'Devlet Kürtlerle yüzleşirse resmi Türklük biter'



Artı Gerçek

'Neo-Kemalistler Kürtler sayesinde belediyeyi kazandı. İktidara geldiklerinde Kürt sorununa yaklaşımları ne olacak? Sadece bir kurstan ibaret mi olacak?'


İmralı notlarında ismi geçen, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çalışmalarından yararlanılmasını istediği araştırmacı ve yazar Ehmed Pelda ile sohbet ettik bu hafta. Kürt halkının iktisadi yanının ne tür projelere ihtiyacı olduğunu anlattı. Kürt aydınının nasıl ve nerede alan bulabileceğini dile getirdi. Neo-Kemalizm'in Kürt arzusundan, dünya devletlerinin sömürge siyasetine keyifli bir söyleşi sizi bekliyor…

- 'Kürtlerin gündemi, Türkiye'nin icraatlerine, Erdoğan'a tabii' diyorsunuz. 'Ne kadar kavga etsek de onların gündemini yaşıyoruz' diyorsunuz. Kürtlerin 'özgürleşen beyinleri' ile bu gündemi değiştirmenin mümkün olduğunu söylemişsiniz. Kürtler gündemlerini nasıl özgürleştirecek?

Tüm güç birimleri kendi gündemlerinin toplumda hâkim olmasını ister. Bu sayede belirledikleri hedeflere ulaşabilirler. Kanaatimce bu konuda dünyada 'en başarılı' lider Erdoğan'dır. Neredeyse hergün konuşuyor. Ve gündeminde hep Kürtler var. Kürtlerin bundan etkilenmemesi kaçınılmazdır. Kürtlerin asıl gündemi aslında fakirlik, işsizlik, göçtür. Bir ulus vatandan vatansızlığa göç ediyor. Kürtler bilinçli ve örgütlü bir toplumdur. Eğer stratejik hedeflerini sadece siyasal alanla sınırlı değil de Kürt toplumunun yeniden inşası üzerine kursalardı daha farklı bir yapılanmaya gidebilir ve gündemlerini de yaşamlarını da siyasetlerini de kendileri daha güçlü belirleyebilirlerdi.

Türk devletinin şiddet kullandığı engel çıkardığı alanlar aslında sınırlıdır. Yani sadece Türkiye'nin sınırlarından ibarettir. Oysa Kürtler çok daha geniş coğrafyalarda mevcuttur. Türkiye sınırları içinde gerçekleşmesi mümkün olmayan ya da varlığı tehlike arzedebilecek birçok birim başka yerlerde oluşturulabilir ve Türk devleti sınırlandırılabilirdi. Mesela Kürtlerin İstanbul'a göçü devletin elini güçlendirmekte asimilasyonu kolaylaştırmakta, ayrıca Türk sermayesine ucuz işgücü elde etme fırsatı vermektedir. Oysa aynı Kürtler Avrupa'ya Başur ve Rojava'ya göç etse idi, bulundukları coğrafyalarda ekonomik, toplumsal siyasal güce dönüşeceklerdi.

Kaldı ki İstanbul ve metropoller dahil tüm Kürtler siyasal bilinç itibarıyla devletin programını, sistemini yıkmıştır. Ama ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal alandaki örgütsel ve yapısal eksiklik sonuç vermekte eksiktir ve bundan dolayı da kendi gündemini birinci elden oluşturamıyor.

- Bildiğim kadarıyla İmralı Notları'nda Abdullah Öcalan, sizin çalışmalarınızı işaret etmiş, iktisadi örgütlenme konularındaki çalışmalarınızı anlamak gerektiğini belirtmişti. Neydi Öcalan'ın altını çizdiği satırlar? Ne hissettirdi kendisinin sizi tavsiye etmesi?

Devletin zoruyla kapatılan Özgür Gündem gazetesinin ekonomi sayfasında köşe yazmaktaydım. Burada yaptığım analizler Sayın Öcalan'ın dikkatini çekmiş olmalı ki kendisiyle görüşen Selahattin Demirtaş'a çalışmalarımı değerlendirmelerini ve ekonomi danışmamı olmamı istemişti. Aslında Öcalan bu görüşmelerde birçok kişinin ismini vermekte ve değerlendirmeler yapmaktaydı. Ama bana dair değerlendirmesinin etkisi sizin de sorunuzda olduğu gibi halen devam etmektedir. Katıldığım seminer, program ve etkinliklerde ismimi duyan hemen Öcalan'ın söylemini de hatırlatmaktadır.

Sanırım bu biraz sömürge psikolojisi ile ilişkilidir. Kendilerinden birinin böylesi çalışmalar yapması pek beklenmez ya da dikkat çekmez. Nihayetinde köşe yazarken etkileşimlerden anladığım kadarıyla cezaevlerinden, master ve doktor yapan öğrenciler ve bazı siyasetçiler haricinde kimse okumuyordu.

Öcalan'ın değinmesiyle bir farkındalık oluştu. Saygı ve sempati gerçekleşti. Sadece bu kadar. Mesela kimse teorik çalışmalarımın ne olduğunu sormadı, sorgulamadı. Yayınlanmış çalışmalarımı merak etmedi. Kürtçe ve Türkçe yayına hazır kitaplarım talep edip yayınlama girişiminde bulunmadı. Öcalan'ın HDP'ye önerdiği danışmanlığım meselesi hiç gündeme gelmedi. Şu an Twitter haricinde kamuoyuna düşüncelerimi yansıtacağım hiçbir platform yok. Elbet çalışmalarımı aynı disiplinle sürdürüyorum. Akademik alana döndüm.

Meseleyi kişiselleştirmek istemiyorum. Ama bu sadece benim hikayem değil. Kürt aydının genel trajedisidir. Hakeza sanatçı, araştırmacı ve bilim insanlarının bir problemidir. Yazdığım kitaplardan biri de Kürt aydınlanmasına ilişkindir. Evet Kürt aydını güçlü değil. Yazarlık aslında elit ve zor bir iştir. Az veya çok finansal bir desteği de gerektiriyor. Kürt aydını yazdığı eserden dolayı gazeteci, yazar, analist, sanatçı olarak kendini idame ettirecek gelir kaynaklarına sahip değil. Yazarlık yapmak için ikinci bir iş yapmak zorundadır.

'ÖCALAN'IN AYDIN YANI İZOLE EDİLİYOR'

- Sizce Öcalan nasıl bir Kürt aydını?

Siyasetçi kimliğini bir yana bırakalım. Abdullah Öcalan aynı zamanda bir aydındır. Hem de ciddi ve güçlü bir aydındır. Çünkü ontolojisi, epistemolojisi olan biridir. Yapısal, kavramsal paradigmasını oluşturmuş bu çerçevede bilgi üreten biridir. Geçmişte yaptığı röportaj ve konuşmalarından oluşan kitaplar değil bunlar. Her biri el yazısıyla yazılmış yeni üretimlerdir.

Abdullah Öcalan'ın aydın yanıyla izole edildiğini düşünüyorum. Çünkü siyasal pozisyonundan dolayı yazdıkları ve söyledikleri talimat olarak algılanmakta, kısa sürede programa dönüştürülmekte, uygulama sahasına sürülmektedir. Bu tezlerinin, düşünsel platformlarda yeterince tartışılmasına ve zenginleşmesine fırsat vermiyor. Aksine tabulaşmasına ve fikirlerinin donmasına neden olmaktadır.

Teorik çalışmalarının farklı platformlarda icrası içinde ayrı bir yol yöntemler denenebilir. Bilim dünyasının katılımını sağlayacak Üniversitelerin bünyesinde, ya da STK biçiminde enstitü ve akademiler açılabilir. Periyodik tartışmalar, araştırmalar ve yayınlar için fırsat oluşturulabilir. Kendi alanımla ilgili bir örnek vereyim. Öcalan'ın kooperatif önerisi var. Bakur'da belediyeler, Başur ve Rojava'da bu öneri talimat olarak kabul edilip uygulamaya sokuldu. Ama Öcalan'ın kooperatiflerden kastı ettiği ile mevcut sistemdeki kooperatifleri anlarsanız, başarılı olamazsınız.

'DÜN HDP'YLE BUGÜN KAYYIMLA ÇALIŞAN PERSONEL İLE OLMAZ'

- 'Sivil direniş' tanımının altını çizdiğinizi gördüm özellikle. Kayyım atamaları malum. Hemen her yıl seçime, seçim sonrasında da hakları gasp edilerek direnişe, sokağa yönelen bir halk var. Sizin sivil direniş tanımınızla, kayyım atamalarına nasıl tepki gösterilebilir?

Devlet güçleri belediyeleri işgal ederken, halktan ve parlamenterlerden önce belediyeler ve bağlı kuruluşların çalışanları tavır ortaya koyabilirdi. Mesela personel kayyımı kabul etmez ve hiçbir iş yapmaz ise devlet ne yapabilir. Belediyeyi bir bina olarak algılarsak evet ele geçirirler. Ama fonksiyonel yönüyle ele alırsak. Bir hizmet organizasyonudur ve bunu her biçimde yapmak mümkün.  Personel isterse belediye araçlarıyla belediye binasını saran polisleri ve araçlarını dahi çevreleyebilir, destek için gelen halkı koruyabilirdi. Halka hizmetlerin aksamaması için örneğin otobüs şoförleri, çöp toplayanlar, öz yönetimlerini oluşturup kayyımı dikkate almadan çalışmaya devam edebilirlerdi. Eş başkanlar daire başkanları araçlarıyla sokaklarda idare edebilirlerdi. Ama yapamıyorlar. Yapamazlarda. Çünkü bu kültür geliştirilmedi. Halk belediyeciliği, halk meclisleri oluşturulmadı. Aksine belediyeler üzerinden halk sisteme entegre edilmiş, direniş damarları köreltilmiş. Özgün ve özerk yapılanmaların zemini parçalanmış. İhaleler hiçbir değer gözetilmeden şirketlere verilerek kapitalist sistemin kendini yeniden inşasına fırsat verilmiş. Kooperatifler şeklen oluşturulmuş. Buraların hepsinde çalıştırılan personel ise eğitilmemiş, herhangi bir kıstas ve modele göre yerleştirilmemiş. Devletin bilinen klasik maaşlı elemanları olarak yerleştirilmiştir. Mevcut personel dün HDP'li belediyeye bugün kayyıma çalışıyor ve arada bir fark gözetmiyorsa meselenin sorgulanması gerekir. Belki yaşam ve geçim zorunluluğu denebilir. Ama HDP'li belediyeler zaten orayı geçimlik yer değil. Sivil direniş alanı olarak örgütleselerdi personel yapısı ve karakteri de başka olurdu. HDP belediyeleri normal olamaz. Eskiden de şimdi de bundan sonrada. Taa ki Kürt sorunu anayasal güvence altında çözülünceye kadar böylesi sorunlar hep olacaktır.

- Kayyım öncesi belediye başkanları neler yapabilirdi?

Şimdi üç ilin eş başkanlarının kayyımların hırsızlıklarına, rüşvetlerine vurgu yapması kendilerinin iyi olduğu anlamına gelmez. Evet çalmadılar. Ama yerel yönetimler bağlamında bir model, bir toplumsal örgütlenme, bir öncülük, bir kentsel anlayış, özgün bir hizmet mekanizması, ekolojik ve toplumsal refah için özgün bir kentsel mimari geliştiremediler. Bu zihni kodlara dahi sahip olamadılar. Devletin klasik belediyeciliğini devam ettiriyorsun. Ayrıca kayyımlar o belediyelerde usulsüzlük yapmamıştır. Bilinçli olarak o bölgenin halkına ayrılan parayı aralarında paylaşmışlardır. Yandaşlarını ihya etmişlerdir. Bu planlı bir uygulamadır.

Kürt toplumu bilinçlidir. Köklü değişimlere, somut ve sonuç alıcı, yaratıcı eylem ve uygulamalara destek verir. Esnaflar, serbest meslek sahipleri, işverenler, öğrenciler, memurlar, işçiler bir araya gelip yaşadıkları kenti sahiplenebilir. Belediye hizmeti, bunun için gerekli araç donanımı, finansal destek konusunda birlikte hareket edebilir. Birçok işleri kendileri yapabilir. Sitelere, mahallelere, evlere belediyelere ait hiçbir birimi yaklaştırmayabilirler. Ya da belediyeye ait araç donanım ve mekanları inisiyatif kullanarak ele geçirebilirler. Olmaz ise işverenler kendi araçlarını tahsis edebilir. Bu yapılacak iyi bir planlama, atılacak cesaretli bir adım birçok şeyi değiştirebilir. Parlamenterler, belediye ve HDP çalışanları şu an daha çok mahallelere geçip halk meclislerinin oluşumuna öncülük edebilir. Bu meclisler eliyle çalışmaları örgütleyebilirler.

Elbette polis saldıracak denebilir. Ama zaten belediyenin önündeki protestolara da saldırıyor. Akşam eve baskın yapıp aynı insanı yine tutukluyor. Oysa örgütlü adımlar onlara da geri adım attıracaktır.

- Kayyım atamaları sizce bir çeşit sömürge devlet uygulaması değil midir? Çünkü kayyım atama uygulaması bir tek HDP belediyelerinde. Diğer bölgelerde belediye başkanları görevden alınsa da kayyım atanmadı hiç. Aslında devletin sömürge devlet mantığıyla yaptığı atamaları Kürt siyasetinin demokrasi eksikliği olarak nitelendirmesi meselenin özünü kaçırdığı anlamına gelmiyor mu? Mesele demokrasi eksikliğinden ziyade kolonyal devlet ile sömürge ulus arasındaki eşitsiz ilişkiden kaynaklı değil midir?

Türkiye Kürtlerin irade olmasını istemiyor. 90'larda olduğu gibi parlamenterleri tutukladı. Belediyelere kayyım atadı. Siyasal temsiliyeti bitirdi. Ardından kentleri bombaladı. Yerle bir etti. Güney Kürdistan'ın Referandum uygulamasına sert karşılık verdi. Bununla yetinmedi Efrin'i işgal etti. Şimdi Güney Kürdistan'a girdi. Rojava'ya da saldırmak istiyor. Japonya'da Kürtçe kursa da tepki gösterdi. Yani parti, ideoloji vs fark etmeksizin Kürtlerin tüm varlıklarına saldırıyor. Bu klasik sömürgecilikten ziyade patolojik bir durum. Devlet bu konuda giderek dahada kötürüm hale geliyor. Düşünme melekelerini yitiriyor. Böyle devam ederse parçalanır. Ama bu parçalanmada iki toplumda yıkılır yok olur. Kazananı olmayan bir patoloji Türk devletinin ki.

'TÜRKİYE'NİN BATISINA DIŞINDA HER YERE GÖÇEBİLİRSİNİZ'

- Uzun zamandır Kürt göçünün Türkiye'nin batısına katkısı ve bunun Kürdistan'ı nasıl yok ettiğini anlatıyorsunuz. Büyük bir başlık aslında ama kısaca özetleyecek olursanız, savaşın bir sonucu olarak Kürt göçünün Kürdistan'a faturası ne oldu? Ve olmaya devam ediyor.

Kürtler vatansızlığa göç ediyor maalesef. Her Kürdün gidişi dönmemek üzere gemileri yakmak gibidir. Yalnız toprağını mülkünü ülkesini değil, dilini de kültürünü de etnik aidiyetini de terk ediyor göç ile birlikte.

Elde sadece siyasal bilinç var. Çok zayıf bir halka. Maazallah o noktada yaşanacak bir negatif duygu bile birçok dayanağı umudu yok edebilir. Çok eleştiri alacağını biliyorum ama belirtmeden edemeyeceğim. Bir Kürt eğer göç etmek zorunda ise topraklarından, Türkiye'nin batısına değil, Güney ve Rojava Kürdistan'ına, olmazsa Avrupa'ya, Rusya'ya hatta Çin'e, Amerika'ya, Latin Amerika'ya, Antartikaya dahi gitsin, gitmeli!

Güvenlik, ekonomik, mesleki gelişim, etnik aidiyetlerini buralarda daha rahat koruyabilir hatta geliştirebilirler. T.C sisteminin ve sınırlarının dışına çıkmak, T.C'nin elinin uzanamadığı alanlarda kendini yeniden oluşturmak, siyasal, diplomatik, lobicilik, kültürel, mesleki, ekonomik, dilsel, bilimsel örgütlenmek mümkün.

- İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra birçok devlet kuruldu. Statüsü sömürge olarak tanımlanan birçok ülke bir biçimde statüsünü kazandı. Ancak Kürtler kendilerini sömürge olarak tanımlamadıkları için; siyasetçileri, aydınları, entelektüelleri bu tanımı net bir şekilde dile getirmediği için mi bağımsızlıklarını kazanamadı sizce?

Sömürgecilik tanımı bütün Kürtlerde nettir. Sol, muhafazakâr, dindar tüm siyasi partilerde de aydınlarda da bu gayet açıktır. Ama Kürdistan gerçeği yeryüzünde başka hiçbir bölgede yaşanmamıştır. Kendi realitesi diyalektiği farklıdır. Muğlaklık gibi görülen konu aslında güçsüzlükten kaynaklanıyor. Bilinçsizlik ve yetmezlikten değil.

Kürt hareketlerinin tarihlerine bakın, siyasal programları, söylemleri zamana göre hep değişmektedir. Çünkü reel şartları görmekte, kendi güçlerine bakmakta ona göre yeniden pozisyon almaktadırlar. İlişkiler, söylem, yaklaşımlar yeniden şekillenmektedir. Bu liderlerin, partilerin aydınların omurgasız, tutarsız vb ile ilişkilendirilemez. Zaman zaman böyle eleştiri ve yaklaşımlarımız oldu. Oysa hepsi de Ortadoğu gibi bir kaynar kazanda siyaset yapıyor ve varlıklarını sürdürüyorsa ve fırsat bulduklarında da iktidar alanları oluşturuyorlarsa bu bir başarıdır. Bu bölgede bırakın Kürtleri ve siyasal güçlerini hangi bölgesel veya süper devlet 24 saat içinde ağız değiştirmiyor ki.

'TÜRKİYE’NİN ÖZELEŞTİRİ YAPIP, ÖZÜR DİLEYECEĞİNE İNANMIYORUM'

- Avustralya'da geçmişte Aborjinlere yönelik asimilasyon politikaları üzerine hazırlanan ulusal bir raporda, bu sorun 'Aborjin sorunu' olarak değil de 'Milli Utanç' olarak tanımlanıyor. Bu tür bir tanım ne denli mümkün sizce Türkiye'de? Siyasetçilerden buna benzer bir tanımı dile getirmesini bekleyebilir miyiz sizce?

Güney Afrika, Almanya gibi çok örnek var. Türkiye'nin demokratik yollarla Kürt sorununu çözebileceğini ve dünyadaki örneklerde olduğu gibi öz-eleştirel yaklaşıp özür dileyeceğine inanmıyorum. Bu İran ve Arap Baas rejimleri içinde geçerli. Türkiye'nin durumu bunlardan da zor. Bu devlet Kürt gerçeğiyle gerçekten yüzleşirse, Ermenilerle de Lazlarla da Rumlarla da Gürcü ve Çerkezlerle de yüzleşmek zorundadır. Onların da dil, kültür, tarihten gelen haklarını teslim etmek zorundadır. Hatta Türklerle ve Türklükle yeniden yüzleşmek zorunda. O çatı altında oluşturulan Orta Asya, Malazgirt, Selçuklu, Osmanlı, İttihat Terakki, Kemalizm gibibir dizginin tümünü terk etmek zorundadır. O zaman da mevcut Türkiye ve Türklük kalmaz. Şu an ki, tarihsellik, kurmay beyin, öğreti, felsefe bunun üzerine kurulu eğitim sistemi, üniversite ve bilgi üretim mekanizması, iş anlayışı ve iş dünyası ayakta kalamaz. Mevcut İslam anlayışı bile altüst olur. Tarikatlar tutunamaz. Sokaktaki bireyin kendini tanımlaması değişir. Herşey ama herşey dönüşür, farklılaşır. Sonuçta Türklük dahil tüm etnik, kültürel, sosyal grupların kazanacağı; ekonomik, sosyal yepyeni bir iklim, öğreti, kültür ve yapı oluşur. Ama bugünkü resmi Türklük, Türkiye Cumhuriyeti kalmaz. İşte bunu kaybetmekten korkanlar zaten bu ülkeyi yönetiyor. Bu bir resmî ideoloji ve onun türevleridir. Dönüşmez ancak kırılır. Yıkılır.

- Bir sömürge ülkenin demokratik olması, hukukla çerçevesi çizilmiş olsa dahi sömürge uluslar için ne anlama gelir? Zira, Fransa dünyanın en demokratik ülkelerinden biri sözde ancak Cezayir başta olmak üzere bütün Afrika'ya kan kusturuyor. Keza, İngiltere. Demokrasinin beşiği. En beyaz en temiz demokrat onlar. Ama onlarca sömürge ulusu var. Diktatörler değildi bunları yapan. Birçok zaman bu ülkelerde sosyalistler, sosyal demokratlar iktidar olmasına rağmen kolonyal külahlarıyla sömürgeciliğe devam ettiler. Bunca örnek varken, demokrasi ezilen ve/veya sömürülen ulusların dertlerini çözmeye tek başına yeterli midir?

Bu ülkeler güçlü zengin profesyonel yöneticileri olan ülkeler. Kapitalizmin kaleleri. Dünyanın altın, dolar, euro, petrol kullanımı, ticaret, teknoloji, ağır sanayi, banka sistemlerinin varlık ve kullanım merkezleri. Yine mafya, uyuşturucu, silah, kaçak para, petrol dolarların gelirlerinin toplandığı sisteme entegre edildiği alanlar. Kapitalizmin elitlerinin anavatanları.

Bu varlıklarından bir miktarını egemenliklerinde yaşayan halka dağıtmalarını sağlayacak bir mekanizma kurmaları onların kalite seviyelerini de korur. Bu bilinçle oluşturdukları kurumlar yani parlamento, yasalar, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, şirketler aynı zamanda kendileri için bir güvencedir. Demokrasi örgüsüyle oluşan mekanizma aslında öte dünyanın sömürülmesiyle elde edilen refahın zerre bir miktarının halka dağıtılmasıdır. Biliyoruz ki, bu demokrasilerin görünen siyasetçilerinden ziyade şirketler, elit bürokratlar, güvenlik birimleri daha belirleyicidir. Hükümetler ve parlamentolar daha ziyade aracı veya tebliğ eden rolünü oynamaktadırlar.

Bu mekanizmayı istikrarla sürdürebilmek içinde istihbarat örgütleri, işbirlikçi yapılar, hızlı operasyonel askeri güçler kaçınılmaz oluyor. Günümüz dünya sistemi böyledir maalesef.

Türkiye'de bu hiyerarşide orta düzey güçlü bir Ortadoğu ülkesidir. Koç holdingin Rotschildlerle ilişkisi görülmezse, Davos, Bilderberg, G20, OECD, NATO toplantılarına katılan sermayedarların, siyasi temsilcilerin varlığı Türkiye'nin gücünü anlamak mümkün olmaz. Türkiye dünya finans, imalat ve ekonomik sisteminin bir parçası. Siz Türkiye'ye karşı doğrudan mücadele ettiğinizde bütün bu güçleri de karşınıza alıyorsunuz. Ama bu hiyerarşi de Türkiye ile rakip olursanız kendinize yer açabilirsiniz. Barzani ve Talabani ailesinin siyaseten bir nebze etkili olmasının sebebi budur. Yoksa reel anlamda mekânsal ve kitlesel ciddi bir güçleri yoktur.

Rojava'da henüz net olmamakla birlikte Kürt hareketinin sistemde bir yer bulması ideolojik ve örgütsel yapısı sayesindedir. Artık iyi bir partner olmayan radikal İslâm’ın yerine ve onun öncüsü Türkiye, Suudi Arabistan, İran, Mısır'ın değişime uğraması gerekiyor. Ancak öyle de kolay değil. Tarihi, kültürel, siyasal dengeler kolay el vermiyor. Kürt hareketinin yapısı, örgütlenme karakteri ve kitlesi daha sade, dinamik ve kabul edilebilir düzeydedir. İşte bu Kürtleri mevcut devletlere rakip kılıyor. Artık varlığını bir nevi güvenceye alıyor.

Haliyle bölge ülkelerinin dönüşmesi kaçınılmazdır ve bu demokrasi adına sunulabilir. Sunulurken de Kürtleri de kabul eder tarzda olacaktır. Ne kadar gerçekleşir. Pratikte nasıl işler başka bir mesele.

- Kürt halkına ve Kürdistan'a yönelik 'sömürge' tespitininyerinde ve yeterince yapılmamasından ötürü 'statü' gündemi, bağımsızlık, otonom hep askıda kaldı. Bu anti-kolonyal ve sonrasında post-kolonyal literatüre Afrikalı, Hindistanlı aydınların ciddi katkıları var. Peki Kürt aydınları Kürt siyasetçileri ne katkı sağladı?

Savaşın olduğu zamanlarda propagandaya dayalı söylem ve yaklaşım bilimsel analiz ve kavramların gücünü kırmakta sessizliğe itmektedir. Ama bu Afrikalı, Hintli, Cezayirli yazarlar gibi yazarların, analistlerin Kürtler arasında da olmadığı anlamına gelmez.

Sadece Kobanê direnişi ve sonrasında yazılan Kürtçe, Türkçe, İngilizce ve başka dillerde eserleri binlerle ifade etmek mümkün. Zamanı geldiğinde bu materyalleri alıp incelediğinizde, bu kaynakları okuyup kavramsallaştırdığınızda yepyeni bir tanımlama, literatür oluşturmak mümkün. Bu konuda biraz aceleci davranıldığını düşünüyorum.

Mesela üniversitede doktora tezi yapmak isteyen Kürt gençlerinin tez önerileri çok ilginç geliyor. Bunların yazılıp gerçekleştiğini düşünelim. Ya da yazılanlardan henüz ne kadar haberdarız. Bunları hangi platformumuza taşıyabildik ki farkına varalım ve bir tartıya koyalım.

Geçen Ay Rojava'da uluslararası düzeyde düzenlenen konferansların ikincisi yapıldı. İkisine de katıldım. Orada en güçlü tezleri, en sağlam verilerle sunanların Kürtler olduğunu bizzat gözlemledim. Burada sunulan tezler henüz derleme ve toparlanma sürecindedir. Birçok dilde kitap olarak yayınlanacaklar. Bu konferanslar, sunuşlar, tezler ve üniversitelerdeki çalışmalar, yine Kürt siyasi hareketlerinin çalışmaları zamanla kendi literatürünü, kavramlarını, tarzını ortaya çıkarır.

YPG ve YPJ hayranlık uyandırıyorsa, QSD bağlamında birçok etnik gurup ve silahlı güçleri bir araya geliyor ve ortak hareket ediyorsa, onların fiziksel yapılarından önce varoluşlarını sağlayan düşünsel kavramsal çözümlemeye bakmak gerekir.

'CİZRE VE SUR'UN RÖVANŞI DA OLACAKTIR'

- Kürt meselesini sadece, Türkiye'de yaşanan bir insan hakları sorunu olarak okunması gibi bir durum söz konusu. Oysa Kürdistan, dört ayrı parçada Fars - Arap - Türk sömürgeciliğinin aynı paydada buluştuğu bir Orta Doğu meselesi. Bunu sadece Türkiye'deki demokratik standartlara bağlayan akıl da başlı başına bir sömürge siyaseti değil midir? Sömürgeciler bu dört parçaya aynı bakıyor. Peki, statüsü ile ilgili bir siyaset yapılacaksa siyasetçilerin de bunu dört parçada yaşanan bir hak ihlali olarak gündemleştirmesi gerekmez mi?

İsabetle belirttiğiniz gibi Kürt sorununu insan hakları veya demokrasi meselesi olarak ele almak en büyük handikaptır. Kürtler demokrasi meselesi olarak yansıtırken aslında kendilerine alan açmak, çalışma yapabilmek için kullanıyorlar.

Kürt meselesi, müzakere ve anayasal bir meseledir. Irak'ta böyle çözüldü. Ama bu demokrasiyi getirmedi Irak'a. Problemli bölgeler meselesi çözülse dahi oradaki Kürt sorunu çözümü demokrasi getirmeyecektir.

Türkiye'de Kürt meselesinin çözümünde demokrasi aracılık edebilir. Müzakereler yapılır ve çözüm için demokrasi bir yöntem olarak benimsenirse mesela, denilebilir ki; yapılan seçimle Kürt illerinden seçilen milletvekilleri Parlamentoda Kürdistan temsilcileri olarak kabul edilir. HDP buna uygun bir karakterdeydi. Belediyeler ise yerel parlamentolar biçiminde kabul edilir. Kürdistan'ın sınırları ise örneğin seçime giren Kürt eksenli partinin çoğunluk sağladığı yerlerden ibaret olur ki DBP'nin işlevi bir nevi buydu. GABB (Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliğine Doğu bölgesindekilerde katılarak) yerel parlamento oluşabilirdi.

Çözümde demokrasi veya çatışma tercih edilebilir. Elbet sonuçları farklı olur. Biri bütünleştirici, diğeri yıkıcı ve parçalayıcı olabilir. Türkiye ikincisini tercih etti. Çözüm sürecini iptal etti. Cizre, Sur… gibi bölgelerde eşitsiz güç kullanarak talepleri silahla bastırdı. Kayyım atayarak yerel yönetimleri bitirdi ve DBP'yi de fiili anlamda bitirdi. Ve maalesef bunun rövanşı da olacak. Çünkü toplumda ayrışma ve radikalleşme giderek artıyor.

- Fars-Arap-Türk masası demişken, en son Kerkük referandumunda da bunu gördük. Kendi aralarında itiş kakış, kavga gürültü bir ilişkileri olmasına rağmen Kürt meselesinde birleşiyorlar. Söz konusu Kürtlerin hakları olduğunda, aynılar. Bunun şüphesiz sebebi ekonomik gerekçeler değil midir?

Bölge ülkelerinin Kürtlere karşı birleşme isteği olabilir. Ama artık o şansları yok. Kürtlerin parçalı oluşu eskiden hep Kürtlerin aleyhineydi. Şimdi bölge ülkelerinin aleyhine işliyor. Biri Kürtlerin bir gücünü yanına çekerken, öteki aynı Kürt ile işbirliğine gitmek zorunda kalabiliyor. Çünkü kendi aralarındaki çelişki daha derin. Ayrıca Kürt realitesi ve teritoryal varlığı Kabul görmüş oranda. Eski statüko ve bakış açısı kalmamış. Yine bölgede süper güçler var ve bunların Kürtlerle ilişkileri güçlüdür.

Bâşur'daki referendum ise Türk ve Fars devletlerinin etkisinden ziyade Kürtlerin zamansız ve hazırlıksız olmasından kaynaklanıyordu. Kürtler kendi içsel sorunlarını çözmek için bu yola başvurdular. Özellikle Barzani bir çıkış yapmak zorundaydı. Çünkü içeride darbe ile yönetiyordu. Parlamento yoktu. Seçimlere giderse kaybedecekti. Ekonomik kriz derinleşmişti. Referandum ile çıkış yaptı. Herşeyi unutturdu ve pozisyonunu güçlendirdi. Elbet bedeli ülkenin nerdeyse yarısının gitmesine mal oldu.

Buna rağmen ABD-İngiltere destek verselerdi Türkiye ve İran hiçbirşey yapamazdı. Onların destek vermemesi ise ihanet olarak sayılamaz. Çünkü Barzani ile sürekli görüştüler mektup gönderdiler ve zamansız olduğunu belirttiler.

'NEO-KEMALİSTLER KÜRTLER SAYESİNDE ALAN BULUYOR'

- Bir diğer yorumunuzu merak ettiğim konu da şu; Suriye'de, İran'da, Irak'taki Kürt hareketleri, hiçbir zaman sömürgeci devletleriyle bir ittifaka girmediler. Ne YNK, Goran Hareketi, KDP, Türkiye'deki Kemalizme denk düşen Baas'la, ya da Saddam Huseyin'le, Yahut İran'daki Kürtler, İran Komünist Partisi ile bir ittifak kurmadılar. Ama Türkiye'de öyle olmadı. 1950'lerden itibaren Kürt hareketi, Türkiye solu ile, son dönemde ise CHP ile temasta. Diğer dört parçadaki Kürt hareketlerinden farklı olarak Türkiye'deki Kürt hareketinin bu birlikteliğinin kültürel politik sebeplerini aşağı yukarı biliyoruz. Peki ekonomik dinamikleri nelerdir?

Doğu Kürdistan'da Kürt hareketlerinin TUDEH ile ilişkileri gayet iyiydi. Güneyde sol hareketler hem Kürt hem Irak tarafında zayıf olduğu için belki kurumsal bir ilişki yansımadı. Ama Suriye'de de Arap sol hareketleri ile Kürt sol hareketlerinin ilişkisi iyiydi.

Belki Türkiye'deki kadar görünür olmadı.

Türkiye'ye gelince, kanaatimce daha çok Öcalan'ın ısrarı bunda etkilidir. Haklı olduğu birçok gerekçe var. Mesela Öcalan'ın Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük ile görüşmeleri var. Bunlar üzerinden Türkiye toplumuna, Türk devletine ulaşmayı hedefledi. Başarılı olduğunu da düşünüyorum. .

Ama sadece siyasi aktörlerle görüşmek yeterli gelmiyor. Mesela Kobanê direnişinde ve Rojava'daki mücadele sürecinde bunun başarılı örnekleri var.

Artık dogmalarından, milliyetçi yanından sıyrılmış, kendini yenileyen bir Türkiye solundan bahsetmek mümkün. CHP mevut haliyle bu süreci götüremiyor. O da değişmek zorunda. Nihayetinde İstanbul merkezli Neo-Kemalistler diye tanımladığım bir yapı oluşuyor. Bunlar Kürtler sayesinde alan buluyorlar. Ama Kürtlerinde onlarında aleyhine değil aksine iki tarafında kazanımı sözkonusu.

Sorun PKK’nin yaklaşımında ve samimi hareket eden Türkiye sol hareketlerinde değil. Sorun Türkiye solunun Kemalizm'e bulaşmış olmasıdır ve bu damar özellikle geleneksel solda halen kırılmış değildir. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş'ten günümüze değin bu damar halen var. Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, CHP'nin İstanbul'daki bu gurubu halen aynı özelliklere sahipler. Bu ise Türkiye solunun gelişmesini, Kürt sorununun çözümünde güç olmasını geciktiriyor. Milliyetçiliğin Kürtlerden ziyade Türkiye'ye zararı var. Bu sayede MHP-AKP gibi partiler nemalanıyor ve büyüyorlar.

Neo-Kemalistler Kürtler sayesinde belediyeyi kazandı. Kürtçe kurslarda açacaklar. Kürtlerle ilişkiler geliştirecekler. Birincisi HDP'nin yükselişi ile beraber CHP'den HDP'ye geçen Alevi Kürtleri çekmek istiyorlar. İkincisi cumhurbaşkanlığı sürecinde HDP'nin desteğini sağlamak istiyorlar. Bu stratejilerinin başarılı olduğunu varsayalım. İktidara geldiklerinde Kürt sorununa yaklaşımları ne olacak? Sadece bir kurstan ibaret mi olacak? Yani somut bir proje, bir politika yok. Bu yolda savunulan bir dava yok. Muhtemelen 5 yıl tatlı sözler, ikinci 5 yılda sert yöntem al sana 10 yıl oyalamayı hedef alan bir plan.

- Son olarak, Kürt meselesini şöyle bir oturup uzun uzadıya kiminle konuşmak isterdiniz? Ve sorunuz ne olurdu?

İki büyük aktör var. Sayın Abdullah Öcalan ve Sayın Mesud Barzani. Ancak Barzani politik alanı sadece Başur ile sınırladı. İkincisi çocukları, yeğenleri, torunları çok zengin oldu. Kürdistan'dan ziyade Avrupa ve Amerika'dalar. Yine bütün kilit noktalar, istihbari, askeri, politik ve ekonomik olarak onların elinde. Kürdistan mı yoksa iktidar güçleri mi belirleyici sohbetlerinde bilemem. Yabancılaştığını hissediyorum.

"Öcalan ile konuşma isteği her zaman vardı. Sorudan ziyade serzenişim olacaktı; Kürt toplumu çok değişti. Çok büyük olanaklara sahip aslında. Belki coğrafi olarak Kürdistan işgal ve ilhak edilmiş olabilir. Ama Kürt toplumunun ulaştığı bilinç itibariyle, hareket kabiliyeti, örgütlülük düzeyi dünyanın birçok yerinde olması vesilesiyle öyle çok da TC'ye mahkum değil. Bu toplumun yeniden örgütlenmesi lazım. Ekonomik cephede daha zengin bir toplum mümkün, artık anadilinde kendisi eğitim yapacak olgunluğa ve örgütlü güce ulaşmış durumda. Teknoloji sayesinde her yerde eğitim yapılabilir. Kürdistan'ın bir ücra köyünde bir genç Kürtçe online üniversite okuyup meslek sahibi olabilir. Kürtlerin sivil, mesleki, örgütlenmeleri, kendi aralarında öz yönetimler oluşturmaları, kendi içinde alternatif örgütlenmeler gerçekleştirmeleri mümkün. Onlarca üniversite, binlerce meslek kursu, yüzlerce TV kanalı açabilir. 10 binlerce Kürt genci dünyanın birçok üniversitesinde okuyup güç oluşturabilir. Kürtler, binlerce ortak veya bireysel işletme açıp, fakirlik, sefalet kısırdöngüsünü kırabilir. Mevcut işletmeleri dahada geliştirebilir, bu yönlü destek ve teşvikle çok daha ileri seviyelere oluşmaları sağlanabilir. Strateji ve planlama konusunda gücünü bu eksende kullanırsa silahlı savunmanın da işi hafifleyecektir diye düşünüyorum.