'Edebiyatta etik çok önemli ama yazarlar bu yüzden hapse atılmamalı'



Artı Gerçek

İlk filmiyle onlarca ödül kazanan yönetmen Kıvanç Sezer 2. filmi 'Küçük Şeyler'i de bitirmek üzere. Kültür Bakanlığı destek vermediği için filmin yapımcılığını Tolga Karaçelik üstlenmiş.


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Naif, nazik, insana ve hayata duyarlı yönetmenleri çok seviyorum; Kıvanç Sezer de kesinlikle onlardan biri… Genç, çok mütevazı ve yönetmenlik egosu neredeyse yok gibi, sokakta görseniz bence hiç çekinmeden yanına gidip istediğinizi sorabilir hatta sohbet bile edebilirsiniz. Bir bilim insanı aslında hatta kanser üzerine araştırmalar bile yapmış ama bana göre bir hikâye anlatıcısı; çünkü ekranda gerçek masallar anlatıyor seyirciye. Bağımsız sinema yaptığı için amacı ticari kaygıdan öte; bildiğimiz ama farkında olmadığımız hayatları göstermek ve onlara geniş bir pencereden baktırmak... Hikâye anlatmada da o kadar başarılı ki üç yıl evvel çektiği ilk filmi ‘Babamın Kanatları’ hem yurtiçinde hem yurtdışında toplam 25 ödül kazanmış. Bol ödüllü bir yönetmen olduğu halde Kültür Bakanlığı’ndan 2’inci filmi için destek alamamış ama bu onun kendi filmine olan inancını daha da arttırmış. İnsanlık onuru için çektiğini söylediği ilk filminde son yıllarda ekonominin lokomotifi olan inşaat sektöründe yaşanan insan kıyımı ve iş cinayetlerinde ne tür hukuksuzlukların, dalaverelerin döndüğünü, Kürt bir aile üzerinden, hiçbir ajitasyon olmadan çok gerçekçi bir dilde anlatmış. Babamın Kanatları çekeceği üçlemenin ilk filmi imiş… İkincisi yeni biten ve aralarında görünmez bir bağ olan bu üç filmin hikayeleri de tarzları da birbirinden çok farklı… İkinci filmi Küçük Şeyler, bu yıl Orta ve Doğu Avrupa'nın da önde gelen ve dünyanın en eski film festivallerinden olan Karlovy Vary Film Festivali’nde ana kategoride yarışacak. Sonbahar gibi de vizyona girmesi bekleniyor.   

Sinema filmi yazmak, çekmek ve ekranda hikâye anlatmak belki dünyanın en önemli işi olmasa da ona göre dünyanın en önemli işi… Her yönetmen gibi kendi kafasında bir seyirci ideası olduğunu söylüyor; anlaşılmak onun için önemli ancak seyirciye yaranmaya, seyirciyi gıdıklamaya çalışan ya da onları hüngür hüngür ağlatarak ruhlarını sömürmeye çalışan yönetmen olarak konumlandırmıyor kendisini. Filmlerde seyircinin mutlu son olmasa bile bir şekilde umudu aradığını düşünüyor. Dünyanın büyük bir değişim içerisinde olduğundan ve 21’inci yüzyıla kadınların damga vuracağından bahsediyor ve bunun için verdikleri mücadeleye büyük bir saygı duyuyor. Bu konuda “Bu ülkede 3 kişi toplandığı zaman hemen nezarete götürüyorlar ama sonuncusu hariç her 8 Mart’ta kadınlar Taksim’de erkeksiz olarak toplanmaya, Cumartesi Anneleri bir araya gelmeye devam ediyor.  Geleceğe baktığımda bu durum bana umut veriyor” diyor.     

Geçtiğimiz aylarda sinemanın yaşadığı patlamış mısır krizinde yapımcılara daha fazla pay verilmesi taraftarı ama Mars gibi sermaye gruplarının hem dağıtımcı hem salon sahibi hem de yapımcı olmasının haksız rekabet doğurduğunu düşünüyor. Kendi filminin de başkasının hakkını yememek için 1500 kopya yapılarak vizyona girmesini de istemiyor ama en azından 10 kopya yerine 100 kopya girebilmeyi istiyor. Bu konuda “İnsanlar bir filmin ismini duyduklarında en azından filmi görebilecek uzaklıkta olsunlar” diyor. "Belediyeler bu konuda sizlere yardımcı olmuyorlar mı?" diye sorduğumda, “şimdiye kadar benim filmime olmadılar ama bağımsız sinemaya destek olanların sayısı çok az, bu belediyelerin gündemine alması gereken bir durum” cevabını verdi.     

Siz aslında bir bilim insanısınız. Biyomühendis olarak bir anda uyanıp yönetmenliğe mi karar verdiniz?

Öyle olmadı tabii ki, bir anda uyanıp “ben yönetmen olacağım” demedim. (Gülüyor) Üniversitede yüksek lisans yaparken, laboratuvarda kanser üzerine birtakım deneyler yaparken aynı zamanda tez de yazıyordum. Bu aslında beni, insanlık için bir şey yapmaya çalıştığım için manevi yönden tatmin eden bir şeydi. Fakat kendimi sadece bir laboratuvarla, bir binayla sınırlamak istemediğim için sanata dair bir şeyler yapmak istedim. Üniversitenin ilk yıllarından itibaren bunun sinema olması gerektiği kafamda şekillenmişti zaten. Bunda da Gezici Festival’in etkisi çok büyüktür. Tüm dünyadan hiç tanımadığım yönetmenlerin filmlerini, aynı zamanda Godard, Bergman, Tarkovsky, De Sica gibi izleyeni sinemanın bir sanat olduğuna ikna eden isimleri izlediğimde, bu dünyayı daha iyi tanımak ve anlamak istediğimi farkettim. Bununla ilgili ne yapabilirim diye kafa yormaya başladım. Tiyatro topluluklarında oyunculuk yaptım, kısa filmler çektim. Sinemaya doğru yavaş yavaş ilerlerken Erasmus’la İtalya’ya gittim; orada kurgu üzerine iki yıllık bir mesleki eğitim aldım. Zaten o arada kendimi artık sinema alanında var etmek istediğimden emin oldum. Ülkeye dönünce çeşitli televizyon kanallarında çalışarak, okuduğum öykülerden bir şeyler damıtarak, yazarak, günlük tutarak, kısa filmler çekerek bu yolda ilerlemeye devam ettim.

O kadar da kısa bir yolculuk olmamış sizin için. İlk film nasıl ortaya çıktı?

Kısa bir yolculuk değildi. Yönetmenlerin bir kısmı yardımcı yönetmenlikten gelir. Önce set tecrübesi edinir. Time-code tutar, sonra 1’inci asistan olur, yardımcı yönetmen olur, sonra kendi projesini yazar ve filmini çeker ama ben o yolu izlemedim. Bunu tercih ettiğim için olmadı aslında, yanında çalışmak istediğim Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Özcan Alper gibi birtakım yönetmenler vardı ama bir türlü denk getiremedim. Gerçi Özcan Alper’le daha sonra ‘Rüzgarın Hatıraları’nda birlikte çalıştık. İşte bu hayattan damıttığım öyküler içerisinden en çok sevdiğim ve beni en çok çeken ‘Babamın Kanatları’ hikayesi olmuştu. Öyle olduğu için de onunla yola başlamaya karar verdim.

Hikâye sizi neden çok çekti?

Bir şeye inanmanız gerekiyor, neye inandığınızın bir önemi yok ama bir şeye inanmanız gerekiyor. Ben de bu hikâyenin içinde yaşadığımız sosyolojik, siyasi ya da günlük realitenin tam da göbeğinde olan bir şeyi anlattığına inandım. Bu inanç beni bu proje konusunda inanılmaz motive etti. Zaten baktığınız zaman da iyi kötü bütün filmler, yönetmenin ya da yapımcının uzun yıllara dayanan inadının sonucu olarak meydana gelir. Bir noktada vazgeçseler, o film artık olmayacak yani; bu bana hep çok ilginç gelmiştir. Bundan dolayı bütün yolu gidebilmeniz için mazotunuzun yeterli olması gerekiyor. Bu anlamda mazotu en fazla olan hikâye de ‘Babamın Kanatları’ idi.

Hiç pes etmek istediğiniz olmadı mı?

Yazmaya başlayınca durum biraz farklılaştı tabii. 3-4 yıllık bir süreçten bahsediyorum burada. Sonuçta çoğunluğu Kürt olan inşaat işçilerinin hikayesini anlatan bir film, bu yüzden çok kolay olmadı. Daha evvel hiç inşaatta çalışmadım, Kürtçe bilmiyorum; o dünyayı hiç bilmeden, bodoslama yazdım bu hikâyeyi. Bu büyük bir korku aslında; ben miyim yani bu filmi yapacak kişi, bu ne cesaret… İlk başlarda bir süre ben değilmişim gibi geliyordu ama sonra farkettim ki etnik ve kültürel olan şeyleri üzerimizden sıyırdığımız zaman, olayın sınıfsal boyutu ortaya çıkıyor ve işin temelinde yatan şey de o sınıfsal boyut. Eğer o boyutu doğru kavrayabilirsek, hikâyeyi doğru bir yerden ayaklandırabiliriz diye düşündüm. İnşaatlara gittim, işçilerle konuştum, bazılarıyla dostluklar kurdum, hatta bazıları filmin içinde varlar… Yani araştırdıkça, o dünyanın içine girdikçe, o kültürel, yerel kodları sıyırdığınız zaman sinemada çalışan bir setçiyle, inşaatta çalışan bir işçi arasında çok da bir fark olmadığını gördüm. Kazandıkları para, kendilerini konumlandırdıkları sosyal statü vs. farklı olabilir ama esasında hepimiz dönemsel olarak istihdam edilen, güvenli koşullarda çalışmayan bir topluluğuz aslında. Bu filmde de temel aldığım ve üstüne gittiğim duygu buydu. Gitgide bu duyguya inancım daha da arttığı için pes edecek duruma hiç gelmedim.

Sizi bayağı etkilemiş hikâye.

Evet. Üniversiteli bir gencin inşaatta çalışırken ölmesiyle ilgili bir gazete haberi beni çok etkilemişti. Ve o haber uzun bir süre aklımdan çıkmadı. 2010 yılındaki bir haberdi bu ve şimdi düşünüyorum, o zamanlar bir şeylere üzülme süremiz daha uzunmuş demek ki. Şimdi bu tip haberlere çok daha kolay alışıyoruz. O duygunun bendeki etkisiyle doğru bir zamanda yazmışım demek ki bu hikâyeyi.

Seyircinin hikâyeye inanması çok önemli tabii. İşçilerin doğulu, müteahhittin Karadenizli olması her ne kadar klişe bir genelleme olsa da hikâyeye gerçekçilik katıyor işte.

Burada iki tane temel mesele var aslında; biri gerçekçilik, diğeri inandırıcılık… Mesela Süperman gerçekçi bir karakter değil, uçuyor, gözünden lazer falan çıkarıyor ama hiç gerçekçi olmasa da biz ona inanıyoruz. Neden? Çünkü hikâyenin içinde bize onun nasıl bir gezegenden geldiği, neden öyle güçlerinin olduğu falan anlatılıyor. Bunları sorgularsanız hikâyenin içine giremezsiniz zaten, o yüzden hikâye öyle bir anlatılıyor ki gerçekçi olmayan bir unsuru inandırıcı hale getiriyor. Senaryo tekniği dediğimiz şey de bu. Bu yüzden klişeler de bazen hikâyenin inandırıcılığını arttıran bir şey. Bazen de çok gerçek bir şey anlatırsınız ama kimse inanmaz. Bu yüzden inandırıcılık bence sinemada gerçekçi olmasından daha önemli.

Siyasette olduğu gibi… Peki, seyirciyi inandırmayı nasıl başarıyorsunuz? Sadece senaryo tekniği yeterli olmamalı…

Seyircinin karakterle empati kurmasını sağlamak da çok önemli. Hikâyeyi, yapılan kurguları, tespitleri sevmesi de önemli. Sinema sanatı çok basit aslında, giriş gelişme sonuçtan oluşan üç perdeli bir yapı... Girişte bir olay olur, sonra bir sorun çıkar, sorunu derinleştirirsiniz sonra da sonuca ulaşırsınız. Bu yapıda karakter dediğimiz unsurun nitelikleri, seyircinin onunla bağ kurabilmesi, karakterin kendisiyle, diğer karakterlerle, doğa ve çevresiyle olan ilişkisi bir bağlam içinde güçlü ve doğru bir şekilde sunulabilmesi bence sinemayı ilginç ve inandırıcı yapan bir şey.  

“KÜLTÜR BAKANLIĞI’NDAN DESTEK ALAMAMIŞ OLMAK, BENİM PROJEME OLAN İNANCIMI ARTTIRDI”

Çektiğiniz ilk uzun metrajla onlarca ödül aldınız. Ben olsam ödüm patlardı herhalde, bundan sonra ne yapacağım diye.

Toplamda 25 ödül kazandık bu filmle ve bu bizim için gerçekten inanılmaz bir başarıydı. Ama ödüm patlamadı, niye patlasın ki?

Yani ikinci film ilkinden iyi olmalı diye bir baskı olmadı mı hiç?

Hayır, böyle bir zorunluluk hissetmiyorum çünkü bir üretici olarak böyle düşünürseniz yola devam edemezsiniz. Elbette kötü olmasını kimse istemez ama benim için önemli olan her filmin kendi yapmak istediğini ve seyirciye vadettiğini ne oranda yerine getirdiğidir. En azından ben filmleri bunların üzerinden değerlendiriyorum. Bir tedirginlik var tabii ki ama bu yöndeki kararlarımı etkileyecek bir duygu değil bu.

İkincisi hiç beğenilmese ne yaparsınız?

Neden beğenilmediğini anlamaya çalışırım. Seyircide değil kendimde ararım sebebini.

Peki, ilk filminizin bu kadar ödül alabileceği hiç aklınızın ucundan geçmiş miydi?

Tabii bir filmi yazarken, çekerken insan kendini ödül aldığını hayal edebilir, muhtemelen herkes ediyordur; ben ‘bir film çekeceğim ve çok kötü olacak’ diyen bir yönetmene hiç rastlamadım bugüne kadar. (Gülüyor) Herkes çekeceği filmin çok iyi olacağını düşünerek çeker zaten. Sonucu iyi ya da kötü olsa da. Elbette her yönetmen ödül almak ister ama bir ödülün motivasyon kaynağı olması yanlış bence. Ödül şu duyguyu veriyor insana; bir şeyler yaptın ve devam etmelisin… Ödül almadığı zaman da bu işi bırakmalıyım demez insan tabii, ben demem mesela. Önemli olan burada anlatmak istediğin hikâye; hani derler ya, şair ne yazmak istediği bilir ama ne yazdığını bilemez, o hesap. Çok içinde olduğum için ben ne yaptığımı tam olarak bilemem ama ne yapmak istediğimi çok iyi biliyorum. Ticaret kaygısından çok estetik kaygısı taşıyarak, bir şekilde insanlara ulaşmak istiyorsun ve sinema benim için bir nevi insanlarla iletişim kurma yolum; sinema yapabilmek de büyük bir şans ve büyük bir ayrıcalık bu anlamda. Festivallerin, ödüllerin en güzel tarafı, seni ulaşmak istediğin o insanlara ulaştırması…

Babamın Kanatları ile başlayan bu proje bir üçleme aslında ve şimdi ikincisini çektiniz. Bunda da absürt bir bakış açısıyla anlatılmış olsa da yine gerçekçi bir hikâye var; işten kovulan bir adamın, karısıyla ve hayatla olan dinamikleri vs.

Benim açımdan Babamın Kanatları’nın bir tür devamı şimdiki film. Beyaz yakalı, kurumsal yaşam dediğimiz Türkiye’nin orta sınıfı üzerindeki birtakım saçma durumlara daha yakından bakınca trajik, uzaktan bakınca komik olan halleri anlatan bir film. Bunlar zaten hayatta benim ilgimi çeken detaylar olduğu için çok iyi bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Daha sıkı dramatik değil de daha gevşek ve episodik bir yapı içerisinde anlattığımız bir hikâye bu.

Hikayesi ilkinden çok farklı olmasına rağmen neden bunun bir üçleme olmasına karar verdiniz?

Bugün İstanbul’a gelen birisi korkunç boyutlara ulaşan bir kentsel rant, inşaatlar, konut üretimi görüyor. Bizim burada nefes alamamamızın temel sebebi bu kentin kötü yönetilmesi, rant alanlarına dönüştürülmesi, doğanın katledilmesi vs. ama bir o kadar da bundan sağlanan bir ekonomi var ve bu ekonomi ülkenin temel, iktisadi motoru falan… Bu motoru düşündüğünüzde ortaya şöyle bir çark çıkıyor; hepimizin bir barınma ihtiyacı var ve bu evleri birilerinin yapması gerekiyor, bunları yapan kim, işçiler… Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bu lüks rezidansların inşaatında çalışan, orayı soluyan, orayı asıl var eden insanlar oradan asla bir ev alamayacak noktadalar. Böyle düşündüğünüzde, bunları yapan ve satın alan insanlar, kabaca alt sınıf ve orta sınıf ya da üst sınıf, aslında mekânsal olarak aynı yerdeler fakat birbirlerini hiç görmüyorlar.

Toplumun bütün bu sınıfları arasında görünmez bağlar var; biri orada çalışırken düşüp ölüyor, diğeri aynı katta karısıyla konuşuyor, bir diğeri de o katı satmak için planlar yapıyor mesela… İnşaat bittikten sonra bu evler birilerinin mutlu yuvası oluyor. Ama ücretli çalışan orta sınıfın da kendine göre sorunları ve baskıları oluyor; yüksek faizlerle çektikleri çok uzun vadeli kredilerle ev alıyorlar, krediyi ödeyebilmek için canla başla çalışıyor. Bütün bu kapitalist modeli sağlayan bir de patron var işin içinde, müteahhit. Bu durumlara her sınıf açısından baktığımız için bu bir üçleme… Bu daha evvel rastlamadığım bir tarz olduğu için beni çeken buydu. Babamın Kanatları filminde örnek daireyi görmeye gelen bir çift vardır, bu hikâye de onların hikayesi… Üç filmin hikayesi de tarzı da birbirinden çok farklı olsa da aralarında görünmez bir bağ var.

İlk filminizde bu kadar ödül almanıza rağmen Kültür Bakanlığı ikinci filminizde sizi desteklemedi ve desteklemedikleri filmlerin yurtiçi ve yurtdışındaki festivallerden ödüllerle dönmeleri de vahim bir ironi…  Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Yani ne düşüneyim? Benim düşündüğüm şeyleri pek önemsemiyor bu ülkedeki otoriteler, yöneticiler vs. (Gülüyor)

İlk filminizi desteklemişlerdi ama değil mi?

Evet.  Bağımsız sinema dediğimiz alan genelde bu tür fonlardan destek almak zorunda çünkü bir fon olmadan hayata geçmesi çok zordur. Bir filme yatırım yapanlar o parayı geri almak ister ama ticari kaygısı olmayan bağımsız sinemada bu mümkün değildir. Bakanlığın bu sistemi birçok sinemacının kariyerini başlatmasına, birçok filmin de hayata geçirilmesine katkıda bulunuyor. Yine de bu sistem hiçbir zaman adil, liyakat üzerinden işleyen bir sistem olmadı. İki yılda bir değişen, meslek birliklerinden giden bir kurul var ve bakanlık bu kurul üzerinden projeleri değerlendiriyor. Daha evvel, eğer proje iyi bir projeyse ve o günün siyasi şartlarındaki kırmızı çizgilere dokunmuyorsa destek bulurdu ama özellikle şu son 3-4 yılda Türkiye’de sertleşen konjonktürle beraber projeyi kimin yaptığına bakmaya başladılar. Bunu yapan kişi Twitter’da şunu yazmış, buna katılmış, burada görülmüş, şurada şunu demiş dedikleri insanlara hiç destek verilmedi. Emin Alper, Tolga Karaçelik, Özcan Alper, ben bunun en yakın örnekleriyiz. Benim de dahil olduğum bu insanlara bakanlık hiç destek vermedi ama sonsuza kadar bu böyle gidecek diye bir şey yok, bu ülkedeki yüzlerce yanlıştan sadece bir tanesi. Türkiye’de bütün siyasi duruma baktığınız zaman bu önemsiz bile sayılır ama bizler için kritik bir şey tabii. Bunun aşılması için diyalog kurulması gerekiyor. Destek vermedikleri filmin biri Sundance’te, diğeri Berlin’de bir diğeri Karlovy Vary’de ödüller aldı, bu bakanlıktaki insanların düşünmesi gereken bir mesele artık. Bakanlıktan destek alamamış olmak, benim projeme olan inancımı arttırdı mesela. Madem önüme böyle bir engel koydular, ben bu engeli aşacağım itkisini, motivasyonunu verdiler. Gerçekten de o noktadan itibaren her yerde bu filmi yapacağımı söyledim. Param yoktu ama inancım ve motivasyonum vardı. (Gülüyor)

Peki, böyle sanat filmlerine yatırımcı ve yapımcı bulmanın zor olduğu bir dönemde bir başka yönetmeni yatırımcı olmaya nasıl ikna ettiniz?

Tolga Karaçelik’in yapımcı olmasından bahsediyorsunuz sanırım; Tolga’yla hem meslektaşız hem de 5-6 yıldır arkadaşız. Beni de iyi tanıdığı için bu filme nasıl bir duyguyla yaklaştığımı ve her şeyi tek başıma yapmaya çalıştığımı, tüm bunları yaparken arada kaybolup dağıldığımı da çok iyi biliyordu. Filmin hazırlık sürecinde birkaç kere oyuncular ve set konusunda kendisinden fikir ve görüş almaya gitmiştim zaten, yine buluştuğumuz bir gün ben senin yapımcın olayım dedi. Bu o kadar beklenmedik bir şeydi ki benim için çünkü aklımda hiç böyle bir formül yoktu. Bu bana ‘ben de bir gün Tolga’nın bana yaptığını başka birine yapacağım’ duygusunu verdi. Bir yönetmen arkadaşımın inandığım bir projesinin bir ucundan ben de tutacağım. Onun bu projeye girmesiyle bir yapımcı daha dahil oldu ve arası çorap söküğü gibi geldi.  

“İNŞAATTA ÇEKTİĞİM BİR FİLMİ BİR İNŞAAT İŞÇİSİNİN YA DA MÜHENDİSİNİN DE İZLEDİĞİNİ HAYAL EDEREK ORADAN GOL YEMEMEYE ÇALIŞIRIM”

Peki, sizce bir filmde hikâye mi yoksa insan unsuru mu daha önemli?  İzleyeni en çok cezbeden hangisidir?

Kesinlikle karakterdir. Konu da önemlidir ama mesela Narkoz dizisinde Pablo Escobar’ın ne kadar kötü bir adam olduğunu biliyoruz, insanlara korkunç kötülükler yapmış falan ama bununla beraber Escobar’la film boyunca güçlü bir bağ da kuruyoruz. Bu bağ her zaman sevgi bağı olmak zorunda değil. Bu bir nevi özdeşim de diyebileceğimiz, karakterin bazı noktalarını yakalayarak kendinize yakın hissedeceğiniz bir bağ olabilir. Mesela Escobar’ın ailesiyle olan ilişkisi öyle bir çizilir ki siz bu adamı salt kötü bir adam olarak görmezsiniz. Aynı zamanda iyi bir aşık, şefkatli bir baba olarak da gördüğünüz için bir bağ kurarsınız.

İyi karakterler biraz sıkıcı oluyor sanırım, o yüzden insanlar kötü karakterleri daha zevkle izliyorlar sanki.

Olabilir. İyi karakterler zaten iyidir, bu yüzden biraz sıkıcıdır ama kötü karakter hiçbir zaman sıkıcı olmaz. Mesela Joker karakterinin Batman’den daha fazla ilgi görmesinin sebebi o karakterin öngörülemez olmasıdır. Halbuki Batman’in karakterinin sınırları çok bellidir ama Joker bu anlamda sınırsızdır, beklenmediktir. Tahmin edilmesi zordur, bu da ilgi çekicidir.

Siz daha çok gerçek hayattan ve insandan besleniyorsunuz. Dramlar sizi çok etkiliyor sanırım. 

Ya, dram olmak zorunda değil aslında; mesela şimdi yeni bitirdiğim Küçük Şeyler filmi için bir nevi komedi-dram diyebiliriz. Aslında benim ilgimi çeken şey insanı anlayabilmek ve anlayabildiğim kadarını da bir hikâye formunda anlatabilmek. Bu her şeyle ilgili olabilir; bir dram da olabilir, toplumsal belleğe yer etmiş bir hikâye de bir komedi de. Komedi yapmayı istiyorum aslında çünkü insanları güldürmek insanları ağlatmaktan daha az sorumluluk isteyen bir şey. Babamın Kanatları’nın gösteriminden sonra, çıkışta ağlayan insanları gördüğümde öyle bir sorumluluk hissettim; ‘bu insanları ben niye ağlattım şimdi, bu doğru bir şey mi?’ diye… Ki izleyenler bilir, film hikâyeyi öyle çok ajite etmeden, abartmadan, dramatize etmeden, hiç duygu sömürüsü yapmadan anlatan bir film.

Can acıtmak için değil de hayatta böyle hikayelerin de olduğunu göstermek sizin için önemli.

Evet. Şahit oldukları ama içinde olmadıkları bir durumu anlatmaya çalışıyorum. Seyirciyi hor görmemek lazım, muhtemelen bu hayatların farkındalardır ama farkında oldukları bu hayatları daha geniş bir çerçevede gösteriyoruz. İnşaatta çektiğim bir filmi bir inşaat işçisinin ya da mühendisinin de izlediğini hayal ederek oradan gol yememeye çalışırım. Bu da benim hem filme hem seyirciye olan sorumluluğum. 

Peki, seyirciyi tokatlamayı seviyor musunuz? Karanlık bir tarafı var çünkü çektiğiniz üçlemenin…

Ben genel olarak sadece seyirciyi değil kimseyi tokatlama taraftarı değilim. (Gülüyor)

Doğru yapıldığında seyirci çok iyi tepki veriyor aslında; mesela David Fincher ya da David Lynch seyirciyi tokatlayan, dumura uğratan yönetmenlerdir ya…

Ben aslında tokatlama kavramını Haneke için, Ulrich Seidi için, Gaspar Noe için kullanabilirim. Gerçekten bu anlamda en iyi yönetmenler onlardır bana göre yine de o kumaş bende yok, öyle birisi değilim. Bir şeyi anlatmaya çalışıyorsam seyircinin gözüne sokmak yerine alttan alttan, humorla ya da ironiyle anlatmaya çalışırım.

Filmlerde kullanılan şiddet de adeta bir pornografiye döndü; vahşeti tüm çıplaklığıyla gösteren filmlerin sayısı çoğaldı ve bunlar karşılık buluyor.

Bu dediğiniz gibi bir tür pornografi. Pornografinin tanımı da budur; bir şeyi bağlamından koparmak… Gerçek halini göstermek değil bence bu. Şiddeti bir şekilde belli bir amaç uğruna stilize ettiğiniz zaman pornografiye dönüyor. Öyle bir şey izlediğimde benim de hoşuma gitmiyor, kendimi iyi hissetmiyorum ama öte yandan da Game OF Thrones’u bütün o şiddet içeren sahnelerine rağmen severek izledim. İçinde bulunduğumuz çağ biraz böyle bir çağ maalesef ama film için çok gerekli olduğuna inanmazsam ben böyle bir şey yapmam çünkü bu anlatım şeklini etik açıdan çok problemli buluyorum.

Sinemada etik ne kadar önemli sizce?

Sinemada etik çok önemli. ‘Bakın dünya işte bu kadar kötü bir yer’i anlatmak için her ayrıntıyı, çok fazla şiddeti estetize ederek bu kadar seyircinin üstüne boca etmek gerekmiyor. Bir yönüyle de normalleştiriyorsun üstelik, bu yüzden şiddet pornografisi bana da çok sorunlu gelen bir şey seyirci olarak.

“TEORİK OLARAK BİR YAZARIN YAZDIĞI BİR ŞEYDEN DOLAYI -KONU NE OLURSA OLSUN- HAPSE GİRMESİ HANGİ BAĞLAMDA OLURSA OLSUN YANLIŞ BİR ŞEY”

Seyircinin üstüne şiddeti bu kadar da boca etmek gerekmiyor dediniz ya, edebiyatla sinema birbirinden beslenen sanatlar olduğu için soruyorum; en son ‘Zümrüt Apartmanı’ isimli bir kitapta geçen, bir çocuğa tecavüzü anlatan müstehcen satırlar büyük tartışmalara yol açtı ve kitabın yazarı ve yayıncısı hakkında hapis istemiyle dava açıldı. Kötülüğün ne olduğunun anlatılması için o kadar detay gerekli mi sizce yoksa sonuçta çocuk tecavüzlerinin yaşandığı bir ülkede gerçekleri anlatmak adına bundan üstün körü de olsa kesinlikle bahsedilmesi gerekir mi?

(Birkaç saniye düşünüyor) Ben bahsettiğiniz satırları okumadım, bu yüzden bu konuyla ilgili bir yorum yapmam doğru olmaz ama teorik olarak bir yazarın yazdığı bir şeyden dolayı -konu ne olursa olsun- hapse girmesi hangi bağlamda olursa olsun yanlış bir şey. O yüzden ifade özgürlüğünü savunmak gerektiğini düşünüyorum. Mesela Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza romanında Raskolnikov’un ev sahibini öldürmesini uzun uzun tasvir ettiği bir alan vardır. Şimdi Dostoyevski için katil ruhlu bir yazar mı diyeceğiz? Benim anneannem 14 yaşında evlenmiş, birkaç nesil yukarı çıkın hatta çıkmayın, hala çocuk gelin hikayelerinin gerçek olduğu bir ülkede yaşıyoruz, bunlar hayatın içinde olan konular maalesef. Elbette edebiyatta da etik çok önemli ama yazarlar bu yüzden hapse atılmamalı.

Geçtiğimiz hafta şarkıcı Alpay hakkında terör propagandası yaptığı iddiasıyla soruşturma açıldı. Metin Akpınar’dan sonra hakkında soruşturma açılan en yaşlı ikinci sanatçı… Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

83 yaşına gelmiş bir sanatçının söylemlerinden dolayı hakkında bu şekilde bir soruşturma açılması, hukuksuzluk ve adalet eksikliğinin bir göstergesidir. Bunlar insanları üzen olaylar. Fabrika Kızı’nı hangimiz söylemedik ki? Oradaki asıl vahim olay konserde söylenen bir sözü oradan birinin üstüne vazife alıp bunu bir davaya dönüştürmesi… Bunu çok haksızca buluyorum.    

Jurnalcilik tavan yaptı son yıllarda; sizce onları bu anlamda motive eden duygu nedir? Topluma hizmet ettiklerini, ödüllendirileceklerini falan mı düşünüyorlar?

Ne düşündüklerini bilmem mümkün değil ama bunun doğru, etik ve insani bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz, hatta bundan eminiz yani.