Demirtaş yurttaş mı?



Artı Gerçek

Selahattin Demirtaş’a uygulanan yurttaş hukuku mudur?


 Av. Yunus MURATAKAN


"Bizim belli bir amacımız vardır ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız." - İstiklal Mahkemesi Reisi Lütfi Müfid Bey.

Alman hukukçu Günther Jakobs  “Düşman Ceza Hukuku” kavramını tartışırken temel hakları ve devlet düzenini tanımayanları “düşman” olarak nitelendirmiş, bu kişilerin işlemiş olduğu iddia edilen suçlar nedeniyle yapılacak yargılamalarda onların temel haklardan yoksun bırakılmalarını, onların sanık olarak bile kabul edilmemesi gerektiğini, bu kişilerin en az zararla, en etkili/uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi gereken tehlikeler olarak tarif etmiştir. 

1924 Anayasası ile birlikte genç Cumhuriyetin “Tekçi” ideolojik bakış açısının sonucu olan yasal/idari düzenleme ve uygulamalara karşı çıkan ekseri Kürtler ve diğer devrimci demokratik muhalefetin lider ve üyeleri yargı eliyle tasfiye edildiler. İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Özel Yetkili Mahkemeler, TMK 10 ile Yetkili mahkemelerin temel amacı mevcut iktidara karşı muhalefet edenleri, “yargılama” adı altında cezalandırmak ve bu şekilde toplumsal muhalefetin tasfiyesini sağlamaktı. Özel kurulan bu mahkemelerde sanıkların avukat tutma haklarına izin verilmiyor, verilen kararlara itiraz edilmiyor, kararlar derhal infaz ediliyordu.

Kürt legal siyasetinde yakın dönem yapılan yargılamalarda özellikle DEP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak TBMM içinden yaka paça gözaltına alınmaları hafızalarda hala yerini korurken, aynı akıbeti yine aynı siyasal gelenekten gelen HDP’li milletvekilleri 2016 yılında yaşadı.

2012 yılında başlayan “Çözüm Süreci” ile süreklileşen medya ambargosunun esnetilmesi sebebiyle geniş kitlelere ulaşabilen, kendine güvenen, politik kıvrak zekası, espri yeteneği ve karizmatik lider özellikleriyle Selahattin Demirtaş, “Çözüm Süreci” masasının devrilmesi ile kriminalize edilip şeytanlaştırılmaya çalışıldı. Önce siyasal iktidar temsilcileri tarafından milliyetçiliğin “akıl tutulması” ve “ötekileştirme” gücünden faydalanılarak Demirtaş hedef tahtasına oturtuldu. Yetmedi Demirtaş ve arkadaşlarının “Bedel ödeyeceği, cezasız kalmayacağı” ilan edildi. Ana akım medyada hakkında asılsız iddia ve iftiralar atılan, hakaret edilen Demirtaş’a yönelik algı operasyonlarına karşı Demirtaş ve arkadaşlarının verdiği cevaplar görmezlikten gelindi, haklılığını ve cevaplarını kitlelere ulaştırması engellendi. Nihayetinde oluşturulan bu zemin üzerinden 4 Kasım 2016 tarihinde Demirtaş Diyarbakır’da gece saatlerinde evinde yapılan arama sonrası gözaltına alınarak tutuklandı.

Demirtaş hakkında yapılan yargılamada iddianame ile hakkında “Ceza” tehdidi olan sıradan bir sanık gibi değil yargılanırken yargılayan politik bir lider gibi davrandı. Bugüne kadar kendisi için bir defa dahi “tahliye talebi”nde bulunmayan Demirtaş ve avukatları Demirtaş’ın “politik rehine” olduğunu, yargılamanın ise “öç alma” ve  “yargı eliyle” tasfiye olduğunu belirterek; iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine AİHM’e başvurdu.

AİHM’de görülecek davada olası bir hak ihlali kararı verileceğini düşünen yargı erki, bütün dosyaları birleştirilip tek dosya haline getirilen Demirtaş’ın bir dosyasını ayrı tuttu. İstanbul’da  “Örgüt Propagandası” yaptığı iddiasıyla “yargılanan” Demirtaş Türkiye’de neredeyse örneği görülmeyecek şekilde “suçu sabit olduğu” gerekçesiyle 4 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırıldı. Karar 2 ay gibi kısa bir süre içinde İstinaf Mahkemesi’nde onaylandı.

AİHM’in vermiş olduğu karar ile Demirtaş’ın hukuki değil, siyasi nedenlerle tutuklandığını ve derhal tahliye edilmesi gerektiğini kararında açıkladı. AİHM’in açık kararına rağmen siyasal iktidarın açıklamaları ile birlikte Demirtaş hakkında tahliye kararı vermeyen mahkeme, Demirtaş’ın AİHM büyük dairede tarafların itirazı nedeniyle Strasbourg’ta yapılacak duruşma öncesi avukatların talebi olmadan resen tahliye kararı vermesi de ilgi çekmişti.

Demirtaş’ın cezaevinde tutuklu olarak kaldığı sürenin mahsup edildiği gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Demirtaş’ın yargılandığı ana dosyasındaki aynı iddialarla yeni bir soruşturma ile hakkında tahkikat başlatılıp tutuklanması ise artık yargının ne hallere düştüğünün de kanıtı oldu. Zira hukukta en temel kurallardan biri olan ve “non bis in idem” kuralı olarak kabul edilen ve anlamının “aynı eylem nedeniyle iki yargılama yapılamaz” olduğu mükerrer yargılama yasağı açık bir şekilde Demirtaş şahsında geçersiz kılındı.

Demirtaş kararı sonrası Cumhurbaşkanının “Sokağa insanları çağırıp Diyarbakır'da 53 insanımızı öldürenleri milletimiz unutmuyor, unutmayacaklar da. Sonuna kadar takipçisi olacağız. Bunları bırakamayız. Eğer biz bırakırsak ebedi alemde şehitlerimiz bize bunun hesabını sorar" sözleri ise Demirtaş’ın mahkeme kararları ile değil siyasi/idari tasarrufla cezaevinde tutulduğunu bir kez daha ispatladı.

Tamda bu noktada İspanya tarihinde çokça uygulamasını bulan ve Türkçe’ye idari/siyasi gözaltı olarak çevrilebilecek “Detencion Gubernativa” uygulamasını hatırlamakta fayda var. Buna göre bölge valisi herhangi bir kişiden şüphelenmesi durumunda onu üç aylığına mahkeme kararına gerek kalmaksızın hapse atabilecek ve gerek görmesi halinde bunu defaeten üçer aylık uzatabilecekti. Franco döneminden önce yürürlüğe giren ve Franco döneminde de sıkça uygulanan diktatörlük/faşizm karşıtı muhalif demokrat/sosyalist işçi bu şekilde zindanlara atılarak tasfiye edilmeye çalışıldı. Hatta 1935 yılında Madrid'de Avusturya Konsolosu olan Alejandro Zotter, 1939 yılında Franko'nun birlikleri tarafından tutuklandı ve 1950 yılına kadar süren bu yasal  prosedüre  göre tutuklu kaldı. Amerikan Elçi’si'nin araya girmesiyle daha sonra serbest bırakıldı. Kaldı ki aynı uygulama bugün İsrail’de de mevcut olup, binlerce Filistinli İsrail makamları tarafından gizli bilgiler olduğu iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklanmakta ve tutukluluk süresi 5 yıla kadar uzatılabilmektedir.

HDP organizasyonuyla Kürd’ler dışında Türkiye’nin çeşitli toplumsal kesimlerini içine alan, ilk kez % 10’luk barajı aşan, mecliste en büyük 3. parti haline gelen, demokratik söylem ve vaatleriyle geniş halk yığınlarını etrafında toplayan, milliyetçi/tekçi popülizm ve onun siyasal yönetim şekline karşı demokratik, barışçıl ve özgür bir Türkiye vaat eden, kutuplaştırıcı siyasete karşı, halkların birbirine dokunmasını ve ortak gelecek inşa etmesinin sözcülüğünü yapan Demirtaş ve arkadaşları demokratik siyasetin temsilcisi olmanın bedellerini yargılanırken “hukuki maskeleri” düşürerek veriyor. Demirtaş ve arkadaşlarının yargılanma adı altında yargı sopasıyla “tasfiye edilmek” istenmeleri, Türkiye’de “hukuk” denilen kuralların iktidarı koruma ve tehditleri bertaraf etme aracı olarak kullanıldığını bütün dünyaya göstermekte ve bize şunu söylemektedir:

Selahattin Demirtaş hakkında mahkemelerin anayasa ve yasaları hiçe sayarak, siyasal iktidar temsilcilerinin açık yönlendirmesi ile tutuklanmasında uygulanılan şey yurttaş hukuku mudur?

Sahi Selahattin Demirtaş, yurttaş mı?