'HES projelerinden bahsedince hemen Pontusçu oluyoruz'



Artı Gerçek

Rumca şarkılar söylediği için hedef gösterilen Karadenizli sanatçı Apolas Lermi: 'İmamoğlu’nun söylemleri standart Karadenizli söylemleri olduğu halde Pontusçu suçlamasıyla karşı karşıya.'


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – Rahmetli Kazım Koyuncu’nun Karadeniz müziğine inanılmaz bir ivme kazandırması yadsınamaz bir gerçek. Biraz da onun sayesinde çok geniş bir kitle Karadeniz’den çıkan enfes yetenekleri tanımış oldu. Zaten çok severdim Karadeniz lehçesini, Apolas Lermi gibi yeteneklerle daha da sevdim. Bundan yıllar evvel ilk kez Mektup şarkısıyla tanıdım Apolas’ı… Birisi o şarkı için “aklıma Takeshi Kitano'nun Dolls filminde ağacın dalında birbirlerine bağlandıkları iple asılı kalan o aşıklar geldi; çok sevip kavuşamayan yine de birbirinden kopamayan, o kadar birbirine bağlı ama o kadar uzak” diye yazmış Ekşi Sözlük’te. Şarkıyı dinlediğimde aynı duyguyu hissetmiştim ben de, insanı yormayan, çok berrak ve hisli sesine bayılmıştım. Adeta o sesin peşine takılıp Karadeniz yaylarına doğru yol alır, mesela Fırtına Deresi'nin kenarındaki Çinçiva’da vadinin çocuklarıyla birlikte bir çay içebilirsiniz. Buluştuğumuzda sadece sesinin değil kendisinin de duygusal olduğuna kanaat getirdim. Ama bu Karadeniz insanlarına has bir özellik sanırım; insana, doğaya ve hayata aşık doğuyorlar. Şarkılarında hep sevgi, hasret ve tutku var; dere, ağaç, çiçek, yayla var. Apolas da Trabzon, Tonyalı… Gerçek anlamda bir memleket aşığı. Bir Karadenizli ve yayla çocuğu olarak denizi ilk kez 10 yaşında, İstanbul’a göç ederken otobüse binmek için sahile indiklerinde görmüş. Asıl ismi Abdurrahman ama herkes ona Apo olarak seslendiği için Apolas’a dönmüş adı. Bu sahne isminden dolayı da çok çekmiş; ne Pontusçuluğu kalmış ne Yunan ajanlığı ne de dinsizliği…. Bu konuda ‘Abdurrahman’ı kullansam daha çok para kazanırdım’ diyor. Geçenlerde yine ismini sorgulayan birine Twitter’da “ismime neden bu kadar takıldınız? Yobaz mısınız?” diye cevap vermek zorunda kalmış.   

Müziğe de Kürt müzisyenlerle başlamış, belki de bu yüzden sesi çok kolay şekil alabiliyor. Bildiğim Rumca şarkı söyleyen nadir müzisyenlerden. Bu yüzden de çok tepki almış, hala almaya da devam ediyor. Şansıma bu aralar söyleşi yaptıklarım hep naif, mütevazı, duyarlı, çok güleryüzlü ve samimi çıktı; Apolas da öyle. Ailenizden biri gibi… Bir yerde çay içerken görürseniz hemen yanına oturabilirsiniz, o derece. Akşam saati kendisiyle acil olarak röportaj yapmak istediğimi söyleyince -ertesi gün Almanya seyahati ve son dakika olmasına rağmen- Artı Gerçek’i kırmamak için benimle buluştu. Bu da benim için doğru bir mecrada olmanın avantajı sanırım. Birlikte çok güzel sohbet ettik ama sözlerine çok dikkat ederek konuşuyor çünkü meşhur olmaya başladığı ilk zamanlarda bir gazeteye verdiği röportaj çarpıtılarak yayımlandığı ve güveni sarsıldığı için bu konuda temkinli davranmaya çalışıyor. Ölüm tehditleri bile almış söylemediği o söz yüzünden. Dijital bir mecra olmasına rağmen 4 yıl uğraşmış söylemediği bir sözü o söyleşiden çıkarabilmek için. Neden mahkemeye vermediniz diye sorduğumda, “nasıl vereyim, solcu bir gazete, zaten işleri çok zor, bir de ben mi gitseydim üstlerine” cevabını verdi. Buna rağmen çok temkinli davransa da söylemek istediklerini gayet net bir şekilde ifade etti.  

“DOĞRU BİR HABER YÜZÜNDEN DE ÖLÜRÜZ GEREKİRSE, SIKINTI YOK YANİ (GÜLÜYOR) AMA YALAN HABERLE ÖLMEK VAR BİR DE…”

Benimle biraz fazla dikkatli konuşuyormuşsunuz gibi hissediyorum, bir de yayımlanmadan röportajın son halini de görmek istediniz. Hayrola, basına güvenmiyor musunuz?

(Gülüyor) İlk albümüm çıktığında bir röportaj yapmıştım ama o zamanlar hiç röportaj tecrübem yoktu. Ses kaydını açtı arkadaş ve ben de içimden geldiği gibi konuştum. Sonrasında benim söylediklerimi kendi yorumladıkları gibi yazdılar ve yazdıklarının benim söylediğimle hiçbir alakası yoktu. Sanki ailem Hristiyan’mış gibi ‘biz Hristiyan’ız ama dinimizi yaşayamıyoruz, baskı altındayız’ yazmışlar ama ne ben böyle bir şey dedim ne de yazdıkları doğruydu.

Onları arayıp haberi düzeltmelerini istediniz mi?

Ya sorun orada zaten. Hadi diyelim bunu yazdın, ben seni arıyorum diyorum ki “bakın bunu böyle yazmışsınız ama lütfen bunu düzeltin, gerekirse yeni bir röportaj yapalım”; gelen cevap “yok biz yapılmış haberi silemeyiz”. 

Dijital bir mecra değil miydi?

Dijital bir haber sitesiydi.

E, silebilirlerdi o zaman.

Silmediler işte. İstese silerlerdi de silmediler. Tercih etmediler. Bu haber yüzünden milliyetçi, ırkçı, Turancı sayfalar kopyala yapıştır mantığıyla beni defalarca hedef gösterdiler. Ölüm tehditleri aldım. 2011 yılıydı, Hrant Dink yeni vurulmuştu, gergin bir zamandı; ne istiyorsunuz yani, beni de vursunlar mı istiyorsun? Bunu da söyledim onlara. Gelin, doğru düzgün bir haber yapalım, öleceksem de bari doğru bir haberle öleyim dedim ama kabul etmediler. Doğru bir haber yüzünden de ölürüz gerekirse, sıkıntı yok yani (gülüyor) ama yalan haberle ölmek var bir de… Haberi okunsun, daha çok reklam alsın diye bunu çok iyi gazeteciler bile yapıyor. Kendi yorumlarını ekliyorlar mesela söylediğim bir söze. O yüzden söylediğime çok dikkat ediyorum ve röportajları yayımlanmadan evvel görmek istiyorum artık. Bunun sizinle bir alakası yok gerçekten.

Ama şu an haber silinmiş sanırım. Ben görmedim öyle bir haber. 

Evet ama 4 sene sonra. İzmit’te Emek Partisi’nden aday olmuş birine ulaştık da o yardımcı oldu. Evrensel Gazetesi’ni aradı ve öyle silindi haber. O 4 sene boyunca o haberi kaldırmayıp beni hedef gösterdiler. Solcu bir gazete yani, bu insanlar bile bunu yapıyorsa, röportajların son halini görmeden bir daha söyleşi vermem dedim.

Solcu diyorsunuz ama -o gazeteyi tenzih ederek söylüyorum, kimseyi suçlamak istemem- faşist solcular da var biliyorsunuz. 

Var tabii, ben onlara yobaz diyorum zaten, ben kariyerimde en büyük sıkıntıyı bu solcu yobazlardan yaşadım. Hem beğenmiyorlar hem de hiçbir türlü seni kabul edemiyorlar. En büyük solcu onlar yani. Seni ezerek, eleştirerek, açığını yakalayarak daha iyi solcu olduklarını ispatlama çabasındalar. Benim öyle bir iddiam yok ki, tamam en iyi solcu siz olun yani. (Gülüyor) Ama herkesi aynı kefeye de koymak istemem çünkü solculuğu gerçek anlamıyla, o sıfatı hak ederek yaşayan da çok. Hani ismimden dolayı bana saldıranlara yobaz diyorum ya, bunu inanç veya dindarlık üzerinden söylemiyorum ki, davranışları üzerinden söylüyorum. Bana göre yobazlık insani değerleri, kişisel inançları olduğundan daha farklı göstermek, saptırmak, kirletmek, bunlara saygısızlık etmek, bireysel özgürlüklerin karşısında durmaktır. Yoksa solcuymuş, sağcıymış, Türk’müş, Ermeni’ymiş, Rum’muş, benim için bunların hiçbir önemi yok. Zaten ben ne solcuyum ne sağcı, bu benim söylemimle olacak bir şey değil. Yaşadığın hayat tarzınla bunu gösterirsin.

Peki, nedir bu isminizden çektiğiniz?

Ben de anlamıyorum, bunca yıl sonra insan hala kendisini ve ismini açıklamak zorunda kalır mı ya? (Gülüyor) İnternet sitemde bu konuda kısa bir bilgi var işte; Trabzon’da doğdu, asıl adı Abdurrahman diye…   

Abdurrahman ismini kullansam daha çok para kazanırdım demişsiniz bir yerde.

Evet, şu dönemde öyle. Bazıları ‘para için mi Apolas ismini kullanıyorsun’ diye eleştiriyorlar ama böyle bir şey para için nasıl yapılır ki? Hayır, bir de çuvallar dolusu param olsa anlayacağım. Parayı seven bir Trabzonlu olsam, Abdurrahman Lermi ismiyle, bugünkü iktidarda tercihlerimi o yönde yaparak, ilişkilerimi de o yönde şekillendirerek gayet de güzel para kazanabilirim. Ortam çok müsait buna. Bugün karar vereyim, çizgimi değiştiriyorum, kendimi terk ediyorum diyeyim, bir sene içinde çok güzel para kazanabilirim (gülüyor) ama benim duruşum belli ve sabit. Yani hiçbir şeyi para için yapmıyorum, bu ismi kullanmamın sebebi de arkadaşlarımın taktığı lakabımı seviyor olmam.

Kaldı ki para kazanmaya çalışmanın nesi yanlış ki? Hepimiz bir şekilde hayatımızı idame ettirmeye çalışıyoruz.

Öyle tabii ama özellikle para kazanmak için kendini, ismini, inancını, değerlerini terk etmezsin yani. Bunu para için yapmazsın.

“TÜRKLÜĞÜ TARTIŞILACAK İNSANLARDAN DAHA ÇOK SALDIRI GÖRÜYORUM”

Lermi soyismi de ilginç.

Dünyada tek. Nereye giderseniz gidin, soy ismi Lermi olan biriyle tanışırsanız bizim ailedendir. Eskiler soy ismimizin değişmemesi için para vermişler ve öyle kalmış. Sizinki de öyle galiba.

Evet, bizim soy ismimiz de öyle. Bir Trabzonlu olarak ne kadar biliyorsunuz kültürünüzü?

Öğreniyorum hala çünkü Trabzon’da yaşayanlar bile Trabzon kültürünü tanımıyor. Trabzon öyle bir şehir ki merkezden ikiye bölün, doğusu ayrı batısı ayrı. Müzik kültürü, espri dili, lehçeleri, giyim kuşamları, siyasi eğilimleri, gelenekleri, birçok açıdan ayrı. Trabzonlular bile çok iyi bilmezler bu farkları. Mesela Trabzon’un batısında ve daha çok Giresun’da Oğuzların Çepni Türkleri vardır, geçmişi Alevidir ama bunu bazıları bilmiyor bazıları da kabul etmiyor. Hacı Bektaş Veli dergahının Güvenç Abdal Ocağına bağlı Türkmen Alevisi olan bu insanlardan ne ismimden dolayı ne Rumcadan dolayı hiçbir zaman ötekileştirilmeye maruz kalmadım. Karadeniz’de Türklüğü en son tartışılacak insanlar bu insanlardır bence ama gerçekten Türklüğü tartışılacak insanlardan daha çok saldırı görüyorum. Bazılarının mübadeleden, dedesinin Rumca konuştuğundan bile haberi yok. İnsanlar bu anlamda geçmişine hâkim değil. Trabzon’un çok eski zamanlarda Doğu Karadeniz’de imparatorluğun başkenti ve ipek yolunun son durağı olarak yöneten bir şehir olduğunu, tarihte çok büyük bir yer kapladığını bilmezler mesela.

Trabzonlu olmakla gurur duyuyor gibisiniz.

Ben çok seviyorum doğduğum şehri ama kafamdaki Trabzon’u seviyorum. Çok güzel yönlerini bilen biriyim. Bugüne ait şeyle değil çoğu. Bugüne ait olanlar da var ama sevdiklerim genelde eskiye dayalı şeyler. Yaşlılarını bir dinleseniz, bambaşka bir dünyaya gidersiniz.

Hala yaylalara gidiyor musunuz?

Gidiyorum tabii ama her gittiğimde bir şeylerin daha eksildiğini görüyorum ve çok üzülüyorum. Daha az gitmeye başladım bu yüzden çünkü gittikçe anıların daha çok yara alıyor, zedeleniyor. Kirleniyor. Çocukken üstüne çıktığın ağacı göremeyince bu insanı çok hüzünlendiriyor, o ağaç yok orada artık. 

Tonya’ya gidince nasıl karşılanıyorsunuz peki?

Ben köye gittiğimde hep güzel karşılanıyorum. Tonya insanı çok sosyaldir zaten. Mesela Çaykaralı bir arkadaşımın evine gittiğimde annesi bana uzaktan hoş geldin demişti ama arkadaşım bizim eve geldiğinde teyzem beni kucakladığı gibi onu da kucaklamıştı. Doğu ve batı Trabzon arasındaki farklardan bir tanesi de budur mesela.

Demin “dedesinin Rumca konuştuğunu bile bilmez” dediniz ya; geçenlerde Trabzon’la ilgili Ekrem İmamoğlu’nun söylediği bir cümle yüzünden, İstanbul Büyükşehir Meclisi AKP Grup Başkan Vekili Tevfik Göksu ile Volkan Konak arasında bir tartışma yaşanmıştı. Konak, Göksu’nun söylediğine karşılık “Yunan olmak da ayıp değil, Pontus da... Lakin ırkçı olmak büyük terbiyesizliktir" demişti.

Trabzonlu olup, iktidarın değerlerinden bahsetmeyen, onlarla kendini beslemeyen, onların üzerinden kendi reklamını yapmayan, sürekli bu söylemlerle kendini var etmeyen onların gözünde nedense ‘Pontusçu’ oluyor. Ekrem İmamoğlu sonuçta o kadar da aykırı biri değil. Söylemleri de standart Karadenizli söylemleri olmasına rağmen aynı ‘Pontusçu’ suçlamasıyla karşı karşıya… Kazım Koyuncu da Volkan Konak da Fuat Saka da hatta ben de aynı sorunu yaşadık maalesef. Pontus kültürüyle alakası bile olmayan aykırı tipler bu tip söylemlerle karşı karşıya kalıyor. Bu bir geleneğe döndü artık. (Gülüyor) Karadeniz’de vatan millet bayrak edebiyatıyla kendini tanımlayan müzisyenler çok fazladır ve onlar bu tip söylemlerle karşı karşıya kalmıyorlar. Mesela bizler insani değerlerden, doğadan, derelerden, HES projelerinden bahsedince hemen Pontusçu, anarşist, komünist, dinsiz, ateist oluyoruz; yani derelerden bahsetmek bile seni ateist yapabilir. (Gülüyor)

“BUGÜN BİZLER ÇOK RAHAT ERMENİCE, KÜRTÇE, LAZCA, RUMCA ESERLERİ YORUMLAYABİLİYORSAK, BUNU RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN İLK YILLARDAKİ POLİTİKALARINA BORÇLUYUZ”

Hala sizi Hristiyan zannedenler var mı?

Hristiyan zanneden yok ama ateist zanneden var. (Gülüyor) Hakkımızda çok fazla buna benzer söylemler var; mesela Yunan ajanı olduğumu düşünen var, PKK’lı diyen var, bölücü diyen var, anarşist diyen var, Ermeni diyen var… Hep aynı söylemler… Muhalif bir duruşum var diye karşı karşıya kaldığım söylemler bunlar. 

Bunları duyduğunuzda nasıl hissediyorsunuz?

Şimdi gülüyorum ama ilk albümüm çıktığı yıllarca biraz daha kafama takıp, üzülüyordum. O dönemde benden evvel de Rumca-Türkçe albüm yapanlar olmuştu ama benim ismimle, tarzımla ve dizi müzikleriyle birlikte daha fazla popülarite kazandı. Mesela Türkiye’de ilk defa Rumca klip çektim, ilk defa Sümela’da klip çektim; o dönemdeki politik ortam ve bütün bunlar muhalif bir duruşla bir araya gelince konu daha çok tartışılmaya başlandı. Aynı bugün Ekrem İmamoğlu’na yapılan şey gibi… Belli bir kesim defalarca beni hedef gösterdi Rumca şarkı söyledim diye ve ben kendimi ifade edecek radyo, televizyon vs. bir alan bulamadım. Maalesef sol içinde de bulamadım bu alanı. Hala bulabildiğimi söyleyemem. Sonuçta ben Rumca şarkı söylüyorum diye ‘gelin Rum olun’ demiyorum ki, demem de. İnsanlara etnik kimlik tayin etmek benim haddime değil ama buna rağmen hedef gösteriliyorum. Bakın bu ülkede herkes her dilde şarkı söyler ama Rumca şarkı söyleyen neredeyse hiç yok. Karadenizli sanatçılar ve etnik müzik yapanlar dahil. Rumca şarkı söylememe gelen tepkiler yüzünden ben de ‘Romeike’ isminde tamamen Rumca bir albüm yaptım. Gerçi bir şeyi de unutmamak lazım; bugün biz müzisyenler çok rahat Ermenice, Kürtçe, Lazca, Rumca eserleri yorumlayabiliyorsak, bunu Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk yıllardaki politikalarına borçluyuz.

Peki, genelde nasıl kitleler sizi dinliyor, biliyor musunuz?

Konserlerimizde çoğunlukla milliyetçi-muhafazakâr kesimi görüyoruz, yani beni dinleyenlerin çoğuyla hayat ve siyasi görüşümüz farklı ve ben bunun böyle olmasını seviyorum. Onlarla olmak benim için çok önemli çünkü iletişimimiz duygu ve müzik üzerinden. Hayatta benim konserlerimde ötekileştirme, ayrıştırma olamaz, kin nefret güdülemez. Farklı görüşlere sahip insanlardan bir rahatsızlığımız olamaz ki. Beni benim gibi düşünmeyen insanların beni dinlemesini daha çok isterim. Aksi inandığım insani değerlerime uymaz zaten. Gelen dinleyicilerle müzik ve kültür üzerinden bütünleşiyoruz. Bizler geçmişte hangi çiçek varsa yine o çiçekten, o dereden, o ağaçtan bahsediyoruz. O çiçek bugün yok, o dere bugün akmıyor ama biz hala ondan bahsediyoruz. Aynı şekilde geçmişte Rumca varsa, Lazca varsa, Hemşince varsa bugün de onlardan bahsediyoruz.

Yurtdışında daha fazla konser veriyorsunuz. Bu hafta Almanya’da olacaksınız mesela.

Orada konserlerim daha fazla çünkü orada belli bir iktidarın etkisinde kalan belediye başkanları, valiler, dernekler falan yok. Farklı bir ülkede yaşamanın da etkisiyle oradaki insanların empati duygusu daha fazla gelişmiş. İsmimi ve duruşumu buradaki gibi sorun etmiyorlar. Böyle şeyler olmadığı için orada daha fazla konser veriyoruz hepimiz. İyi ki de oluyor ve hayatımızı idame ettirebiliyor, bir şekilde boyun bükmeden ayakta durabiliyoruz.

“BİR KARADENİZLİ DE YOK OLMAKTA OLAN BİR KÜRT DİLİNE KARŞI DUYARLI OLABİLİR YANİ”

Ne yapıyorsunuz şu an konserler dışında?

Yeni şarkılarımızın kayıtlarını yapıyoruz bu arada. En son Yunanistan’daki çok ünlü bir kemençe üstadıyla düetler yaptık, onları yayınlıyoruz şu anda. Zazaca bir şarkı da söyleyeceğim bu arada. Müziğe Dersimli arkadaşlarımla başlamıştım, onlarla Kürt müziği de Alevi müziği de yaptığımız için çok geniş bir yelpazem var. 

Zazaca söyleyeceksiniz ama telaffuzunuz nasıl peki? Kolay olmasa gerek.

Valla Zaza arkadaşlarım beğeniyor. (Gülüyor) Mikail Aslan’la birlikte düet yapacağız. Yok olmakta olan bütün dillere karşı duyarlı olmak gerektiğini düşünüyorum, Zazaca da bunlardan biri. Bir Karadenizli de yok olmakta olan bir Kürt diline karşı duyarlı olabilir yani. (Gülüyor) Bizler aynı toprakların, aynı coğrafyanın çocuklarıyız.   

Peki, size gelen ölüm tehditlerinden bahsedelim biraz. Ne diyorlar mesajlarında?

Ayağını denk al, asarız keseriz, şuna ne olduğunu unutma gibi örnekler de vererek böyle saçma sapan mesajlar yazıyorlar. Mesela ben en son Trabzonspor’un 50’inci yıl resmi marşını yaptım. Bu marştan sonra kendilerine Türkçü, Turancı diyen bazı gazeteler “Pontusçu şarkıcı Apolas Lermi şu etkinlikte” gibi başlıklar atarak hedef göstermeye devam ettiler. Bu bayağı bir süre böyle devam etti. Bunlar ve gelen tehditler bayağı birikince hepsini topladım, dosya haline getirip, avukatım aracılığıyla savcılığa verdim. Savcılık da bazı kişilere ulaştı ama ağır eleştiri kapsamına girdiği için hiçbir şey olmadı. Bu haberler konser alma oranımı olumsuz etkiliyor.  

Ölüm tehdidi ağır eleştiri mi sayılıyormuş?

Öyle sayılıyormuş demek ki, şikayetimin sonucunda hiçbir şey olmadı yani.

“Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve duş alacağız" diye akademisyenleri tehdit eden Sedat Peker de ağır eleştiri sebebiyle beraat etmişti galiba.

Olabilir, bilmiyorum. Aslında konu şu, albümlerimin hepsi Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın onayından geçmiş, resmi çalışmalardır. Yaptığım çalışmalardan dolayı bugüne kadar hiçbir savcı ya da polis beni ifade vermeye de çağırmadı, çünkü yasadışı bir şey yapmıyorum. Çağrılırsam da seve seve gidip ifade veririm, çünkü saklayacak bir şeyim yok. Ben bu ülkeye, bu topraklara hizmet ediyorum, kültürümüzü tanıtmak için elimden geleni yapıyorum, bu yüzden Kültür Bakanlığı’nın öncelikle benim gibi insanlara sahip çıkması gerekiyor. Ülkemizi yurtdışında en iyi şekilde temsil ettiğimiz için plaket vermesi gerekiyor. Aslında onların yapması gereken işi yapıyoruz, bu topraklara ait olan dilleri, kültürleri, değerleri, doğasını, Uzungöl’ü, ağacını, deresini tanıtarak, sahip çıkarak… Bu yüzden devletin bizlere sahip çıkması gerekiyor aslında ama belediyeler gibi devletin bazı kurumları bizi kara listeye alarak, konser verdirtmiyor. Halk ile aramıza giriyorlar. Hiçbir belediyeden davet alamıyoruz, salon istesek sorun oluyor.

Muhalif belediyeler de mi aynı şekilde davranıyor?

Muhalif belediye dediğiniz CHP mi mesela? Bugüne kadar bir tane CHP belediyesi için konser yaptım, o da Ekrem İmamoğlu Beylikdüzü Belediye Başkanıyken… 10 yılda bu kadar, yani. (Gülüyor) Bakın, muhalif camianın -sadece bir partiden bahsetmiyorum- sanat algısı, yorumu, tercihleri tamamen popüler değerler üzerinedir maalesef. O camiada her zaman kullandıkları, inandıkları fırsat eşitliği söylemi var ya, müzikte yok mesela. Karadeniz müziğinde sadece ben yokum, farklı renkler, farklı çiçekler, farklı ışıklar var, bana verdiğin fırsatı lütfen onlara da ver yani, değil mi? Onları da dinle, onları da bir onurlandır. Neden hep aynı ve belli isimler üzerinden gidiyorlar? Aynı isim 20 konser veriyor aynı şehirlerde… Yaşamını idame ettirmek isteyen diğer emekçi müzisyenlere yazık değil mi ya?

Bilet kaygısı yüzünden…

Peki sen bilet kaygısı taşıyorsan, diğerlerinden, eleştirdiklerinden ne farkın kaldı? Seni eleştirdiklerinden ayıran en temel değerler alın teri, emek, üretim değil mi? E, ne oldu şimdi? İster müzisyen ol ister eczacı ister manav, hayatta en büyük değerler bunlardır. 

“BİR SANATÇI İKTİDARI DESTEKLEYEN BİR ESER YAPTIĞI ZAMAN KİMSE ONA ‘SİYASET YAPMA, İŞİNE BAK’ DEMİYOR”

Halbuki rahmetli Kazım Koyuncu sol camia için bir sürü konser vermişti.

Evet. Çok seviliyordu çünkü “Kazım şöyle konser yapacağız ama paramız yok, gel” diyorlardı, Kazım da iyi niyetle çağırdıkları her konsere gidiyordu. Yaşadığı sıkıntıları en yakınındaki insanlardan dinledim. Volkan Konak o kadar sevilmiyor? Bence bunu yapmadığı için. Emeğinin karşılığını beklediği için. Durum bu. İkisi de Karadeniz müzisyenleri açısından önümüzde çok iyi bir örnektir bu ülkede. Seyircinin dönüşümü, toplumla müzisyen arasındaki ilişki ve zaman içinde şekil değiştirmesi bakımından… 10 yıl önceki seyirciyle şimdiki seyirci çok farklı. Volkan Konak çok seviliyordu ama bu ülkede üç defa silahlı saldırıya uğradı. Buna rağmen sol camiadan onu sevmeyen çok kişi var, çünkü istedikleri gibi kullanamıyorlar.

Çernobil konusu bu aralar pek bir gündem ya, dizisi falan da çıktı, Kazım Koyuncu da onun kurbanlarından biriydi.     

Karadeniz’de tartışılmaz bir Çernobil gerçeği vardır. O olaydan sonra bölgedeki kanser vakalarında korkunç bir artış oldu, binlerce insan etkilendi ve Kazım da o etkilenenlerden biriydi. Elbette hak ettiği refaha kavuşamaması, düzenli ve sağlıklı beslenememesi de bunda etkendir ama Çernobil bunu hızlandırmıştır. Hayattayken ona değer vermeyenler şimdi onu anmak için konser yapıyorlar.

Anma konserleri hakkında yaptığınız bir açıklama yüzünden de canınızı sıkmışlardı galiba.

Geçmiş zamanlarda sivil toplum kuruluşlarından biri Kazım için biletli bir anma konseri düzenlemek istedi, ben de bu anma etkinliklerinin halka açık olması ve bilet satılmaması gerektiğini söyledim. Bundan rahatsız olan ve bizi daha iyi anlaması gereken bazı sivil toplum kuruluşları zaman zaman sosyal medyada “bunun hesabını vereceksin” gibi bizimle ilgili ters açıklamalarda bulunuyorlar. O sivil toplum kuruluşu bir anma gecesini halka açık ve ücretsiz yapamayacak kadar kötü bir durumdalarsa, o zaman niye varlar? Başka etkinliklerde popüler isimlere 100 bin TL ödeyebildiklerini biliyoruz. Bir fıkra vardır: Cami hocası ibadete gelen cemaatten ‘camiye yardım’ maksadıyla para istermiş, aradan uzun zaman geçtikten sonra bundan tepesi atan biri hocanın yanına gidip ‘hocam cami zarar ediyorsa kapatıp gidelim bari’ demiş. Buradaki de o hesap. (Gülüyor)

Bir ara “Diren Karadeniz” isminde iktidarı eleştiren bir şarkı yapmıştınız bundan 7-8 yıl evvel.

Evet. Ondan sonra da çok eleştirildim. Siyaset yapma, işine bak diye. Bir sanatçı iktidarı destekleyen bir eser yaptığı zaman kimse ona siyaset yapma, işine bak demiyor ama. Aynı eleştiriyi Uğur Işılak’a demiyorlar mesela. Bugüne kadar, ben zaten ne bir partiye, ne bir kişiye, ne bir oluşuma şarkı yapmadım ama bir birey ve bir vatandaş olarak bir duruşum, inancım ve fikrim var. Müzisyenim diye bunları söylemeyeyim mi yani? Bunda bir yanlış yok ki! Ben haksızlıkları, yanlışları anlatıyorum, kimseye demiyorum ki ‘şu partiye, şu kişiye oy verin’ diye ama onlar diyor mesela. Bunun için reklamlar bile yaptılar. Ayrıca diyor da olabilirim, bu da sorun olmamalı. Onlar nasıl tercihlerini açıklamakta özgürse, biz de özgür olmalıyız. 

“KENDİSİNİ MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKÂR OLARAK TANIMLAYAN BİR İKTİDAR, KÖKENİ YABANCILARA DAYANAN POP MÜZİĞE Mİ SAHİP ÇIKMALI, HALK MÜZİĞİNE Mİ?”

Sosyal medyada da bu anlamda çok aktifsiniz.

Evet, çünkü sosyal medyadan başka kendimi ifade edebileceğim bir alan yok. İstediğim an istediğim kanala çıkma özgürlüğüm yok. İnsanlarla sosyal medyadan iletişim kuruyorum, orası benim medyam ama orada da çok saldıran oluyor. Linç kültürü de dijitalleşti. Sosyal linç ne demek çok iyi biliyorum çünkü neredeyse her gün yaşıyorum onu. Ailemi orada paylaşmamaya çalışıyorum, hatta saklıyorum çünkü onların başlarına bir şey gelir diye korkuyorum. Bu ülkede insan çocuklarıyla bile tehdit ediliyor. Tarık Akan öldüğünde resmen küfürlerle gömüldü, böyle bir sanatçıya bu nasıl yapılabilir? Seversin sevmezsin ama ölmüş bir insanı küfürlerle toprağa verdiniz ya.

Füsun Demirel de çocuklarıyla tehdit edilmiş resmen.

Maalesef. Ve bunu sadece troller, bir partinin yandaşları ya da fanatikleri değil, yukarıda belirttiğim gibi sivil toplum kuruluşları dahil her kesim yapıyor. Öyle ağır şeyler yazıyorlar ki, o kadar çok saldırı var ki, insanlığımızı kaybettiğimizi görüyorum; bu yüzden yurtdışına taşınmayı bile düşünüyorum ama bilin ki bu konuda yalnız değilim. Bir sürü müzisyen arkadaşım, benden daha az sorunları olmasına rağmen aynı şekilde düşünüyor. Beyin göçü zaten ülkenin en büyük problemlerinden biri haline geldi. Niye ben kendi ülkemden, vatanımdan, kendi topraklarımdan, coğrafyadan, kültürümden uzakta yaşamayı düşüneyim ki? Geçenlerde 23 Nisan’da bir çocuğa sordular hayalin nedir diye, “Alman vatandaşı olmak” dedi. Şimdi bu durumun vahametini göstermiyor mu? Bir çocukta böyle bir bilinç niye oluşsun ki? Biz de sadece müzik yapıyoruz, yasadışı bir şey yapmıyoruz ki!

Ülkeye hizmet ediyoruz ya, bu devletin ilk bizlere sahip çıkması gerekiyor! Çünkü yok olan bir dille, yok olan bir kültürle, kirlenen bir coğrafyanın değerleriyle uğraşıyoruz. Bizden daha popüler isimler var, çoğu da pop müzik camiasından. Onlardan evvel bizlere sahip çıkılması gerekiyor, çünkü müziğimizi bu topraklardan, Anadolu’dan alıyoruz biz. Ama pop müzik öyle değil. Kendisini milliyetçi muhafazakâr olarak tanımlayan bir iktidar, kökeni yabancılara dayanan pop müziğe mi sahip çıkmalı, halk müziğine mi? Toplumu etkileyen bir olay olduğunda bizim konserlerimiz iptal oluyor, Harbiye’deki konserler iptal olmuyor mesela. Futbol maçları neden iptal olmuyor? Daha ne söyleyeyim! Enerjimiz kırıldı artık ama ona rağmen bir şeyler yapmak için mücadele ediyoruz.      

Telif hakları meselesi ne oldu bu arada?

Yasanın çıkmasını bekliyoruz hala, bir şey yok daha ortada. Bence en büyük sorunumuz sigorta zaten. Meslek kurumlarının sigortamızı karşılaması lazım ama biz kendimiz ödüyoruz SSK’mızı. Özel sigortamızı karşılıyorlar gerçi ama sağlık güvencemizi biz hallediyoruz.

Devlet sanatçıları herhalde SSK ödemiyordur.

Onlar düzenli maaş alıyor ve devlet tarafından sigortaları ödeniyor. Biz devlet sanatçısı değiliz, bu isimle de devlet sanatçısı olacağımı sanmıyorum. (Gülüyor) Olması lazım aslında ama öyle bir şey beklemiyorum, gerçi teklif edilse de şu aşamada kabul etmem.