çağrıldım. Bu sadece idari manada yaşadıklarım, bir de bunun adli tarafı da var. Pek çok kez savcıya gidip, yazdıklarımın hesabını vermeye beni mecbur ettiler.

Bunlara rağmen susmadınız ve fikirlerinizi paylaşmaya devam ettiniz.
Elbette çünkü vicdan var, adalet duygusu var; insanın içinden gelen ‘gerçek öyle değil, böyle’ dedirten çok güçlü bir hissiyat var. Bunların hepsi mücadelemizde etkili oluyor tabii. Dini terminolojide ‘nezir-i üryan’ diye bir tabir vardır; çıplak uyarıcı demektir bu. Hiçbir şeyden çekinmeden arı, duru, çırılçıplak bir şekilde gerçeği söylemeyi anlatır. Bedeli ne olursa olsun. Hz. Muhammed de bir nezir-i üryan’dır. Hz. İsa da öyledir. Tasavvuf geleneğine bakarsak, Hallacı Mansur nezir-i üryan’dır. Ali Şeriati, Seyyid Nesimi, Pir Sultan, Şeyh Bedrettin; hepsi de çıplak uyarıcıdır. Bizi de o güçlü his, o büyük hakikat kontrol ettiği için bu inançla kendimizi ifade etmeye çalıştık. Dolayısıyla bizim yazdıklarımız, fikirlerimiz büyük bir rahatsızlık oluşturuyor. Netice itibariyle de Cübbeli Ahmet’in ve Akit gazetesinin başı çektiği bir linç kampanyası başlatıldı. Hedef gösterildik. Bu sebeple de Millî Eğitim Bakanlığı beni açığa aldı.

Bu yüzden ölüm tehditleri aldığınız doğru mu?
Evet. Gerek sosyal medyadan gerek özel mail adresimden bir yığın hakaretlerden tutun, küfürlerle ve öldüm tehditleri ile dolu pek çok mesaj aldım. Almaya da devam ediyorum.

Bu konuda bir endişeniz var mı? Sonuçta hedef gösterilen kişilerin hayatları mahvoluyor bu ülkede.
Maalesef öyle ama korkuyla da yaşanmaz. Ha, hiç korkmuyoruz demek de gerçeği yansıtmıyor, tabii ki insan kaygı duyuyor. Bazılarına mizahi gelebilir ama şunu ifade edeyim, valla bizim aşiretimiz Eymir Türkmenlerinden gelir, boyumuzun da tarihte büyük bir lideri vardır; Baba İlyas. Selçuklu ordusu karşısında 12 kez zafer kazanmış Babai ayaklanmasının önderi, büyük bir Türkmen lideridir. Benim de dedemdir. Dolayısıyla bizdeki boyun eğmeme, pes etmeme anlayışı biraz oradan geliyor sanırım. (Gülüyor) Baba İlyas’ın, Baba İshak’ın torunlarıyız biz. Vazgeçmeyiz. Hakikat bildiğimizi anlatmaya devam edeceğiz. Muhakkak ki karşı çıkanlar olsa bile anlayanlar da destekleyenler de olacaktır.

Görevden uzaklaştırma kararı gelince şaşırdınız mı?
Üslup olarak şaşırdım. Akit yazdıktan bir gün sonra hemen görevden alınmama şaşırdım. Süreç içerisinde önünde sonunda böyle bir şeyle muhatap kalacağımı biliyordum ama Akit hedef gösterir göstermez, aceleyle, bir anda bu işin yapılmasına şaşırdım. Yazdıklarım, yaptıklarım, söylediklerim neticesinde buna benzer bir muameleye maruz kalacağımı tahmin ediyordum zaten. Dolayısıyla benim için çok hayret verici bir şey değil ama o gün o saatte hemen akabinde olması gerçekten çok şaşırtıcı. Bu kadar mı etkili Akit gibi bir gazete Millî Eğitim Bakanlığı’nda? Bu kadar mı etkili Cübbeli Ahmet gibi bir adam, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Millî Eğitim Bakanlığı kurumunda? Bu şaşırtıcı. Etkili ama bu kadar mı etkili?

Onlara da birinin ihbar etmiş olması gerekiyor; yoksa MEB teker teker bünyesindeki tüm memurların attığı tweetlere bakmıyordur herhalde.
Evet. Yazdıklarımız kamuya açık zaten. Televizyon programlarına da katılıyoruz. Kamu da izliyor, onlar da izliyor. Onlar Akit okuyor, Akit de bizi okuyor. Bir muhabir ya da ekip vardır elbet haberleri yapan, takip eden; haliyle bizim gibiler de dikkatlerini çekiyoruz.  

Peki, attığınız tweet’de ne demek istediğinizi açıklar mısınız? Sonuçta orası 140 karakter ama burada daha net bir açıklama yapabilirsiniz.
Sadece bir tweet değil tabii ama son tweet onlara göre bardağı taşıran damla oldu. Onlar açısından tahammül sınırlarını aşan bir açıklamaydı. Alman gazetesine verdiğim bir demeçte ‘Türkiye’de Deizm ve Ateizm yükseliyor, bunun sebebi nedir’ sorusunu cevapladım, fikrimi söyledim sadece. Dindarlık, din ve İslam’ı refere etmek iddiasıyla siyasi iktidara gelenlerin dindar kitle açısından büyük bir hayal kırıklığına yol açtığını, ahlaki büyük problemlerle karşı karşıya kalındığını söyledim. Ateist veya Deist olarak kendilerini niteleyenler, Müslüman olarak niteleyenlere göre Kuran ahlakına göre daha uygun bir hayat yaşıyorlar dedim. Bunu bir Müslüman olarak, dindaşım olduğunu iddia edenlerden ve onların ahlaksızlıklarından utandığım için söyledim. Yani ben bunu hüzünle söyledim.

Ahlak aslında inançla değil de vicdanla ilgili bir şey değil mi zaten?
Evet ama inananın vicdanlı olması zorunludur.

Bu biraz dindar ile dinci arasındaki fark gibi…
Tabii ben şuyum, ben buyum demek bizim kültürümüzde pek hoş karşılanmaz ama -affınıza mağruren, özür dileyerek söylüyorum- kendimi dindar olarak nitelendirebilirim; öteki tarafı da dinci olarak tabir etmek lazım herhalde. Dinci ve dindar arasındaki farkları anlatan bir makale yazmıştım; onun da dikkatlerini çektiğini zannediyorum. Bizim faaliyetlerimizden dindarlar memnun ama dinciler rahatsız.

SENİN AHLAKSIZLIĞINI MI SAHİPLENECEĞİM BEN, İKİ REKÂT NAMAZ KILIYORSUN DİYE!”

Sizin gibi dindarların sesi daha sık çıkmaya başladı son yıllarda. Cihangir İslam, Ali Aktaş, Hüda Kaya, İhsan Eliaçık gibi isimler sanki son yıllarda bozulan İslam anlayışını düzeltmeye çalışıyorlar.
Muhammed İkbal’in, Ali Şeriati’nin, Mehmet Akif’in söylediği sözler, benim anlayışımın paralelinde sözler. Mesela Şeriati ne diyor; ‘Batı’ya gittim, Müslüman yoktu İslam vardı; Doğu’ya gittim, Müslüman vardı İslam yoktu’. Ben de buna benzer şeyler söylüyorum. Milli şairimiz Mehmet Akif’e Avrupa seyahati dönüşünde fikri sorulduğunda ‘İşleri dinimiz gibi, dinleri işimiz gibi’ demiş. Dolayısıyla bu tip sözleri ilk ben söylemedim. Din alimleri de söyledi. Pakistanlı bilim insanları ve din bilginlerinin Kuran'daki ahlaki ilkelere uyan ülkeler hakkında yaptığı bir araştırmada İskandinav ülkeleri en üst sırada, İslam ülkeleri en alt sırada çıktı. En yukarıda olan Malezya 54’üncü sırada, Türkiye bunun da altında. Bu araştırmayı Pakistanlı Müslümanlar yaptı, gayrimüslimler değil!

Üstelik Ateist oldukları için Allah korkusu da yok bu toplumların.
Doğru. Gerici çevreler benim bu açıklamalarımı ‘Ateistsevici – Deistsevici’ olarak nitelendiriyor zaten. Ateist ve Deist propagandası yapıyormuşum… E, sen ahlaklı ol, senin propagandanı yapalım! Sen düzgün ol, dürüst ol, edepli ol, senin propagandanı yapalım. E, sen ahlaken bir kriz içerisindeysen, senin ahlaksızlığını mı sahipleneceğim ben, iki rekât namaz kılıyorsun diye? Senin yolsuzluğunu mu sahipleneceğim? Ya da öbür adam namaz kılmıyor diye, onun dürüst karakterli tavrını görmezden mi geleceğim? Ben Emevi dinini değil de Muhammed-i İslam’ı, Kuran Müslümanlığını savunuyorum; buna Ateist kızmıyor, Müslümanım diyen kızıyor. Hayret verici bir şey!  

Ateizm Derneği Başkanı Selin Özkohen de sizi destekleyenlerden...
Evet. Aradığında, gerçekten öyle mi diye önce bir sağlama yapmak istedim, tanışmıyorduk, internetten baktım kendisine. Belki biri yanlış yönlendiriyordur diye. Hukuki anlamda bana destek olmak istediklerini söylediler. Eğitim-İş Sendikamız zaten hukuki olarak yapılması gerekenleri yapıyor ama böylesi manevi bir destek almak elbette ki önemli. 

Alevilik Sünnilik tartışmaları harlandı yine. Sizce Sünniliği bekleyen en büyük tehlike nedir?
Din ve mezhep tabirlerinin mahiyeti öyle herkesin üzerinde görüş birliği ettiği şekilde belirlenmemiştir. Birine göre din olan, başkasına göre mezhep olabilir. İslamiyet’te ise neyin mezhep neyin din olduğu tam oturmuş ve İslam terminolojisinde yerleşmiş kavramlar değildir. Buna rağmen egemen dini düşünce 4 hak mezhep tabirini ortaya koymuş, diğerleri de batıl, İslam’dan kopmuş addedilmiş. Bir Sünni, Alevi’yi din dışı görüyor, aynı şekilde Alevi de Sünni’yi ya da Şii’yi din dışı görebiliyor; bu da tartışmalara sebep oluyor. Aslında asıl sorun Sünniliğin tahrip edilmiş olmasıdır. Alevilerin maruz kaldığı çok büyük haksızlıklar var, ibadethaneleri hala kabul edilmiş değil, Alevilik inancı okullarda öğretilmiyor, kamuda iş bulamıyorlar, memur olduklarında sıkıntı yaşıyorlar ama bunların yanısıra devlet ve dinci gruplar tarafından da Türk Sünniliğine sessiz ve çok etkili bir saldırı var. Türk Sünniliğine sessiz ve çok büyük bir saldırı da mevcut ve bu sorun Alevilerin maruz kaldığı haksızlıklardan çok kitlesel anlamda daha ileri boyuttadır çünkü Türk Sünniliği Emevi ve Arap Sünniliğine doğru çekiliyor ama farkında değiller. Türk Sünnilerinin maruz kaldığı haksızlık bir kurbağanın kazanda pişirilmesi gibi; sıcaklık yavaş yavaş arttırıldığı için kurbağa can verdiğini hissetmezmiş. Feryadı figan içerisinde asıl bunu gündeme taşımamız gerekiyor.  

Atatürkçü olmanız da çok eleştiriliyor İslami çevreler tarafından.
Yani Atatürk’ün her yaptığını benimsiyor, kabul ediyor olmayabiliriz ama onun düşünceleri öbürleriyle kıyas kabul etmeyecek düzeyde büyük bir atılımdır. Cumhuriyet devrimi, laiklik, inkılapçılık hakikaten muhteşem ilerlemelerdir. Elbette ki orada kalmamalı, durağanlaştırılarak bir statükoya dönüştürülmemeli ve daha ileriye taşınmalıdır. Zaten devrimcilik, inkılapçılık dediğimiz ilkeler toplumun ihtiyaçları doğrultusunda, insanlığın evrimi istikametinde sürekli ilerlemeyi, yeni düşüncelere ulaşmayı ifade ediyor.

İmam hatip okudum, Kuran kurslarına gittim, ilahiyat eğitimi aldım. 2 sene fahri imamlık yaptım. Din üzerine çalışıyorum ve din öğretmeniyim. Bütün bunları Atatürkçü kimliğimle, Cumhuriyet devrimlerini sahiplenerek, savunarak yapıyorum. Onlar ilahiyatçının Atatürkçü olanını değil, Atatürk düşmanı olanını seviyorlar. Bu uğurda Atatürkçü ve Cumhuriyetçi İlahiyatçılar diye bir oluşum kurmuştuk. İki bildiri yayımladık, 3’üncüyü yayımlayamadık. Çünkü aldığımız tehditler neticesinde arkadaşlar vazgeçti. Biz yeni bir bildiriye daha imza atamayız hocam, dediler.

Bu ülkede imzacıların neler yaşadığını biliyoruz.
Evet. Dolayısıyla son bildiriyi yayımlayamadık. Ama ilk iki bildiri de büyük yankı uyandırdı. Önce hükümete, sonra bütün toplumsal kesimlere ve spesifik olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na yönelik bildirilerdi. Diyanete dedik ki, laiklik ilkesi doğrultusunda faaliyet icra etmekle mükellefsin ama kuruluş ilkelerine aykırı hareket ediyorsun; Cumhuriyet kurumu olduğun halde Cumhuriyet’e ihanet ediyorsun.

Laikliğin olmadığı yerde İslam özgür olamaz demiştiniz bu konuda.
Evet çünkü laiklik olmayan yerde inanç özgürlüğü olmaz. İnançlar içerisinde bir inancın, diğer inançlar üzerinde tahakkümü olur. Laiklik yoksa, zorbalık vardır; Allah ile aldatma vardır. Laiklik yoksa adalet de yoktur. Bana 'Fatih de laik değildi' gibi absürt yorumlar geliyor mesela. Hz. Muhammed büyük bir devrimciydi ama laik miydi diye soruyorlar. Bunu soranlar laikliğin manasını anlayamamışlardır. Hz. Muhammed de Fatih de yaşadıkları çağa ve o zamanın koşullarına göre son derece ileri insanlardı. Şimdiki savunucularından bile daha ilerideydiler. İkisi de büyük devrimcilerdir. Dolayısıyla onların Fatih’in de Hz. Muhammed’in de gerçek kimliklerinden haberleri yok! İkisi de bugün yaşasaydı, bizler gibi laikliği savunurlardı.

Peki, sizce Diyanet kapatılmalı mı?
Diyanet bugün siyasi iktidarın bir aparatı şeklinde faaliyet göstermektedir. Cuma hutbeleri bile siyasi iktidarı destekleyecek şekilde hazırlanıyor kurum tarafından. Dolayısıyla şimdiki haliyle bu Diyanet’in kapatılması gerekiyor ama yine de Diyanet gibi bir kuruma ihtiyaç var. Türkiye’de inanç işlerini düzenleyen bir devlet kurumuna kesinlikle ihtiyaç var. Devletin bu alanı kesinlikle düzeltmesi gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı yerine belki İnançlararası Eşitlik Kurumu olabilir. Öyle bir kurum olmalı ki hem Türkiye’deki inanç alanlarını düzenlemeli hem de bütün inançların hatta inançsızların da temsilcileri bulunmalı…   

Yine de Diyanet bu haliyle zararlı bir kurumdur diyorsunuz...
İslam’da iman pek çok kategoriye ayrılır ama içlerinde temel olan iki kategori vardır; taklidi ve tahkiki iman… Taklidi iman, ailesinden, çevresinden görerek Müslüman olanların imanını ifade ederi. Tahkiki iman ise araştırarak, inceleyerek, sorgulayarak imana ulaşmayı ifade eder. İslam ulemasının büyük bir çoğunluğu ve Kuran da tahkiki imanı yüceltir, değerli bulur. Şimdi bu açıklamadan sonra diyanetin yaptığı faaliyetleri nereye koyabiliriz? Diyanet İşleri Başkanlığı taklidi imanı yerleştirmeye çalışan, tahkiki imana savaş açmış bir kurumdur. İnsanların sorgulamasını, araştırmasını engellemeye çalışıyor; 3-4 yaşındaki çocuğa din dayatıyor. O yaşlardaki bir çocuk tahkiki imana ulaşabilir mi? Ulaşamaz. Diyanet onları köleleştiriyor, sorgulama yeteneğini köreltiyor. Dolayısıyla cemaatler ve tarikatların yanı sıra İslam’ın en büyük rakibi olarak rafine İslam inancına savaş açmış durumda olan bir kurumdur.

Peki, kaç yaşında din eğitimi verilmeli sizce?
12 yaşından evvel çocuklara din eğitimi verilmemelidir. Dini telkin yapılmamalıdır. O yaşa kadar sadece ahlaki eğitim verebilir, görgü kurallarını öğretirsin. İyi insan olmayı öğretirsiniz ama din telkin edemezsiniz.

7-8 yaşında başlarını örten kız çocukları görüyoruz.
Diyorlar ki, bir hadiste Hz. Muhammed 7 yaşına gelen bir çocuğa namaz kıldırın, 10 yaşında hala kılmıyorsa dövün demiş güya…Böyle bir şey yok, bu uydurma. Bu peygambere atılmış büyük bir iftiradır. Hz. Ali 11 yaşındayken peygambere Müslüman olmak istediğini söyler, Hz. Muhammed de ‘babana bunu sordun mu?’ der. Burada peygamberin tavrı çok önemli; daha onun kendi kendine karar verecek yaşta olmadığını ifade ederek, babasına sormasını istiyor. Tamam o zaman, gel seni yönlendireyim, seni bir kalıba sokayım diye bir tavrı yok. Dolayısıyla peygambere atfettikleri o hadisler uydurma hadislerdir.

Ülkemizde 70 bin küsur tutuklu öğrenci var; bir eğitimci olarak onlar hakkında neler söylersiniz?
Yani ne denilebilir buna? Bir facia tabii ki. Hukuk sistemi, yargı mekanizması nasıl işliyor, neye dayanarak bu kararlar veriliyor, bilemiyorum. Belki bazıları haksız ithamlara maruz kalmış, belki hedef gösterilmiş olabilir… En temel haklardan olan eğitim hakları engelleniyor mu engellenmiyor mu araştırmak lazım; bu tip konularda da kamuoyunun daha duyarlı olması lazım. Bu anlamda pek çok mağduriyet yaşanıyor ülkemizde, mesela bebekleriyle, çocuklarıyla hapiste olan kadınlar meselesi de büyük mesele. Daha bebek olan yüzlerce yavrunun hapishanede olduğu ifade ediliyor. Ona da dikkat çekilmesi lazım. 

“ŞİMDİKİ İMAM HATİPLERDEN IŞİD ZİHNİYETLİ GENÇLERİN YETİŞMESİ İŞTEN DEĞİL!”

Peki, imam hatip geleneğinden gelen biri olarak şimdiki imam hatipler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Şimdiki imam hatip müfredatına hâkim olan zihniyet egemen İslam fıkhı doğrultusunda ve o fıkıh külliyatı içerisinde öyle konular var ki, IŞİD/DAEŞ örgütünün uyguladığı uygulamalarla paralel maalesef. Köleci bir fıkıh. Eğer bu müfredat değişmezse, modernize edilmez, çağdaş değerlerle yeniden inşa edilmezse, imam hatipler IŞİD zihniyetli kişiler yetiştirir demiştim zaten. Böyle dediğim için imam hatipleri terörle özdeşleştirdiğimi söyleyenler oldu.

Bir zamanlar Davutoğlu IŞİD için ‘öfkeli gençler’ demişti.
Evet. Bir zamanlar da Fethullah Gülen’in okullarını el üstünde tutuyorlardı ama şimdi terör örgütü diyorlar. Bu okulları kapatmak için büyük bir faaliyet icra ettiler bu yüzden. Yasalar çıkardılar. Olağanüstü haller ilan ettiler, ki doğru yaptılar, destekledik bizler de… E, gün gelecek imam hatipler de Gülen’in okulları gibi olacak, bir an evvel kapatmaya ve tasfiye etmeye çalışacaksınız diyerek bir uyarıda bulunuyorum şimdi. Gidişat o yönde çünkü. Bu müfredattan IŞİD zihniyetli gençlerin yetişmesi işten değil!

Hepsinin de aynı zihniyetle büyümesi mümkün değil elbette. Bazıları da içinde bulunduğu ortamı sorguluyordur.
Zaten imam hatipler bu söylediklerimiz dışında kendi içinde bir karşıtını da yaratıyor. Okulda olup da bu saçmalıkları, yanlışlıkları, akıl dışılıkları teşhis edebilenlerin oluşturduğu bir kesim de mevcut. İmam hatip mezunu olup da çağdaş değerler perspektifinden dini yorumlayan, karşı bir refleks ortaya koyan, tepkisel bir gençlik de var. Zaten gidişat değişirse, onlar değiştirecek; onlardan çok umutluyum.

İnançlı bir nesil yetiştireceğiz deniyordu halbuki ama Ateistlerin, Deistlerin arttığı bir nesil geliyor, üstelik İslamcı iktidarın egemen olduğu bu dönemde... CHP bile böyle Ateist bir nesil yaratmayı başaramadı diye şaka yapanlar var.
Evet, doğru. Burada etki-tepki gibi bir durum söz konusu çünkü. Bütün davam, bütün dünyada herkes neye inanırsa inansın ya da neye inanmazsa inanmasın, inançlı ya da inançsız olsun, o etnik gruptan ya da bu milletten olsun, önemli değil, herkesin bu ortalama 80 yıllık ömrü barış, refah, mutluluk, kardeşlik içerisinde yaşaması…  İnançlarımızın birbirimizle kavga vesilesi değil de tanışma vesilesi olması… Kuran-ı Kerim’deki Hucurat Suresi’nde belirtilen o ayette söylendiği gibi; ‘Allah diyor ki, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık sonra sizi halklara böldük; birbirinizle tanışasınız, görüşesiniz diye’… Devamında da ‘hiçbiriniz diğerine üstün değildir, üstünlük sadece takvadadır’ der. Takva da sorumluluğunun bilincinde olmak ve o duyguyla hareket etmek demektir. Kim sorumluluklarını yerine getiriyorsa, ancak o üstün olabilir diyor. Bu ayetin gereğini ifade etmeye çalışıyoruz bizler de. Bütün davamız bu.

Peki, size İktidar yanlısı veya öyle görünen İslami cenahtan gizli de olsa bir destek var mı?                                       Evet, gizli destek çok. Doğru. Bizi arayan müftüler, cami imamları, Din Kültürü öğretmenleri var. Ama çok tedirginler tabii. Bunu da ifade etmek lazım.

LATİN HARFLERİYLE OKUMA YAZMA ÖĞRENMEDEN EVVEL ARAP HARFLERİYLE KURAN OKUMAYI ÖĞRENDİM”

Hani dediniz ya, 12 yaşından evvel bir çocuğa din öğretilmemeli diye; İslam inancını size ilk kim, ne zaman öğretti? Dönüşüm ne zaman başladı?
Taklidi bir inanç hakimdi bizde de. Ailemiz Müslüman, köyümüz Müslüman, çevremiz Müslüman… İslam tek gerçekti yani. O zaman köyümün ismi Eymir’di, şimdi ismini değiştirdiler, Kahramaneli yaptılar, böldüler köyü. Mesela çocukluğumuzda köyde en çok itibar görenler, Kuran okuyanlardı. Cenaze merasimlerinde, 40 yemeklerinde falan Kuran okuyanlar inanılmaz itibar görürlerdi. ‘Benim oğlum da itibar görsün, Kuran okusun, herkes ona hoca desin’ düşüncesiyle bana ilk Kuran okumayı babam öğretti. Hatta Latin harfleriyle okuma yazma öğrenmeden evvel Arap harfleriyle Kuran okumayı öğrendim. Sonra Latin harfleriyle de okumayı babam öğretti.

Babanız ne iş yapıyordu?
Babam çiftçiydi. Sonra İstanbul’a geldiğinde işçilik yaptı; işçi emeklisi yani… Dedem de Kuran okumayı bilen, hoca diye itibar edilen birisiydi; babama da dedem öğretmiştir Kuran’ı… Rahmetli babam, daha yuva kurmadığımızdan dolayı bütün kardeşler ailedeyken, her Perşembe akşamı, herkes yatsı namazını kıldıktan sonra oturup mutlaka Yasin okumadan yatmazdık. Sırayla, bir sayfa ben okurdum, bir sayfa abim okurdu, sonra babam okurdu; Perşembeleri rutindi bu bizim için…  

Anne nerede bu fotoğrafta?
Annem çok dindardır. Tesettürlüdür. Hala başımızdadır. Namazlarını asla ihmal etmez ve namazlarında sadece çocukları için dua eder. Bu aralar hep benim için dua ediyormuş. (Gülüyor)

Çocukluğunuzla ilgili hiç unutamadığınız bir anınız var mı?
Köyümüzde elektrik yoktu ben çocukken, gaz lambasıyla otururduk. Kelebekler gelirdi ışığın etrafına. Babam da onları göstererek ‘dedenizin ruhu geldi, Kuran istiyor’ demişti. Çok etkilenmiştik. Ama yıllar sonra bunun Şamanizm’den gelme bir inanç olduğunu öğrendim. Tahsil hayatımız ilerledikçe, köyümüzdeki geleneklere bir baktık, çoğu Şamani… Dilek ağacına bez bağlamak falan bizim köyde güçlü bir gelenekti. Sonra Süleymancılar dediğimiz o gurubun imamlar geldi köye ve o ağacı kestiler. Köyümüzde kadın erkek birbirinden kaçmazdı, birbirlerine selam verir, konuşurlardı. Şimdi artık selamlaşma da yok, bitti. Hala eski gelenekleri sürdürmeye çalışanlar, direnenler var ama sayısı çok az.

Kuran kursuna gittiniz, İmam Hatip’te okudunuz; hiç sorguladınız mı inancınızı bir yerde?
Lise 1’inci sınıfta farklı kanaatler, anlayışlar ve düşüncelerle tanışmaya başladım. Çok araştırma yaptım ve çok okudum. İmam Hatip’i bitirdiğimde ‘mutlaka ilahiyat okumalıyım ve din alanında uzmanlaşmalıyım’ diyordum artık. Misyonumu seçmiştim yani. Hatta babam karşı çıktı; ilahiyat okuyup da ne yapacaksın? Köye gel, seni camiye imam yapalım, maaşını al, beraber çiftçilik yapalım’ dedi. Üniversite sınavına girmemi istemediği için beni engellemeye çalıştı. Sınavın olduğu günün gecesi saat 02.00’ye kadar beni çalıştırdı. Ertesi gün kalkamayayım da sınavı kaçırayım diye… (Gülümsüyor)     

Sizin anlattığınız İslam insanları kucaklayan, yumuşacık, hoşgörüsü yüksek bir İslam. Fahri imamlık yaptığınız dönemde, bu anlamda kalplerine dokunduğunuz insanlar oldu mu?
Evet. İmamlık yaptığım caminin cemaatinin tamamı Boşnak yurttaşlardı. Anadolulu olan iki imam vardık sadece; ben Sinoplu, o Kastamonuluydu. Cemaatimiz Boşnak’tı. Hepsiyle de çok iyi bir iletişimimiz vardı. Seve seve gelirlerdi camiye.   

Minik bir evladınız var; büyüdüğünde ‘baba ben Allah’a inanmıyorum, Ateist olacağım’ dese ne olur?                         Ne olursa olsun, o bizim evladımız. Mesela ben fikirlerimi, anlayışımı anlatmaya başladığım zamanlarda babama aileden ve çevreden çok tepki gösterenler oldu. Onun üzerine hücum ettiler ‘şuna bir şey söyle, böyle şeyler konuşmasın’ diye… Babam da ‘size ne, ne karışıyorsunuz? İsterse Hıristiyan, isterse Musevi olsun, o benim evladım’ diye tepki göstermişti. Babamdan gördüğümün aynısını yaparım ben de.          

28 Şubat’ın etkilerini yaşayanlardansınız…
Bir zamanlar ‘bu ülkede dindarlara, baş örtülülere zulmediliyordu, oralardan geliyoruz’ diyenler, şimdi kendileri başkalarına zulmetme noktasına vardılar. Hiç kimse başı açığa, örtülüye, inanana, inanmayana haksızlık etmemeli, herkes birbirinin hakkına saygılı olmalı. Barış ve kardeşlik içinde yaşamak çok zor bir şey değil! 

Barış deyince savaşı üstünüze çekiyorsunuz bu coğrafyada.
Evet. Bu yüzden yapacağımız şey duygudaşlık kurabilmek… Empati sözcüğünün Türkçesidir bu. Bu bilinci güçlendirmeliyiz. Halkların kardeşliği ne güzel bir söz. ‘Hz. Muhammed halkların kardeşliği idealinin büyük savunucusuydu, bunu inşa eden kendisiydi’ dedim, bu sözlerim bazı kesimlerin aydınlanmasına bazı kesimlerin de öfkesine sebep oldu. Ben bir Türkmen çocuğuyum, Baba İlyas’ın da torunuyum. Bununla da kıvanç duyarım, herkes de kendi etnik kimliğinden kıvanç duyabilmelidir, kimse kimseye bu noktada müdahale etmemelidir.

İlle de etnik kimlikle kıvanç duymaya gerek var mı? Sonuçta doğduğumuz coğrafyayı ve etnik kimliğimizi kendimiz seçmiyoruz.
Ne demek istediğinizi anlıyor ve bu düşüncelerinize saygı duyuyorum ama ben yine de dedemle kıvanç duyuyorum. (Gülüyor)