Efkan Şeşen: 9 dilde, kendi şarkılarımdan oluşan bir albüm hazırlıyorum



Artı Gerçek

Uzun bir aradan sonra çıkardığı yeni albümü BEST OF ile müzikseverlerin karşısına çıkan Efkan Şeşen ile hayat ve müzik üzerine söyleştik.


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Farklı halkların, dillerin türkülerinin revaçta olduğu bugünün müzik dünyasında, sesini düzene karşı bir isyana dönüştüren ve günümüzdeki yozlaşmaya karşı ürettiği şarkılarıyla daima ezilenlerin ve ötekileştirilenlerin yanında olan Efkan Şeşen’in müzikle haşır neşirliği 12 Eylül 1981’de Metris Cezaevi’nde başlamış. Çamaşır yıkarken çaldığı ıslıklarla… O ıslıklar, mektup ve türkü akşamlarının havalandırma duvarlarında yankılanan tınılarından biri olmuş. Aslında tam bir kısa film hikayesi gibi; bir hücrede havalandırma boşluğunun altında duvara yaslanmış bir adam, herkesin duyabilmesi için tüm gücüyle ıslık çalıyor. O ıslık birer notaya dönüşerek diğer hücrelere ulaşıyor ve ulaştığı yerlerde birer umuda dönüşüyor. Kimileri o ıslığa tutunarak bir yerlere gidiyor, kimi de girdiği o karanlık tünelin sonundaki değil de hayata döndüren ışığa ilerleyebilmek için o ıslığı takip ediyor… Bazen herkese ulaşması için çok yüksek volümde çaldığı ıslığın uyuşturduğu yüzünü dinlendirebilmek için yarım saat uzandığını söylemiş bir söyleşide. 6 yıllık tutukluluk sürecinde yaşadığı korkunç günlerin, insanlık dışı işkencelerin ve o ıslıklı günlerin üzerinde öyle etkisi olmuş ki, Türkiye’de bir ilk olan, sadece ıslık ve enstrümanların kullandığı iki albüm yapmış.

Üzerinden çok uzun yıllar geçmesine rağmen cezaevinde geçirdiği zamanların etkisi hala silinmemiş, bu yüzden cevaplarını yazarak göndermesine rağmen, o günlere dönmenin kendisini hala etkilediğini hissediyorsunuz. İşkencecilerini affetmediğini söylüyor ve asla affetmeyeceğini yazdığı cümlelerden anlıyorsunuz. Tüm derdi varsa yoksa insan… Karşısındakini incitecek ya da yanlış anlaşılmaya mahal verecek cümleler kurmamaya çok dikkat ediyor. Onun bu özenine ve inceliğine siz de aynı şekilde karşılık vermek istiyorsunuz. Tüm yaşadıklarına rağmen üretmeye ve müzik yapmaya devam etmiş. 4 yılını birlikte geçirdiği Grup Yorum’un unutulmayan ve en sevilen solistlerinden biri hala…  ‘Dokuz Altı Yollarında’ isimli İlk albümünü 1995 yılında çıkaran Şeşen, 3 yıldır Hollanda’da hayata geçirdiği Sesen Muziekproductie etiketiyle geçmişte ürettiği şarkılarını yeniden yorumlayarak dijital platformlarda ulaşılabilir hale getirmiş. Başta ona olan sevgisini dillendirmekten hiç çekinmediği eşi Didar Şeşen ve oğlu Sinan olmak üzere Mehmet Polat, Önder Tunç, Murat Çorak, Bülent Ay, Ertan Tekin, Ayhan Kökoğlu gibi müzisyenlerin de katkıda bulunduğu, dinleyenlere geçmişe doğru inanılmaz bir yolculuk fırsatı tanıyan BEST OF albümü 31 şarkıdan oluşuyor.  

“HAK GASPLARI, YASAKLAR, ONUR KIRICI ARAMA, SAVUNMA İMKÂN VE HAKKININ VERİLMEMESİ, TEKTİP ELBİSE GİBİ BASKILARA KARŞI YAPILAN FİZİKSEL VE AÇLIK DİRENİŞLERİ AYNIDIR; DEĞİŞMEZ”

Aslında kader etkili olmuş müzisyen olmanızda; 80’lerin en korkunç cezaevlerinden Metris’te çaldığınız ıslıklar sizi notaların üzerine bindirmiş. Çaldığınız ıslıkların müzisyen olmanızda bu kadar büyük bir etkisi olacağını düşünür müydünüz?

Hayatın demir parmaklıklar ardında sizi düşürdüğü koşulları 18’inde yaşıyorsanız, geleceğe dair hesap yapmanız pek mümkün değildir. Hatırlıyorum, o yıllar o kadar yavaş ve her günü o kadar yoğun geçiyordu ki! Sanki hiç dışarı çıkmayacakmışım gibi gelirdi bana… Söylendiğinde, tahliye olduğuma bile zor inandığımı hatırlıyorum. Gerçekten. Çünkü hiç çıkmayacakmışız duygusuyla yatıyorduk. Velhasıl o ıslık çalınmasaydı, ne olurdu, müzisyenliğe evrilecek süreç başlar mıydı bilemiyorum. Çünkü böyle bir şey yaşanmasa, utangaç, sessiz ve az konuşan bir gencin parmaklıklar ardından sahnelere kadar uzanacak bir öyküsü olmazdı sanırım. Radyo ve TV’nin yasak olduğu, dış dünyaya tamamen kapalı olduğunuz zaman ruhunuzu kurtarabilecek her şeye ihtiyaç duyuyorsunuz ve ıslık da öyle ortaya çıktı. Bir de güzel çalıyorsunuz, radyo saati gibi koğuş penceresinden yayın yapıyorsunuz havalandırmaya. İstek de alırdım; Rodrigo’nun Gitar Konçertosu çok istenirdi mesela. Diğer havalandırma isteklerini de karşılamak için defalarca üst üste çalardım. Ardından yıllar içinde cezaevinde yapılan bestelere de katkım oldu. Kaldığım koğuşlarda koro çalışmaları da gerçekleştiriyorduk. Hatta herkes, tahliye olduktan sonra müzik adına bir şeyler yapacağım beklentisiyle uğurlamıştı beni. Sonuçta beni çevreleyen örgütlü yaşam, ıslıkla açığa çıkan enerjiyi tesadüfe bırakmadı. Sorunuzun cevabı; çıkış neredeyse tesadüf ama sonrası pek değil. (Gülüyor)

O dönemde belki de o hücrede çaldığınız ıslıkların başkaları için nasıl bir anlamı vardı acaba? O ıslığın kurtardığı hayatlar olmuş mudur sizce?

İçten ve nitelikle yapılan müzik, bizi insanlaştırır. Ruhumuzu besler. Kötü durumdaysak onarmada yardımcı olur. Zor zamanlarımızda moral ve coşku verir. Bazen birlikte söylenen bir şarkının, türkünün etkisi, onlarca kitabın veremediği bir şeydir. Başka bir şeydir. Ruhi Su, Grup Yorum, Grup Munzur, Koma Amed, Agirê Jiyan, Ahmet Kaya, Cem Karaca, Moğollar, Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü, Zülfü Livaneli gibi çok değerli müzisyenlerden ve Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu, Aşık Veysel gibi halk ozanlarımızdan bugüne dinmeden akan müzik ırmağının her tınısı paha biçilmezdir. Cezaevi koşullarında ıslığım bulunmaz bir güzellikti. Kulağımda yüzlerce ezgi vardı tabii. Toprağın zenginliğinden beslenerek, dünya ezgilerini de çalarken, gecenin sessizliğinde yüzlerce canın ruhuna kattıklarının tarifi elbette zor. Belki göremediğim bir göz yaşına, belki dudak ucunda hafif bir tebessüme neden olmuş, belki de özlemiyle volta atan birinin sakinleştiricisi ya da kalem ucundan mektuba uzanan bir hoş sözcüğe katılmış olabilir nefesim. Hayat kurtarmasa da… zorlu bir güne başlamak için dinlenen bedenlerin ruhunu okşamada rolü olmuştur bence. (Gülümsüyor)  

Kürt yazar Mehmet Said Aydın yaptığımız söyleşide “Şiwan Perver dinleyip dağa çıkan vardı” demişti. “La Vita e Bella” filminde de bir toplama kampına umut yayan ve bir çocuğu kurtaran şey babasının yaptığı müzikti. Müzik bir hayatı kurtaracak ya da hayattan vazgeçirecek kadar güçlü bir araç mı sizce?

Bence müzik bu konuda çok güçlü ama yalnız değil. Daha çok insanın yaşadığı durumla ilişkili olsa gerek. Zor bir anınızda sizi hayata bağlayan saf, insani bir öge sizi silkeleyebilir, ama kararı veren sizsiniz. Bir neden, insanı yaşadığı zorluk karşısında -herhangi bir zamana göre- daha fazla olumlu etkileyebilir yani. Bu, ‘Braveheart’ filmindeki halk kahramanı William Wallace’ın sevgilinin kokusunu taşıdığı için son anına kadar koynunda sakladığı bir mendil olabileceği gibi, ‘Birdman of Alcatraz’ filmindeki gibi şartları korkunç bir cezaevinde pencerene konan yaralı bir kuş ya da ‘Leon’ filmindeki gibi şartlar ne olursa olsun suyu eksik edilmeyen bir çiçek de olabilir. Evet, müzik çok güçlü bir araç ama insanı daha fazla insanlaştırmada, içinde olduğu sanat veya insan yaşamı formlarında rakipsiz değil; şiir, resim, sinema… yani sanatın eli genel olarak çok güçlü bu konuda…

80’li yıllar ve 6 yıl Metris… Sistematik olarak tekrarlanan fiziksel ve psikolojik işkenceler… Devrimci isimlerden Deniz Gezmiş’in sınıf, Mahir Çayan’ın silah arkadaşı İbrahim (Çenet) Ağabey’e “işkencenin en kötü tarafı neydi” diye sorduğumda “yanındakine işkence yapılması” demişti. Hem ona yapılana müdahale edemiyorsun hem de birazdan sana yapılacakları kendi gözünle görüyorsun diye. O paramparça olan psikolojinin tamiri mümkün müdür?

Şarkılarıma kadar uzanan duyarlılığımın temelinde edindiğim değerler kadar, onurumu, kimliğimi ve kişiliğimi koruma mücadelesi de yatıyor. Aldığım hasarları soruyorsanız… Çok. Ama ruhumdaki işkence yaralarını hafifleten, benim de bir parçası olduğum, büyük bir teslim olmama direnişi vardı İstanbul cezaevlerinde. Sonrası ise yaraları sarmaya çalışan bir müzisyenin, gitarı ve ıslığı ile öncelikle kendi ruhunu onarmasıdır, ki belki de onun için fazlasıyla bana özgüdür şarkılarım.

Peki, işkencecilerinizi hatırlıyor musunuz? Daha sonra hiç karşılaştınız mı mesela? Onları affettiniz mi?

Tabii ki hatırlıyorum. Çoklardı. Hiç karşılaşmadım ama zaten hayatta affetmem onları.

80’leri şimdiki dönemle kıyaslarsanız, neler söylersiniz? Bir söyleşide bana biri o dönemdeki baskıların kitle olarak daha hafif olduğunu söylemişti.

Riskli bir soru çünkü yanlış anlaşılabilir. “80’ler bu döneme göre daha hafifti veya bugün daha ağır işkence ve baskı var“ gibi direkt veya benzer karşılaştırmalar hem gerçek hem de doğru değil bence. Cezaevi ve direnişin koşullarında değişmeler oldu. Eskiden daha büyük ve toplu kalışlar olduğu için sosyal, insani ve fiziksel direniş koşulları tutsakların lehineydi bugüne göre. Başta bu gelir fark olarak, ama ille de bir farklılık aranacaksa; bir geçiş direnciyle 2000 başlarında, yüzlerce ölüm orucu şehidiyle boyun eğilmese de F- tipi sisteme geçirdiler cezaevlerini... Ki fiziksel koşullardaki gerileme ve düşüş, sosyal yaşam ve direnişin toplu fiziksel avantajlarını ortadan kaldırdı. Bir nevi izolasyon, tecrit ve yalnızlaştırma koşullarını dayatan F tipi koşulları eskiye göre daha ağır gelir direnene. Durum bu. Yoksa kaba dayak, hak gaspları, yasaklar, onur kırıcı arama, savunma imkân ve hakkının verilmemesi, tektip elbise vs vs. gibi baskılara karşı yapılan fiziksel ve açlık direnişleri aynıdır; değişmez. Ama bunun eskiden en az 15 kişinin yaşadığı 2-3 bölümlü koğuşlardan, küçük bir yere yani tek kişiye veya 2-3 kişiye -o da var mı bilmiyorum- düşülmesi daha kötüdür tabii ki. Kısaca direkt bir karşılaştırma yanlış olur, yine de direniş baskısı -bugün daha keyfiler- ve araçları açısından bir değişme yok. Eskiye göre daha keyfi bir tutumun olduğu F tipi koşulları için nispeten daha ağır anlamında dolaylı ifadeler kullanılabilir.

“Eskiden daha hafifti vs.” diyene ben şunu derim; Mamak, Diyarbakır zindanlarındaki baskı ve kıyım çok ağırdı. İnsanlar o koşullarda kendini yaktı. İstanbul cezaevlerinde geri adım atmadığımız için kıran kırana bir mücadele verildi. En ön safta ölüm orucu ekipleriyle baskılara set çekilirdi, ki her gün falakaya yatırılıyorduk yüzlerce asker tarafından. Bayılana kadar… Bizlere verilen kıyafeti giymemek için 2 yıl görüş ve havalandırmalara çıkmadık, mahkemelere bile işkenceyle giydirip götürüyorlardı bizi ve bizler öyle gitmemek için yırtıyorduk üstümüzü, bazen donla kalırdık kış günü. Karda giderken ve gelirken yediğimiz dayağın haricinde, bileklerimize bilinçli olarak sıkarak taktıkları kelepçelerle saatlerce bekletilirdik havalandırmalarda. Ölüm oruçlarında bize şeker bile vermezlerdi. Direnişe hazırlandığımızı bilen cezaevi idaresi şeker stoklarımızı patlatmak için koğuş operasyonları yapar ve şekerleri çaya atıp verirdi. Bizler de çay protestosu yapardık -şekerli içen var içmeyen var- ve durum böyleyken şeker de biriktiremezdik- … O zamanlar ne gezer vitaminler falan, açlık grevleri ve ölüm oruçları ‘sadece su’ ile götürülürdü. E, düşünün, vücut ne kadar hızlı çöküyor o zaman… Bu koşullarda bir insanın -şu an bildiğimiz başka bu tip bir örnek yok- sadece su ile yaşama sınırı 72 gündür. 35 kişi başlayıp, son haftasına 12 kişi olarak girip, sırasıyla 4’ünün şehit düştüğü ve haklar alınarak bitirildiği 75’inci gün… Seran Hanım, nereden girdik buralara ya? İnsan gerçekten bunları yaşadık mı diyor?

İLLE DE İNSAN… İNSAN ODAKLI HİKAYELERİ ŞARKILARINA YANSITMAK…

Şarkılarınızda hep insan ve düzene karşı bir isyan var. Yaşamı ciddiye alan ve müzikle direnen biri var. Sesinizi adeta bir çığlık gibi kullanıyorsunuz. Ne zaman bu kadar duyarlı, düzen karşıtı yani ‘anarşist’ oldunuz?

Şarkılarımdaki isyan, içinde olduğunu hissettiğim on binlerin, milyonların bendeki duygusudur. Herkes gibiyim ben de. Farkım, bunu müzikal bir esere dönüştürme güzelliğini yaşamak, ki bu herkese nasip olmaz. Ama ‘anarşist’ten çok ‘romantik’ olsam gerek. (Gülüyor) ‘Yüreğim yangınlarda’, ‘Sen istemedin ya’, ‘Dermanımsın’, ‘Hasretine dayanamam’, ’Biçareyim’, ‘Ahüzarım’, ‘Sensiz olamam’, ‘Beni bırakma’, ‘Belki sen ağlarsın’, ‘Ekmekten aşk’a kadar insan odaklı hikayeleri şarkılarına yansıtmış biriyim. Bu benim kendimi ifade biçimim.

En sevilen şarkılarınızdan biri, ‘Dokuz-Altı yollarında gülmek yasak’… Kesin bir hikayesi vardır.

‘Dokuz Altı Yollarında’ en çok bilinen, paylaşılan ve yorumlanan eser olarak elbette bir hikayesi var. Banka çalışanlarının ağırlıklı olduğu bir arkadaş grubu vardı, beni sever, kollarlardı. Onları her ziyaret ettiğimde, hayatlarını masa başında ve hesap makineleriyle tüketir görürdüm. Hep bir ‘dekont takibi’, ‘müşteri memnuniyeti’ adına, ödünç yüz ifadeleriyle yüklü bir diyalog halindeydiler. Bazen bana verdikleri çayı içerken yoğunluktan kendi çaylarını soğuttuğuna tanık olurdum. Haftanın sonunda ise bir cemiyette, çok değiştiremedikleri bu dünyalarına türküler, şarkılarla sitem ederlerdi. İlerleyen sohbetlerde kendilerini sorgularcasına içlerini dökerlerdi. Nasılsın diye sorduğumda, “sabah 9 akşam 6, gidip geliyoruz hocam” sözünü o kadar duyuyordum ki, bu ifadenin gitarla ve ıslığımla buluşması kaçınılamaz oldu. Yani şarkımı aslında onlar yazıyordu yaşamları ile… Ülkemin emekçi insanları en ağır koşullarda çalışırken, hatta artık bu koşullar pahasına işini kaybetmeme veya tekrar kazanma mücadelesi verirken, ‘Dokuz Altı Yollarında gülmek yasak’ notaları, ağır bir hüzün, gözyaşı ve isyan zinciri gibidir hala… Ve maalesef bugün bu zincir şarkımın taşıyamayacağı kadar büyük artık.

Grup Yorum kuruldukları günden beri yaptıkları müzikten dolayı ve üyelerinin DHKP-C ile organik bağı bulunduğu iddiasıyla sürekli polis baskınlarına maruz kaldı, baskı gördü ve neredeyse her yıl içlerinden biri cezaevine girdi. Şu an grubun 17 üyesinden 10’u ‘terör örgütü üyesi olma' gibi suçlamalarla iki yıldır hapisteler… 2017’de ise kalan 7 üyesinden 6’sı İçişleri Bakanlığı'nın talimatıyla ‘gri liste’ye yani ‘aranan teröristler’ listesine eklendi, başlarına para ödülü konuldu ve firariler. Bunları duyduğunuzda veya okuduğunuzda eski bir Grup Yorum’cu olarak neler düşünüyorsunuz?

Üzülüyorum tabii. Gencecik insanlar, yeri yurdu, yaptığı işi belli olan insanlar. Onların akıbetini kollayan ana, baba ve kardeşleri ile külliyen mağdurlar. Grup Yorum, halkın müzikteki sesidir. Halkın sesi kulağı olanlar, bu onuru yaşarken ağır bedeller ödemiştir bu topraklarda. Ben de grubun ilk yıllarında bundan payını almış biriyim. Ama günümüzde yapılan baskı ve bedel çok daha ağırdır. Hayatın birçok alanında görüyoruz bunu.

Korkunç zamanlardan geçiyoruz; Faşizm tüm dünyayı ele geçirmek üzere, ırkçılık her yere yayılmış durumda, insanlığımızı kaybediyoruz… Bunlara rağmen siz hala nasıl müzik üretebiliyorsunuz? Bu durum yaratıcılığınızı ne kadar etkiliyor?

‘Her şeye Rağmen’ isminde bir şarkım var, değerli müzisyen arkadaşım Serdar Keskin, ‘Soluk Soluğa 25 yıl’ albümümde çok güzel yorumlamıştı; Yol alıyor her şeye rağmen / Küllerin altında hayat var / Tutsak yaşanmaz / Aşk yorulmaz… En iyi bu şarkım anlatıyor sanırım bu konudaki düşüncelerimi. Evet, tüm olumsuzluklara rağmen üretiyorum, devam ediyorum çünkü en sevdiğim de yanımda hep. Aşkım, hayat arkadaşım, sevgili Didar’ım… Onun varlığı bazen ödül, bazen can simidi, bazen dert bazen de müzik arkadaşı… Bu bazenler asla bitmez. Sendelesem tutar elimden. Her şeyi paylaşan iki güzel insanız aslında, bütün bunlar benim için de geçerlidir. O benim için neyse, ben de onun için aynıyım. Buradan gelen güç ve sağlıklı durum benim müzikal yürüyüşümü çok etkilemiştir. Keza oğlum ve kızım, onların varlığı ile geçen ömrüm… Her kahvaltıyı birlikte ağız dolusu gülerek yapmak büyük bir mutluluktur mesela. Benim müziğimin kişisel alanı bu zemin üzerinde şekilleniyor. Orada yalnız ama yüklüyüm her zaman. Hayat zaten yazacak, anlatacak çok şey sunuyor bizlere. Bu avantajla devam edersiniz söz ve müzik dünyanızda. Rahatlarsınız, iyi hissedersiniz kendinizi çünkü içinizdeki şeyi, bir müzikli dizeye dökmüşsünüzdür. Sonradan onunla yüzleşip yeniden yonta yonta gider bu buluşmalar. Ben insanı anlatıyorum müziğimde, içinde sıkıntı, acı ve dertleri olan insanı… Ama bunlar kadar önermeleri, tavsiye ve çıkış işaretleri de bulunan veya bulmasını istediğim insanı da tarif ediyorum şarkılarımda. Yaşamın içinde size üretme isteği ve düşüncesi sunan yüzlerce ilişki çıkagelir ve hiçbir zaman bitmez; konular, araçlar, olaylar değişebilir ama bitmezler.

AZ SAYIDAKİ HAKLI MÜCADELELERİ BİR KENARA KOYARSAK, ZATEN DOĞA KARŞILIĞINI VERECEKTİR BU ÇARPIKLIKLARA, OTOYOLLARA, HES PROJELERİNE…

Hep kendi imkanlarımla albüm yaptım, arkamda kimse olmadı demişsiniz; müziğin iyice endüstrileştirildiği bu distopik dünyada, tüketim artık sadece internet üzerinde iken, insanlar artık müziğe para vermiyorken, hayatta kalmayı nasıl başarabiliyorsunuz?

Azla yetinmek… Mümkün olduğunca sağlıklı yemek, yürümek, gerekirse tercih etmemek veya etmek. Sevdiklerinizin ve dostlarınızın en başta ailenizin değerini bilmek… Bütün bunlar bugünün şartlarında hayat devamlılığı için paha biçilmez değerdeler. Maddi şeylere gelince, evet, CD dönemi geride kaldı. Geniş yığınlar artık internet üzerinden müzik dinliyor ve paylaşıyor. Müzik endüstrisi satıcıları, dağıtımlarını ve satışlarını, operatörler ve dijital platformlarla yapıyorlar ve tüketici toplum buna gayet iyi ayak uydurmuş durumda. Bir tarafında da şarkı yazarı ve yorumcusu meslek birliklerinin örgütlenmesi var sofranın. Ben gerek ülkede gerekse Hollanda’da bunlara üyeyim. Yanı sıra emekli bir müzik öğretmeni olan Didar’ın maaşı ile mütevazi bir hayat yürütüyoruz. Tabii zaman zaman konserler ve aktiviteler de oluyor. (Gülümsüyor)

Dağlarından, yaylalarından, suyundan havasından kaynaklı, bir coğrafyanın insan sesi üzerinde bir etkisi var mıdır sizce? Karadeniz’den ya da Doğu illerimizden bu kadar yetenekli sesin çıkması başka türlü açıklanabilir mi?

Direkt neden olmasa da istatiksel olarak problem veya sert şartların olduğu coğrafyalarda insanın dışa vurumundaki ses ve eylemsellikleri daha çok veya yüksek olabilir. Bilemiyorum, yine de kesin bir şey söylemek zor. Tarih boyunca her yörenin, hançeresi güzel müzisyenleri olmuştur. Benim için, cezaevi şartları temel oluşturdu. Ses kullanma biçimimde coşku, kararlılık ve tansiyonla okumayı esas aldığımız koşullardı. Ve 12 Eylül yılgınlığına karşı sonrasında ‘Inti Illimani’, ‘Quilapayun’ gibi Şili ve Latin Amerika gruplarının şarkı söyleme tarzı da bizi etkilemiş ve bu nedenler bir bileşim yaratmıştır. Sonrasında sesimin geniş aralığını, zamanla edindiğim tecrübeyle birlikte şarkıların duygusuna inen basamaklarda daha iyi kullanma becerisi gösterdiğimi düşünüyorum.

Kapitalist eller Karadeniz’in üzerinde dolaşıyor şu son yıllarda, Yeşil Yol ve HES projeleri vs. Şimdi Macahel’e ya da büyüdüğünüz yöreye baktığınızda neler görüyorsunuz? 

Karadeniz, dünya insanı için, bitki ve hayvan çeşitliliğinde Kafkasya uzantısıyla en önemli ve korunması gereken % 10 yeryüzü dilimine girer. HES’ler ve ‘Yeşil Yol’ derken yaylaların satılma kararına kadar uzanan süreçte, bu felaket tablosunda, sistemin attığı adımlar kadar yöre insanının bilinçsizliği ve örgütsüzlüğünün de katkısı inkâr edilemez. Ha, ülkemiz için zaten genel bir durum diyebiliriz ama güzelim akarsuyun kurumuş bir vadi bataklığına, göllerin betonla çevrili bir havuza döndüğü coğrafyaya, içinden otoyol geçen 2000 metrenin bakir yaylasına bakınca insan ne diyeceğini, hangi acıyla konuşacağını bilemiyor. Doğanın 3-5 kişi ve lira için tarumar edilişine ses çıkmayışının birçok nedeni olabilir. Ama sanki bir durma çizgisi yok. Katlanıyor her kötü durum. Karadeniz sahil otoyolundan bugüne gelen bir süreç… Ve şimdi yaylalar satılacak. Ama -az sayıdaki haklı mücadeleleri bir kenara koyarsak- doğa da karşılığını verecektir bu çarpıklıklara diyorum.

Karadeniz’le ilgili yazdığım çok şarkım var, ama sorunsallık anlamında konuyla ilgili iki şarkı aklıma geliyor; ‘Hemşin Boyları’ (1995’de Fırtına Vadisi’nde yapılmak istenen ilk HES’e karşı başarılı olan direniş sonrası yazdığım bir şarkı) ve ‘Fırtına’ya Requiem’ (sözleri Çamlıhemşin’li dostum sevgili Mehmet Demirci’ye ait)... İkisi de müthiş anlamlıdır. HES tünellerinin içinden akmak zorunda bırakılmış bir suyun ve alabalığın öyküsüdür. Bir yok oluş senfonisini işaret eder ihtiyatla.

   

KÜRTÇE, ZAZACA, ERMENİCE, PONTUSÇA, ARAPÇA, LAZCA, FLEMENKÇE, TÜRKÇE VE İNGİLİZCE OLMAK ÜZERE TAM 9 DİLDE, KENDİ ŞARKILARIMDAN OLUŞAN YENİ BİR ALBÜM ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUM.

Geçenlerde Volkan Konak, bir siyasetçinin söylediğine karşılık “Yunan olmak da ayıp değil, Pontus da…” diye bir açıklama yapmıştı. Geçen hafta Karadenizli müzisyen Apolas Lermi ‘HES projelerinden bahsedince hemen Pontusçu oluyoruz’ demişti. Bir Artvin’li olarak şu son zamanlarda İmamoğlu için de kullanılan “Pontus / Pontusçu” tartışmaları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Volkan Konak öyle demişse doğru demiş. Apolas Lermi kardeşimiz de spekülasyona dikkat çekmiş. İmamoğlu’nu bilemem. Şimdi şarj olup, refleksle gündeme gelmiş bu “soru- cevap ve yorumlar” beni ilgilendirmiyor. Ama Batı ve Orta Karadeniz, yüzlerce yıl Pontusluların ve onların uzantısı insanların yaşadığı bir bölgedir. Ben bu dili konuşan ve yaşayan insanları tanıyorum. Bu bir gerçek.

Eskiden yasaklı olan fakat şimdi farklı dillerle yapılan etnik müziğin son yıllarda inanılmaz bir ivme kazanmasını nasıl açıklarsınız? Bir ihtiyacı mı karşılıyor sizce?

Gerçekliğin tezahürüdür. Yasaklayın veya yasaklamayın, dil yaşar, yaşatılır. Farklı dillerdeki türküler de bunun en güçlü aracı. Evet, son yıllarda etnik müziğin yükselişi aşikâr ama geleneksel yani anonimleşmiş ürünlerin ‘fazlasıyla’ aranje edilip, defalarca farklı farklı tarz ya da gruplarca yorumlanışında, anonim eserlere telif ödenmeyişi payını da görmezden gelemeyiz. Bakın ortalığa; çocukların bile bildiği yüzlerce güzel türküyü yorumlayan bir dolu müzisyen veya grup var. Tabii yeni üretimlerin az oluşu da buna eklenince “Kızılcıklar Oldu mu” türküsünün sayısız yorumuna rastlamak mümkün. Yanlış anlaşılmasın, iyi kötü anlamında söylemiyorum bunu; neden-sonuç ilişkisi açısından pek fark edilmeyen bir şey. Bu arada Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Pontusça, Arapça, Lazca, Flemenkçe, Türkçe ve İngilizce olmak üzere tam 9 dilde, şarkılarımdan oluşan yeni bir albüm yapıyorum. Farkı, söz ve müziklerin bana ait olmaları.

Batı’da nasıl klasik müzik bestekarı kalmadıysa bizde de özgün müzik yapan gitgide azalıyor sanki. Ne düşünüyorsunuz?

Genel olarak 1980-90’lardan sonra sanat dünyasının ‘Buzul Çağı’ başladı diyebiliriz. Genel olarak eskinin versiyonları ile dönüyor dünya. Orijinallerin samimiyetini taşımıyorlar. Mükemmel gibiler ama imitasyonlar sonuçta. Doyurmuyor gerçek beğeniye sahip ve arayış içinde olanları… Geniş yığınların tüketimine sunulmuş ‘janjanlı pıtırcıklar’ gibi sadece ‘eğlendiriyor’lar. Elbette görece olarak içten üretilmiş güzel ürünler de var, dinleyeni de var. İşte bu beğenileri kolonilerle buluşmak sorunumuz var. Bence sıcak bir problem bu. Her kendini özgün ve nitelikli ifade edişin desteğe, tanıtıma ve paylaşılmaya ihtiyacı var. Gerçek sanatı seven bilinçli tüketici, onu her koşulda takip eder, dinler, izler, edinir ve paylaşır diye düşünüyorum.

Kürt olduğundan dolayı dışlandığı için havaalanında çalışan güvenlik görevlisi bir genç intihar etti. Neler söylersiniz bu konuda?

Öğretmen olduğu halde sınavlara girmek zorunda olduğu için, atanamadığı için, işini kaybettiği ve çocuklarına ekmek götüremediği için; kadın olduğu için… yani daha nicesiyle, doğal olmayan nedenlerle ölen insanlar var. Onları umutsuzluğa sürükleyen koşullardır asıl sorun. Her biri yürek acıtan bir yok oluş ve bu yarayı herkes bir parça kendi içinde de büyüterek taşıyor her ölümde.

Gençliğinizde yaşadıklarınızı düşünerek oğlunuzun da sizin gibi direnen biri olmasını ister misiniz? Profesyonel bir müzisyen olarak oğlunuzun müzisyenliği konusunda ne söylersiniz?

Bugünkü en temel direniş, kendini korumaktır. Kendine olan saygın ve verdiğin değer. Bunu evrensel ve kendine ait değerleri, onurunu koruyarak ve elden geldiğince maddi manevi olumsuzluklardan uzak olmaya çalışarak yapmaktır. Tabii ki hayatın ortak sorunlarını ortaklaşa çözmeden dünya değişmez ama şu ya da bu nedenle altta iseniz ve bu gerçekleşemeden geçen zamanın anaforda kalan yolcusu iseniz, bir yolunu bularak ayakta kalmalısınız; yoksa bir başkası sizi ciddiye almaz, değil mi? Bizim gençliğimizin koşulları el ele, göz göze ve omuz omuza olmayı bağrında taşıyordu. Hayat daha köşeli ve iyi-kötü arasındaki ayrılık netti. Filmlerdeki gibi hayatta da kahramanlarımız ve kötüler vardı. Sevgiyi, mücadeleyi, arkadaşlığı, gerçek yoldaşlığı ve dostluğu yaşardık. Bu, sorunsallık etrafında hareket edip etkileşen toplumların geniş örgütlülüklerinde yaşanan bir şeydi. Bizim ve öncemizdeki kuşak ahlak ve değer yargılarını, yaşama tarzını güçlü şekillendirerek devam ettirirken ‘yeni dünya düzeni2 ile bir kırılma yaşandı. Yaşıyoruz işte. Her şey satışta ve ‘sulanarak’ büyütülüyor. Ben müzisyenliğimden önce, insanlığımı paylaşıyorum oğlumla. Orada başlıyor ciddiyet. Neyse ki oğluma da benden yansıyan değer ve tecrübeler var. Bu, zaman içinde parça parça yaşanan ve paylaşılıp pekişen bir aktarım. Kendi doğal akışında yaşandığı için de mutluyum. Oğlumun müzik donanımı ve becerisi benden ileridir. Kucağıma aldığım günden beri gitar çalıyor. 10 yaşında besteleri ile ödüller alırken, albümlerimde çalmaya başladı. Bir eseri aranje etmede en büyük yardımcımdır, yerine göre o yapar. Albüm kayıtlarında keyboard (piyano), akustik-klasik gitar, bas gitar ve trompet kayıtlarında Sinan vardır. Zaten yeni çıkan “Best Of” albümümün çoğu aranje ve enstrüman kayıtları Sinan’ındır. Elbette kendi yaşam ve tecrübeleri ile farklılıkları da var ve saygı duyuyorum. Ama ailece büyüttüğümüz sevgimiz, meslek paylaşımımızın güzelliği bizi mutlu bir baba- oğul yapmıştır her zaman.

Didar Hanım’la inanılmaz bir uyumunuz var. Bunca yıl sonra aynı dinamiği koruyabilmek büyük bir başarı… Nasıl bir uyum sizinki? Müziğin ilişkinizdeki yeri nerede?

Kullandığınız ‘uyum’ sözcüğü hoşuma gitti çünkü ben Sevgili Didar ile en güzeli yaşarken, çevremdeki ters giden birliktelikler için “âşık olup sevmişler birbirlerini ama ‘uyumsuz’a düşmüşler ya da uyum azmış” diye değerlendiririm hep. İnsan olarak her iki tarafını da sevdiğimiz ve hala görüştüğümüz yıllar öncesinde boşanmış onlarca çift vardır. Ben kişilik özellikleri kadar, yöneldikleri yaşam biçimleri, beğeni ve hobileri farklı olan kişilerin evliliklerinin uzun soluklu olmadığını gördüm hep ve ‘bu uyum’ meselesidir. Saygı ve özen de önemli tabii. Açıklık, uyumlu olmak hele bir de meslektaş olmak gerçekten bizim için mutluluk… Eskiyi, tarihi, doğayı sevmek, az ve küçük güzelliklerle yetinmek ortak noktamız... Karşılıklı hoş görü ve fedakârlık, ev içi paylaşım vs. hepsinde içtenliğimiz ve vicdanımız doğru çalışır. Müziğin yeri de bonus gibi bir şey. (Gülüyor) Bazen hep birlikte sahne de alırız. Albümlerimde her zaman görüş ve sesiyle katkı sunan bir eşe sahibim, daha ne isterim!

3 yıldır Hollanda’dasınız; oralardan buralar nasıl görünüyor? Seçimde sizce her şey güzel olacak mı?

Burayı seviyorum. Çünkü müzik adına yeni ufuklara yelken açma fırsatı veriyor. Farklı yollarımız olabilir ama her birlikte “Sesen Muziekproductie” olarak burada ve Avrupa’da yaşayan birçok müzisyenin projesine yardımcı olmaya çalışıyoruz. Sadece Türkiye kökenli müzisyenler değil, birçok farklı Hollandalı müzisyenin projelerini de çıkarmayı hedefliyoruz. Müzik adına bunları söylerken, yaşamak adına, elbette dünyada ve burada da yükselen ekonomik, sosyal ve kültürel (göçmen sorunları ve uyum) problemlerin odağında bilinçli ve seçici olmak da önemlidir. Zamanla hayat içinde yol alırken sol, demokratik zeminde yer tutmak önemli olacaktır. Hep söylerim; dünyanın hiçbir yeri artık gül bahçesi değil ve kalıcı olmayabilirsiniz. Buradan gözüken -siz de biliyorsunuz- sıfır, yutan elemandır.

Güncel veya parça başarılarınız olabilir. Küçümsemiyorum ve her fikre saygı duyuyorum. “Herşey”in güzel olması başka bir konudur. “Herşey”… Köroğlu’dan Baba İshak’lardan gelen direnişin, bayrağı düşürmeyenlerin ve Usta Yılmaz Güney’in bir film sahnesinde de tekrarladığı gibi yüce bir umut… İnsanoğlu emeğe, sabra ve fedakarlığa dayalı mücadelelerini vermedikçe “Herşey” kavramının içi dolmayacaktır. Önemli olan bu. Ama seçimleri konuşursak ortak umut ve çabayla kazanmış bir İmamoğlu’nun kazanımının tekrarlanması -garantisi olmasa da- meşruluk ve moral açısından önemlidir.