'Hrant yaşarken onu ötekileştiren cemaatin büyük bölümü şimdi onun için şarkılar söylüyor'



Artı Gerçek

Gazeteci/Yazar Vercihan Ziflioğlu: 'Ermeni toplumunda son yıllarda bir mafya oluştu. O mafyanın dışında kalan herkes, öteki…'


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – İnsan neden ille de etnik ya da cinsel kimliğiyle ön plana çıkmak zorunda? Ben neden söyleşi yaptığım kişinin spotta kadın ya da Ermeni olduğunu belirtmek zorundayım? Çünkü toplumun geneli kimin ne olduğunu bilmek istiyor, dolayısıyla sıfatlarla konuşuyoruz uzun zamandır. İsmi yetmiyor, o ismin nereden geldiğini de bilmek istiyoruz. Nereli olduğunu, hangi okulda okuduğunu, nerede yaşadığını, ne iş yaptığını, ne kadar maaş aldığını, her şeyi öğrenmek istiyoruz. Ama nasıl bir insan olduğuna bakmıyor, ne hissettiğiyle veya hayatta nasıl bir yolculuk yaptığıyla ilgilenmiyoruz. Günlük hayatta kiminle görüşeceğimizi bu kriterler belirlerken, hangi söyleşiyi okuyacağımıza da spotta yazan sıfatlarla karar veriyoruz. Ermeni, kadın gazeteci diye yazabilecekken, özellikle sadece gazeteci/yazar sıfatlarını kullandım çünkü gazetecilik etnik ya da cinsel kimlikle yapılmaz.

Ermeni cemaatinin kendi deyimiyle mafya olarak tabir ettiği kesiminin ayrık otu olarak gördüğü Vercihan Ziflioğlu neredeyse çocukluğundan bu yana gazeteci… İstanbul’da doğmuş ama Fransa’da ve Almanya’da büyümüş. Bunu her röportajında vurguluyormuş çünkü oralarda büyümenin ona bireysel özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu öğrettiğinin altını çizmek istiyor. Eğitimli bir aileden geliyor. Ailesinin onu bir birey olarak görüp, fikrini sormalarının karakterinin gelişmesinde önemli bir etkisi olduğunu düşünüyor. Türkiye’ye dönüp Ermeni okuluna gitmeye başlayınca, ilk şoku siyah önlük giymek zorunda bırakılmasıyla yaşamış. Hiyerarşi ve kast misali sınıf kavramıyla da orada tanışmış, öğrencilere dayak atıldığını da ilk orada görmüş. Yemeğini yemeyen öğrencilere bile psikolojik ve fiziksel şiddet uygulayan öğretmenler, kendisinde büyük bir travmaya sebep olmuş, o günlerden söz ederken yaşadığı rahatsızlığı aleni bir şekilde fark edebiliyorsunuz. Yine de sadece Ermenilerin olduğu küçük bir toplulukla sınırlamamış kendini, her çeşit kültürle haşır neşir olmuş. Bunun en büyük avantajının, kimliğine sarılmasına rağmen içinde bir milliyetçilik duygusunun oluşmaması olduğunu söylüyor. Ermenice dahil birkaç dili rahatlıkla konuşuyor, Ermenice’ye de makaleler hatta kitaplar yazacak kadar hâkim… Daha lise çağında okullar arası edebiyat yarışmalarında hep birincilik kazanmış. Kazandığı ödüller okulla sınırlı kalmamış tabii, dünyanın en iyi gazetecisi dahil ulusal ve uluslararası pek çok ödül almış. Daha bir ergenken yerel bir gazete olan Marmara Gazetesi’nde başladığı kariyerine, Agos’un çekirdek kadrosunda yer alarak devam etmiş. Hrant Dink’i daha tüccarlık yaptığı yıllardan tanıyor. Geleneğimize göre ölünün arkasından konuşulmaz sözüne inanırız ya, o ise Hrant’a olan küskünlüğünden hiç çekinmeden bahsedebiliyor ve eleştirebiliyor. Ben dahil herkese ve her şeye kuşkuyla yaklaştığını ama bu tavrın mesleki deformasyondan kaynaklandığını düşünüyorum. Hürriyet’te toplam 16 yıl gazetecilik yapmış. Ne var ki kariyer geçmişiyle ilgili bütün bilgileri ancak kendi ağzından alabiliyorsunuz. Çünkü Hürriyet satıldığında var olan bütün arşiv ortadan kaldırılmış. Bu yüzden internette hakkında çok bilgi yok, dolayısıyla bu röportaj da Ziflioğlu’nun yazarlığından ziyade gazetecilik kimliği ile ilgili…

Çok ufak yaşlardan beri çok önemli çevrelerin içinde olduğu ve mühim mecralarda görev aldığı için kendisini adeta bir arşiv olarak görüyor ve kaynak olarak bütün bilgileri depoladığı beynini, şahit olduklarını ve yıllardır topladığı kupürleri kullanıyor. Üçü Ermenice, altı kitabı var. Dante’nin Araf kitabından ve oradaki metaforik unsurlardan etkilendiği için 4’üncü kitabının ismini Araftaki Ermeniler koymuş; bu kitabı yüzünden çok ciddi tepkiler almış ve dışlanmış. Kendisini de arada kalanlardan olduğu ve hem cennete hem cehenneme doğru çekiştirildiğini düşündüğü için araftaki Ermenilerden biri olarak görüyor. Son kitabı ise İstanbul Ermenileriyle ilgili. Yazdığı son kitapla da kendi deyimiyle Ermeni cemaatine ‘kral çıplak’ diyor. Soru işaretleriyle dolu kitabında özellikle ‘Patrikhanede neler oluyor?’ bölümü çok ilginç. Kitabı yazarken kendisine oto sansür uygulamak zorunda kaldığını itiraf eden Ziflioğlu, cevap alamadığım bazı önemli soruları başka açılardan tekrar tekrar sorduğumda, hiç yorulmadan ustaca manevralarla geçiştirdi beni. Gazeteci refleksi olan biriyle röportaj yapmanın cilveleri bunlar tabii…

“HÜRRİYET’E GİRDİĞİMDE, CEMAATTE HAKKIMDA ÇOK DEDİKODU YAPILDI ÇÜNKÜ HÜRRİYET, ERMENİ TOPLUMU TARAFINDAN ÇOK SEVİLEN BİR MECRA DEĞİLDİR”

Vercihan ne demek? Kim koydu isminizi? Ermenice olmadığı için soruyorum.

Çok ilginç bir hikayedir bu. Öncelikle Farsçadan gelen ismimin anlamını ortaya çıkaran kişi Türk basınının önemli isimlerinden rahmetli Kurthan Fişek’tir. ‘Kâinatın Işığı’ demekmiş. Büyükannemin dokuz yaşındayken çok sevdiği, Vercihan isminde İranlı bir arkadaşı varmış ve çok genç yaşta ölmüş. O gün kızı olursa Vercihan ismini vereceğini söylemiş. Ama dört tane kızı olmuş, hiçbirine o ismi koymamış. Annem doğuma gittiğinde üç gün boyunca ölümle pençeleşmiş, doktoru da Alaattin Yavaşça imiş. Diğer doktorlar kordon boynuma dolandığı için benim içeride öldüğümü söylemişler ama Alaattin Bey pes etmemiş, hem beni hem annemi ölümden kurtarmış. Annem aslında ismimi Kristin koyacakmış ama zor doğumdan sonra bir hafta kendine gelememiş, Alaattin Bey de bebekler karışmasın diye ismimi sorunca büyükannem Vercihan demiş.

Sizden başka Vercihan yoktur herhalde bu coğrafyada…

Bu isim bana bayağı şans getirdi aslında. Türkiye basınında daha kolay yol alabilmemi sağladı. Farklı ve anlamlı bir isim. Kaderci değilimdir ama önemli ve güzel bir insanın elinde doğduğum için belki de hep güzel insanlarla tanıştım. (Gülümsüyor) Alaattin Bey’e de bu vesileyle selam söylemek isterim çünkü onunla tanışmayı çok isterim.

Ama soy isminiz Zifliyan değil, Ziflioğlu…

Soy ismi kanunuyla pek çok isim Türkçeleştirildi, bildiğim soyismim Ziflioğlu ama ismi değişmeyenlerinki nasıl değişmedi, biz de hala tam bilmiyoruz. ‘Beni Unutma Rusyam’ kitabımı adadığım büyükdedem Sarkis Ziflioğlu 1915 felaketinde hayatını yitirenlerden… Dolayısıyla oradan bir bilginin bize doğru aktarılması mümkün değil; daha evvel soy ismimiz neymiş bilmiyoruz.  

Gittiğiniz Ermeni okulunda bayağı büyük sıkıntılar yaşamışsınız.

(Gülümsüyor) Her öğrenci okuduğu okulda travmalar yaşar elbet ama bizim okul çok katıydı. Mesela edebiyat dersinde sınıfa Nazım Hikmet kitabı getirdiğim için, tokat yiyip okuldan uzaklaştırılmıştım. Hayatımda dayağın ne olduğunu ilk o zaman öğrendim. Fransa’da okuduğum dönemde hiç böyle şeylerle karşılaşmamıştım. Çok soru soran bir yapım vardı. Bazı konularda çok hassaslardı. Mesela her defasında birçok Ermeni yazarın veremden öldüğünü söylüyorlardı. Bir gün ‘bütün Ermeni yazarlar nasıl veremden ölebilir ki?’ diye sorunca, ciddi bir salgın olduğunu söylemişlerdi, daha sonra o salgının 1915 olduğunu öğrendim.

Edebiyatla aranız çok iyiymiş.

Öyleydi ama Ermeni hocalarım beni destekleyeceğine, ‘senden bir şey olmaz, en iyisi evlen’ diyorlardı. Bu belirlenmiş bir politika mıydı bilmiyorum ama benim ve bir alt jenerasyonda öne çıkan, kafası çalışan çocukların hepsine aynı tavır gösterilmiş, dolayısıyla bugün düşününce o tavrın, bizleri bastırmak için özellikle yapılmış politik bir tavır olduğunu düşünüyorum. Neyse ki bütün söyledikleri bende aksi bir etki yarattı ve motivasyona sebep oldu.

Ama öğretmenlerin çoğu Ermeni’ymiş, neden böyle bir şey yapsınlar ki? Azınlık psikolojisiyle mi hareket ediyorlardı acaba? 

Çok zorlu yıllardı zaten ama Ermeniler de kendi içlerinde büyük zorluklar yarattı. Ermeni toplumu her zaman feodal yapısı olan kapalı bir toplum olmuştur, geldiğimiz çağ itibariyle biraz daha açılsalar da bugün hala feodal bir yapısı var. Kız çocukları şu yaşta evlenmeli, fazla söz sahibi olmamalı, erkek çocuklar babalarının yanında çalışmalı vs… Mesela yabancı okullara giriş sınavlarında, bizim gibi azınlık okullar öğrencilere bedava kurs imkânı sağlanırdı. Ben bursa başvurduğumda, bana ‘sen giremezsin, çünkü ailenden daha zengin bir ailenin çocuğuna verilir o burs’ dediler. Gerçekten de hak etmeme rağmen bursu ona verdiler ve böylece kast sistemiyle de tanışmış oldum. Yoksul çocukların hiç söz hakkı yoktu. Onlara bir örnek ayakkabı dağıtılırdı ve o çocuklar o şekilde damgalanırdı. Hala o damgalamanın acısını yaşayan bir arkadaşım var mesela. Üstelik çok ciddi bir hiyerarşik yapılanma da vardı, sadece zenginlikle bitmiyordu iş; eğer aileniz zengin ama hiyerarşik yapının içinde değilse, yine dışlanıyordunuz. Yine de cemaati ayakta tutan çok güzel insanlarla da tanıştım, onlar olmasaydı bu kitapları yazamazdım.

Neden bir bütünlük sağlayamadılar sizce?

Çünkü Anadolu’dan gelen halk bir türlü İstanbul’a uyum sağlayamadı, İstanbullu olamadı; gerçek İstanbullular da buradan göç etmişti zaten, diaspora olmuşlardı. Bugün İstanbul’da gerçek bir Ermeni kültürü yok maalesef. Babamın döneminde cemaatte çok entelektüel, gerçekten Batılı eğitim almış, dünya görmüş Ermeniler varmış. 

Elit sınıftan bahsediyorsunuz, genelleme yapmak istemem ama Ermeniler daha çok kuyum, mobilya gibi zanaatta söz sahibi değiller miydi o yıllar?

Onlar çok eskide kaldı. Günümüzde zanaatla uğraşan kaç kişi kaldı ki? Ben çok şanslıydım çünkü ortaokul yıllarımdan itibaren çok iyi isimlerle tanıştım. Yakın dönemin Ermeni edebiyatının en önemli figürlerinden biri olan Marlen Cümbüşyan, benim öğretmenimdi mesela. O yıllarda okulun duvar gazetesiyle ben ilgileniyordum; ben oralara manşetler atıp, haberler yapıştırırdım. Hatırlarsınız okulda birtakım kollar olurdu; ben de basın koluydum, kolumuza taktığımızı üzerine kırmızıyla Basın Kolu yazılan beyaz kumaşlar vardı. Daha o zamanlardan gazeteciliğe büyük bir merakım vardı.

Peki, profesyonel gazeteciliğe nasıl geçtiniz?

Profesyonel diyemeyiz ama hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri Marmara Gazetesi’dir. Elimde bir dosyayla, kocaman bir gazete sahibinin karşısına giderek, kitap bastırmak istediğimi söylediğimde 13-14 yaşımdaydım. Eğer Rober Haddeciyan beni ciddiye alıp bir şans vermeseydi, belki bugün bu kadar cesaretli olamazdım. Çocuk sayfaları hazırlayan Makruhi B.Hagopyan, beni orada değerlendirmeye başladı. İlk yazım Patrik Kalustyan’ın ölümünde çıkmıştı, o benim için çok sembolik bir başlangıç oldu ve ben her cuma okul çıkışı, Marmara Gazetesi’nde gazetecilik oynamaya başladım.  

Sizin geçmişinizle ilgili bir araştırma yaparken, çok vasıflı bir gazeteci olmanıza rağmen, aldığınız ödüller dışında gazetecilik geçmişinize dair pek bir bilgi bulamadım. Halbuki Hürriyet, Hürriyet Daily News, Radikal, Referans, Agos, Al Jazeera, Sputnik gibi çok önemli mecralarda çalışmışsınız.

Çok büyük bir üzüntü kaynağı bu benim için. En büyük şansım arşivcilik yönümün olması... Arşivci olduğum için yaptığım haberlerin hepsini kupür olarak biriktirdim. Millet çeyiz sandığı hazırlar, benimse içi haber kupürleriyle dolu iki sandığım var. (Gülüyor) Bütün makalelerim, hazırladığım haberler, hakkımda çıkan her şey onların içinde… Ama arama motorlarına koyduğunuzda hiçbir bilgi çıkmıyor çünkü Türkiye’de bütün medya grupları el değiştirdi ve el değiştirmeden kısa bir süre önce, pek çok gazeteci arkadaşım gibi ben de haberlerime ulaşamamaya başladım. Hepsi arama motorlarından kaldırılmış.

Avrupa ve Amerika’da kütüphanelerin çoğunda özellikle lokal gazetelerin arşivine ulaşabiliyorsunuz aslında.

İstanbul Devlet Kütüphanesi’nde bütün arşivler tutuluyor aslında. Dolayısıyla her ne kadar arama motorlarından silseler de oradan silemezler. Bir süre sonra arama motorlarında da arşivlerin açılacağını düşünüyorum gerçi.

Sanırım Atatürk Kütüphanesi’nde de arşivlere ulaşabiliyorsunuz.

Olabilir. Ankara’da da Meclis Kütüphanesi’nde de her şey var.  

“İLK ÖDÜLÜMÜ ALDIĞIMDA ERMENİ TOPLUMU BENİ BİR ŞEYLERİ SATMAKLA İTHAM EDİYOR, TÜRK TOPLUMU DA ERMENİ KİMLİĞİM YÜZÜNDEN ÖDÜL ALDIĞIMI DÜŞÜNÜYORDU”

2000’li yıllardaki gazetecilikten bahsedelim biraz.

98 Ağustos ayında, çok tesadüf eseri girdim Hürriyet’e. O yüzden herkes bir sürü hipotez uydurdu, cemaatte hakkımda birçok dedikodu yapıldı çünkü Hürriyet, Ermeni toplumu tarafından çok sevilen bir mecra değildir. Sloganı, logosu, haber tarzı vs… Güneşli’de daha yol bile yokken, tepesinde kocaman logosu olan kendi başına bir binaydı Hürriyet. O logoya bakıp, ‘bir gün senin üstüne Vercihan ismini yazdıracağım’ demiştim. Düşündükçe hala tüylerim ürperir. Başarılı olmayı kafama koymuştum.

Hangi bölümdeydiniz?

Kültür-sanat servisindeydim. Daha üniversiteye yeni başlamış bir genç olarak, orası benim için üniversite olmuştu. Küçük bir cemaatin olanaklarıyla sınırlı kalsaydım, muhtemelen ben o hiyerarşi içinde yok olurdum.

Etnik kimliğiniz Hürriyet’e girmenizi zorlaştırmadı mı?

Herkes öyle düşünüyor ama ben hiçbir zorluk yaşamadım. Agos’tan kopan üç kız, bir anda kendimizi Hürriyet’in kapısının önünde bulmuştuk. Biri Mehmet Ali Birand’la, diğeri ekonomi servisinde başlamıştı, ikisi de çok başarılı oldu sonradan. Ben kimliğimi hiçbir zaman saklamadım. Biraz kaçıktım, çünkü Ermeni müzikleri dinliyor, boynuma haç takıyordum. Masamın üstünde Ermeni kültürüyle ilgili semboller koyuyordum. O zamanki Hürriyet’i düşünün; devlet içindeki devletten bahsediyorum. Herhalde biraz kaçık ve tatlı bir kız çocuğu olduğum ve orada kendi başına bir şeyler yapmaya çalıştığım için bir şey demiyorlardı. Çalıştığım servisin müdürleri bana çok şey kattılar; benim gibi tıfıl bir gazeteciyi Vedat Günyol’la, Atila İlhan’la, Yaşar Kemal’le ve TRT’deki önemli isimlerle röportaja yolluyorlardı. Elime verilen bir kayıt cihazıyla, hepsinin altından kalkabilmeyi öğrendim.

Hiç politika servisine girdiniz mi?

Yaşım çok gençti, o yıllarda politika yazamazdım zaten. Konular çok hassastı. Mesela Ermenilerle ilgili çok hassas manşetler atılıyordu. Tabii ki politik isimler, Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin başkanları vs. hep Hürriyet’in içindeydi ve çok politik argüman yapılırdı. Yazı işlerinde başka Ermeniler de vardı ama onlar kendilerini Türk gibi lanse ediyorlardı ama ben çok yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Ben olduğum gibi var olduğum için 16 yıl çalıştım o kurumda. Gerekli bilgiye de sahip değillerdi. Mesela telefonlarla cemaat tarafından gazeteye yanlış bilgiler aksettiriliyordu. Bunların hepsine şahit oluyor ve her şeyi birinci elden deneyimliyordum. Sonradan bütün bu deneyimler çok işime yaradı. İlk politikaya evrilişim Referans Gazetesi’yle oldu. Oradaki yönetim de beni çok destekledi.

Ama yükselişiniz Hürriyet Daily News ile oldu galiba ve ilk ödülünüzü oradayken aldınız.     

2007’de İngilizce haberlerin yapıldığı Daily News’un başına David Judson isminde Amerikalı bir Genel Yayın Yönetmeni getirildi, uluslararası bir ekip oluşturuldu ve ben o ekibe dahil edildim. David içimizdeki o gazetecilik aşkını alevlendirmişti. Bir gün Fransız Konsolosluğu’na bir röportaj için gönderilmiştim, binadan çıkarken İsveç Akademisi tarafından açılan bir gazetecilik yarışmasının broşürü gördüm. Başta çok ciddiye almadım, kim bana ödül verir ki diye. Birkaç gün sonra birkaç haberimi dosyalayıp kargoyla yarışmaya yolladım. İçimden bir ses bana 24 Aralık Noel günü bir telefon geleceğini söylüyordu. Gerçekte de o günün sabahı, saat 11’de bir telefon geldi ve bana dünya birincisi olduğum söylendi. İnanamadığım için, e-posta atmalarını söyleyerek telefonu kapattım. Gelen e-postaya da inanamadım çünkü gerçekten çok büyük bir ödüldü. 80 ülkenin bakanlarının katıldığı ödül töreni Atina’da yapıldı ve Türkiye’yi temsilen dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay bana eşlik etti. Çok ilginç bir andı; ödülümü Yunan Bakanı verecekti, sahneye çıktım, boynumda haç var, Türkiye’yi temsil ediyorum; salondaki bütün bakanların ayağa kalktığını gördüm ve hissettiğim duyguyu tarif etmem mümkün değil!

Tam da Türkiye’de açılım politikalarının konuşulmaya başlandığı zaman tabii…

Aynen öyle… Yavaş yavaş açılım politikaları devreye giriyordu. Cumhuriyet tarihi döneminde azınlıklar adına bir ilk gerçekleştiriliyordu. Dersim’in Kayıp Kızları diye bir belgesel çekilmiş, o belgesel meclise taşınmış ve Dersim’den özür dilenmişti. Yaşadığın ülkeyle ilgili gururlanacağın gelişmeler yaşanıyordu. Ertuğrul Bey de Ermeni olduğumu bilmiyordu. Öğrenince gerçekten çok samimi bir şekilde olayı da beni de sahiplenmişti. Şunun altını çizmek isterim; haçı kendimi ispat unsuru olarak takmamıştım, çok güzel taşları vardı ve sahnede onunla birlikte olmak istemiştim.

Sonrasında büyük bir dedikodu patlak vermiş galiba.

Evet. Hem Türk hem Ermeni toplumunda büyük bir çalkantı oldu. Ermeni toplumunun bir kesimi beni o ödüle layık görmedikleri için, beni bir şeyleri satmakla itham ediyor, ancak o şekilde ödülü almış olduğumu söylüyorlardı, Türk toplumundan başka bir kesim de Ermeni kimliğim yüzünden ödül aldığımı düşünüyorlardı. Oysa yolladığım dosyada sadece haberlerim vardı, biyografim bile yoktu, gazetenin ismiyle ama bireysel olarak başvurmuştum; ismim de Ermeni ismi bile değil.  

Hem ailem dediğiniz toplumdan hem yaşadığınız toplumdan dışlanmışsınız. Çok üzülmüşsünüzdür.

Çok ağladım gerçekten. Ben her ödülümü nedense hep bir gözyaşı tufanıyla aldım. Bir ödül almışsınız, insan onun keyfini çıkaramaz mı? Ben çıkaramadım, üstelik o kadar baskıyı kaldırabilecek bir yaşta değildim henüz. 2015’te ‘Araftaki Ermeniler’ kitabım çıktı ya, arafta kalan Ermenilerin en iyi örneği benim. O ödülü aldıktan sonra kendi ülkemden de bir ödül alacağıma dair söz vermiştim kendime ve nitekim de aldığım ödülün üzerinden 6 ay geçmeden bu sözümü gerçekleştirdim. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin düzenlediği yarışmayla ödül kazandım. Ankara benim kafamda milliyetçi bir yerdi o zaman, hiç gitmemiştim. Ankaralılar da ilk kez genç bir Ermeni kadınla karşı karşıya kalıyorlardı. Çoğu milletvekili ve politik isimler salondaydı. O dönem ÇGD’nin başkanı Ahmet Abakay, ödülümü verirken etnik kökenimi söyledi, ki buna vurgu yapılmasını hiç istemiyordum. Nedenini çok iyi anlıyorum ama buna vurgu yapılmasını istemiyordum çünkü bir gazeteci olarak benim bir etnik kimliğim, milliyetim ve dinim yok, ben sadece gazeteciyim. Aldığım her ödülü de hakkımla, emeğimle ve profesyonelce aldım.

Bunu belirtmek zorunda kalmanız ne fena.

Belirtmeliyim çünkü maalesef bu konu yüzünden, kendini bilmez insanlardan çok tepki aldım. Yannis Ritsos’un şiiriydi sanırım; “Görülmemiş şekilde çiçek açıyoruz işte.”  Ben hep bu şekilde çiçek açma zorunda bırakıldım, oysa Fransa’da kalmış olsaydım bu kadar büyük mücadeleler vermeyecektim. En azından bütün bu stresleri yaşamayacaktım. 

2000’li yılların gazeteciliğiyle şimdikini mukayese ettiğinizde neler söylersiniz?

O zaman gazeteciliğe büyük bir destek vardı. Ellenmemiş haberler yapıyordum, çok ilgi çekiyordu. Bugüne kıyasla biz haberi mutfağında pişiriyorduk. Hepimiz büyük bir heyecan duyuyorduk. 7/24 çalışıyorduk ve evi unutmuştum resmen ama bundan büyük mutluluk duyuyorduk. Daha E-5, TEM falan yoktu, Hürriyet’in önünden dere akardı. Saldırılar oluyordu, kalaşnikoflar doğrultuluyordu. Biri gelip binayı patlatacağını söylüyordu. Şarbonlu mektuplar vs… Ama biz her şeyi büyük bir eğlenceyle karşılıyorduk ve bu süreç 2011’e kadar bu şekilde devam etti. Açılım politikaları konuşulmaya başlandığında büyük bir umut ve coşku yaşadığımızı hatırlıyorum, o dönemde yaptığımız haberlerin çoğunun bugün yapılamıyor olması ya da gazeteciliğin bu kadar cezalandırılması bayağı canımı acıtıyor. Bu ülkemiz adına çok üzücü bir şey. Dışarıdan bakıldığında Türkiye adına çok can acıtıcı bir tablo var. Bazı Türkiyeliler bu yanlış algıyı basamak olarak kullanıyorlar. Bu ülke bunu haketmiyor.

Bu konuyu biraz daha açar mısınız?

Mesela X isim yargılanıyor, uluslararası ortamda bir yaygara kopuyor, bilmem ne ödüllerinin sahibi oluyor, aslında bu tutumuyla Türkiye kendine zarar veriyor ve o insanlara kariyer basamağı hazırlıyor. Neden ülkemiz bu insanlara böyle bir zemin hazırlıyor ki?

Elbette devletin hışmına maruz kalanlara ödül verecek dış mihrakların olması çok normal ama bazı durumlarda gerçek mağdurların sesini duyurmak için de bu gerekiyor.               

Bunu geçen yıl Leipzig’de kazandığım burs sırasında verilen konferansta da dile getirmiştim, bunu bazı kesim sadece kariyer basamağı için kullanıyor ve dediğiniz gibi gerçek mağdurların göz ardı edilmesine yol açıyor. 

O yıllarda basın daha mı özgürdü acaba?

Türkiye’de basın hiçbir zaman tam anlamıyla özgür olmadı. Sonuçta içinde sermaye olan bir yapıdan bahsediyoruz. Ben yaşım gereği hiç çalışmadım ama Simavi’lerle çalışanların o dönemleri büyük bir özlemle andığını biliyorum. Ben sermaye yani plaza dönemi gazeteciliğine denk geldim, bir şeyler yapmaya çalışan insanlar vardı ama devlet içinde devlet olunca sizin bir şeyler yapma alanınız çok dar, bağımsız olarak bir şey yapmanız çok güç. Şimdiki süreçte birkaç tane bağımsız yayın organı çıkıyor ama şunu da kabul etmek gerekir ki, bağımsız yayın organlarının bile sermaye ile desteklenmesi gerekiyor, sonuçta baskı, kâğıt dağıtım bir maliyet… Muhabirini bir yere göndermek ve sizi iyi bir şekilde temsil edebilmesini sağlayabilmek bir maliyet. Bu döngünün sağlanabilmesi için sermayeye, kapitalizme karşıyım demek çok ütopik bir yaklaşım olacaktır. Mesela şu süreçte çıkan ve çok etkili olan irili ufaklı internet haber siteleri, gelecekte her şey tekrar yerine oturduğunda, bugünkü etkiyi yapar mı, bilmiyorum.

Hürriyet satıldığında ne hissettiniz?

Hürriyet’te 7 sene kadrosuz olarak toplamda 16 yıl çalıştım, dolayısıyla orası benim evimdi. Aile gibiydik. Tensikat sebebiyle bizim jenerasyon resmen lağvedildi, oradan çıkarıldığımda kendimi ailemden koparılmış gibi hissetmiştim. Bizi çıkarmaya kimsenin hakkı yoktu, çünkü oraya yıllarca emek vermiştik. Satıldığında çok ağladım. Gelişmeme çok büyük katkısı olduğu için hala benim en özel yanım olarak kalacak. Hürriyet yazmaktı, haber üretmekti, o yüzden her zaman benim sağ tarafımdaki yerini koruyacak. Onlar gazeteyi sattılar ama biz eski Hürriyet ailesi olarak büyük bir diaspora oluşturduk ve hala iletişim halindeyiz. Birbirimizi merak ediyoruz ve zaman zaman buluşuyoruz, dolayısıyla oradaki Hürriyet ruhu hala ayakta. Son yıllarda ‘Hürriyet Benim’ diye bir slogan çıkarmıştık, evet gerçek Hürriyet biziz.

Şimdiki Hürriyet hakkında ne düşünüyorsunuz?

Okumuyorum. 

“HRANT YAŞARKEN, ONA SELAM BİLE VERMEYEN, ONU ÖTEKİLEŞTİREN ERMENİ CEMAATİNİN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ ŞİMDİ ONUN İÇİN ŞARKILAR SÖYLÜYOR”

Agos’un kurulduğu zaman ilk oluşturulan ekipte siz de vardınız ama oradan da büyük bir gönül kırıklığıyla ayrılmışsınız.

Maalesef. Hrant öldürülmeden altı ay kadar evvel beni arayıp buluşmak istemişti. Gönül kırıklığım olsa da gittim. Bana büyük bir sürprizi vardı, Avustralya’da izlerini kaybettiğimiz ailemden bir kutu getirmişti; baba tarafımdaki akrabalarım onun Sydney’e geldiğini duyunca belki beni tanıyordur ümidiyle bağlantıya geçmişler ve getirmesi için bir kutu vermişler. O gün benden özür dileyerek o kadar sıkı sıkı sarıldı ki, halen bugün bile hissederim.

Sanki veda etmiş size.

Zaten yanından ayrıldığımda sanki bir daha onu göremeyeceğimi hissetmiştim. O günden altı ay sonra Hrant’ın suikast haberini öğrenince büyük bir travma yaşadım. Ben kendisine bir küskünlüğüm olduğunu mertçe söylüyorum; ama o ölmeden evvel ona tavır alan ve onunla görüşmeyen herkes ölümünden sonra bir anda onun dostları gibi ortaya çıktılar. Hrant yaşarken, ona selam bile vermeyen, onu ötekileştiren Ermeni cemaatinin büyük bir bölümü şimdi onun için şarkılar söylüyor. Maalesef çok samimi ve gerçek insanlar değiliz. Benim ona olan küskünlüğüm, o gün bana ofisinde sarıldığı gün bitmişti zaten ama bu demek değil ki Hrant’ın hataları hakkında hiç konuşmayacağım ya da hiç yazmayacağım. Çünkü o toplumsal ve siyasal bir figür, hepimizin sağlıklı bir hale gelebilmesi için her şeyi konuşabilmemiz gerekiyor. 

Hrant Dink ile çalışmak nasıldı?

(Gülümsüyor) Deli bir şeydi aslında. Çok hareketli bir adamdı. Sahipleniciydi. Neşeliydi ama anında çok ters olurdu. Hele baskı için sabahladığımızda ertesi gün bütün saçları havaya dikilirdi. (Gülümsüyor) Gerçek gazeteci değildi. Ermeniceyi çok iyi bilmiyordu. Agos, Patrik Mesrob Mutafyan’ın projesiydi zaten ve kısa dönemli bir gazete olacaktı ama Hrant’ın onu uzun dönemli bir mecraya dönüştüreceği ve kendisinin ön plana çıkacağı belliydi. Agos ismi bile onu çok heyecanlandırırdı, devamlı Türkçe anlamını tekrarlardı. ‘Sabanla toprak kazmak’ demek, Agos… Bize entelektüel kesimi kastederek ‘beyaz Ermeniler’, kendisi ve işçi sınıfı için de ‘siyahi Ermeni’ kavramını kullanırdı. Bu kavramları da ilk ondan duymuştum. Niyeyse beni de beyaz Ermeni sınıfına sokmuştu ama bu tartışılır bir durum. (Gülümsüyor)     

“Agos eski kadrosuyla devam etseydi, Hrant bugün hala hayatta olurdu” diyorsunuz son kitabınızda…

Eğer eski ekip olsaydı, ben inanıyorum ki Hrant hala aramızda olurdu. O ekipte sosyologlardan, tarihçilerden, antropologlardan tutun avukatlara kadar farklı disiplinden insan vardı. Onu doğru kanalize edecek insanlardı bunlar. Eğitimini almış, meslekten gelen profesyonel bir gazeteci olarak ben de her türlü risk içeren haber yazdım ama kalemimden çıkan her kelimeye çok dikkat ettim, çünkü kullandığınız kelimeler veya yazı tarzınız ya kurşun olarak size geri döner ya da sadece bilgi içeren entelektüel bir faaliyete döner. Buradaki en önemli unsur, Hrant’ın gazetecilik disiplininden gelmemesi ve dolayısıyla yönlendirilmeye ihtiyacı olmasıydı. Kurucu ekip de bunun için vardı. Onlar da bizim gibi tek tek gönül kırıklığıyla yollarını ayırınca, elinde bir tek uluslararası kamuoyu desteği kaldı. O desteğe de çok sırt dayamamak lazım çünkü çok tehlikeli bir şey.

“KULAKLARIMA İNANAMAMIŞTIM ÇÜNKÜ BİR MÜEZZİN BANA ASLINDA ERMENİ OLDUĞUNU SÖYLÜYORDU”

Gazetecilikten yazarlığa geçiş döneminiz de kolay olmamıştır.

Haklısınız. Gazeteciliğin edebiyat yönümü zehirleyeceğinden çok korkuyordum. Politika, haber ciddi zehirleyici bir şey. Günlük akış içinde her gün zehirlendiğinizi düşünün. Bir ara bu yüzden bir tıkanıklık yaşayınca, artık yazamayacağımı düşünerek paniğe bile kapılmıştım.

Tarzınızda dikkatimi çeken şey, çok sade bir anlatım kullanmanız; sanki karşınızdakiyle konuşuyormuşsunuz gibi…

Bütün kitaplarımda o dili kullanıyorum. Sadelik David’in öğrettiği bir şey; yazacağınız her şeyi mümkün mertebe kısa ve öz tutun, sokaktaki bir insanın bile anlayabileceği bir dil kullanın, derdi. Bu zaten gazetecilik dilidir. 

Van’da bulunan Akdamar Kilisesi’nin restorasyon sürecinde orada çok zaman geçirdiniz. Araftaki Ermeniler kitabınızda, orada rastladığınız Müslümanlaşmış Ermenilerin de hikayelerini anlatıyorsunuz.

Sadece onlar değil tabii ama onlar da var. Kitabımda kurtaranla kurtarılanlar var. İçinde Hamidiye Alayı askeri de var, olaylara birinci elden şahitlik edenler de… Kimlik değiştirenler de var, değiştirmeyenler de… Marsilya’ya gidip Kürt aşiretlerine vergi ödeyenler de var, Kürtleşenler de… Olayları tamamen herhangi bir tarafı seçmeden ve kimseyi suçlamadan profesyonel bir şekilde aktarıyorum. Neyse, o zamanın Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç Akdamar Kilisesi’nin restorasyonun başlatılacağını açıklamıştı, bu sebeple Van’a çok gittim. İlk kez orada Müslümanlaşmış Ermenilerle karşılaştım. Bu konunun aileler içinde konuşulması yasaktı, tabuydu. Bizim ailede de vardı ve hiç konuşulduğuna şahit olmadım. Mesela Van’da sonradan cami yapılan Narega Anabad Kilisesi’nin kalıntılarını gördüğümde gözlerimden yaş boşanmıştı. Caminin hocası yanıma geldi, bir süre sonra kendi kimliğini söyleyerek ağlamaya başladı. Kulaklarıma inanamadım, bir müezzin bana Ermeni olduğunu söylüyordu. İlk onun hikayesini kayda aldım, derken aşama aşama başka hikayeler de geldi.

Anlattığınız hikayelerin içinde Rakel Dink’in ailesi de var.

Araştırma yapabilmek için gazete beni Marsilya’ya yollamıştı. Orada Rakel Dink’in de dahil olduğu Varto Aşireti’nin mensuplarıyla birlikte zaman geçirdim. Evlerinde kaldım. Gettoda yaşıyorlar, Kürtçe konuşuyorlar. Ermeni kültüründen ziyade Kürt kültürüne hakimler, ben de bana aktardıklarını yazdım. 82’inci patriğimiz Şınorhk Kalustyan, onları yok olmaktan kurtarıp, buraya getiren kişi…

Buna benzer çok ilginç öyküler var kitapta ve bu hikayelerin ilk çıkışı da Radikal’de yaptığınız bir haberle başladı sanırım.

Öyle oldu. İlk çıkışı orada yaptığım “Elhamdülillah Ermeni’yiz” manşetiyle yayımlandıktan sonra bomba gibi patlayan ve günlerce konuşulan bir haberle olmuştu. 2009 yılıydı ve ben aslında o zaman zemini kollamaya çalışmıştım. 15 yıl gözbebeği gibi sakladım bu hikayeleri, sonra da 2015’de günışığına çıkardım.

Ermeni cemaatinin büyük bir kesimi bu kitaba karşı çıktı, değil mi?

Ermeni toplumunda son yıllarda bir mafya oluştu. O mafyanın dışında kalan herkes, öteki… Bir çevrenin etrafındaki grup her şeyi kendi tekeline almaya çalışıyor, ben de bunu Ermeni mafyası olarak tanımlıyorum. Bir kadının ortaya çıkıp, habersizce ve tarafsızca böyle bir damara dokunması ciddi bir travma yarattı ve bundan hoşlanmadılar. Hürriyet’te çalıştığım zaman bana tavır almış kişiler tarafından -ki daha sonra kendilerinin de Hürriyet’e başvurduklarını öğrendim- istenmeyen kişi ilan edilmiştim zaten. Dolayısıyla bu kitabın bu kadar olumsuz tepki alması normal ama neyse ki olumlu tepkiler bunların kat be kat üstünde… Bahsettiğim kişiler tarafından dışlanmaktan gurur duyuyorum, onların talep ettiği biri olsaydım kendimden kuşku duyardım. Ben hiçbir zaman kimsenin insanı olmadım; ne içki masalarında vakit geçiren basının tarafında, ne de Ermeni kültüründen bihaber Ermenilerin tarafında oldum…   

“ERMENİ TOPLUMU DAHA KENDİNİ DOĞRU DÜRÜST TANIMLAYAMAMIŞ VE KENDİYLE BİLE YÜZLEŞEMEMİŞKEN, ANKARA’YA KENDİSİNİ HANGİ ARGÜMANLA ANLATACAK?”

“Beni Unutma Rusyam” kitabınız nasıl çıktı?

Yedi yıl sürdü kitabı yazmam ve o süreçte Rusya’ya defalarca gittim. Hepimizin kökenlerinde olduğu gibi benim kökenlerimde de yabancı bir ırk mutlaka mevcut. Benim büyükannemin babasının çok uzun boyu, platin sarısı saçları ve çivit mavisi gözleri vardı. Bizim neslimizde bile hala devam eden genetik bir özellik bu. Aslında daha çocukken kitabın temelleri atıldı çünkü evimizde bir Rus kültürü hakimdi aynı zamanda ve daha o zamanlarda büyükanneme ‘biz Rus muyuz?’ diye sorardım. Rusya’ya indiğim ilk dakikaları hatırlıyorum; benim için içsel bir yolculuktu, şiirsel bir evrilişti ve daha o dakikalarda oraya ait olduğumu hissettim. Bu kitapla da bunu anlatmaya çalıştım. Gerçi benim odaklandığım bir ırktan çok insan ve insanın acısı… Aidiyet olarak Ermeni kültüründe büyütülmeme rağmen, benim için önce insan gelir.   

Bu hafta raflarda yerini alan son kitabınız ‘Varla Yok Arasında İstanbul Ermenileri’ni yazarken oto sansür uyguladığınızı yazmışsınız.

Evet. Yıllar evvel Ragıp Zarakolu ile ilk tanıştığımızda, “Neden kendi deneyimlerini İstanbul Ermenileri üzerinde yazmıyorsun?” demişti. Daha o zaman ‘Araftaki Ermeniler’ bile yoktu ortada. O zamanlar öyle bir kitap yazmaya çok sıcak bakmıyordum. Ulusal basında olduğum için temkinli olmam gerekiyordu. Bu kitabı yazmaya başladığımda defalarca sildim yazdıklarımı; oraya dokunmayacaksın, buraya dokunmayacaksın hassasiyetiyle bir kitap yazılmaz. Her şeyi tekellerine aldıkları için, herkesi mimliyorlar. Ne yazık ki kendilerine internet mecraları kuran ulusal basındaki deneyimli insanlara söz veriliyor ama sana söz verilmiyor. Sadece kendimden bahsetmiyorum, cemaat içindeki pek çok kişi bunun acısını ve zorluğunu yaşıyor. Bu kadar hassas ve politikleşmiş bir toplum haline gelen Ermeni toplumu artık cemaat olmaktan çıktı, ciddi bir kan kaybı yaşanıyor. Acı üstünden bir popülarite ürettiler, hatta bunun için Hrant’ın suikastını bile kullandılar. Cemaat daha kendini dışa açamamışken, bir anda politikaya evrildiler. Politikanın ne olduğunun bilincinde değiller. Hürriyet’teyken bir parti bana milletvekilliği teklif ettiğinde, onlara gazeteciliğin ve politikanın iki ayrı disiplin olduğunu söylemiştim. Çünkü ben politika yazarım ama politikacı olamam. Bir de bir cemaat adına konuşuyor olmak çok büyük bir sorumluluk, hatta Don Kişotvari bir şey. Süryani Milletvekili Erol Dora bir röportajında “ben Süryani toplumunun sözcüsü değilim, ben birey olarak kendimi temsil ediyorum” diyerek çok güzel bir duruş sergilemişti. Ben de aynı şekilde düşünüyorum. Bir kişi bir cemaati temsil edemez.

O zaman meclistekiler milletin değil, bireysel vekil olurlar. Etnik kimliklerin bu kadar çeşitli olduğu bir coğrafyada, kişi hepsini birebir deneyimlemeden, hatta ülkenin doğusunu, batısını görmeden, oralardaki sorunları bilmeden nasıl bütünü temsil edebilir ki? Bir Süryani olarak kendi toplumunu bile temsil edemiyorsa, geneli nasıl temsil eder?

Bana göre milletvekili bulunduğu ülkenin bütününü temsil eder, küçük bir oluşumu değil. Dolayısıyla bu noktada büyük bir hata yapılıyor. Çok çalkantılı politik süreçler yaşandı, konuşulmamış çok acı var bu coğrafyada. Doğasının gereği de dış etkenlere çok açık... Böylesine çalkantılı ve hassas gündemleri olan bir ülkenin politikasında, Ermeni toplumu daha kendini doğru dürüst tanımlayamamışken, daha kendiyle bile yüzleşememişken, Ankara’ya kendisini hangi argümanla anlatacak? Geniş toplum katmanlarında hangi argümanla var olmaya çabalayacak? Politika bir eğitim meselesi aynı zamanda, bunun eğitiminin alınması gerekiyor. Çok özür dilerim ama bütün bir cemaatin temsilciliğine soyunmak çok sorgulanması gereken bir şey. Kişiler bazında konuşmuyorum, genel konuşuyorum. Bu milletvekillerini alın Ermenistan’a götürün, orada da yapamazlar çünkü biz araftayız. 

Duruşunu beğendiğiniz bir toplum var mı?

Lozan’la azınlık statüsüne sahip toplumlar arasında Rum toplumunun duruşunu çok beğeniyorum. Çok eğitimli ve entelektüel buluyorum, çünkü isteseler çok daha iyi ve aydın insanları bünyelerinden çıkarabilirler ama neden bir milletvekilleri yok mecliste? İsteseler yapamazlar mı? Neden Yahudi veya Rum bir milletvekili yok?

İsmail Cem bakanlık yapmıştı gerçi.

O polemiğe girmek istemiyorum. İçlerinden çok iyi politika eğitimi almış isimler çıkarabileceklerken, durmaları gereken yeri çok iyi biliyorlar ve her şeyin ötesinde patrikhanelerine ve patriklerine saygı duyuyorlar. Bizler Ermeni toplumu olarak ne yazık ki bütün bu saygıyı kaybettik. Her şeyden evvel kendimize saygımızı kaybettik ve kendine saygı duymayan hiçbir topluma, dışarıdan hiç kimse saygı duymaz.   

“BEN KENDİME SANSÜR UYGULADIM AMA OKUYUCULAR KİTABI OKURKEN LÜTFEN DÜŞÜNCELERİNİ ÖZGÜR BIRAKSINLAR”

Kitabınızda ‘Kürtler 1915 olayları için Ermenilerden özür dilediler ama hangi özür geçmişi telafi edebilir ki’ anlamına gelecek birkaç soru soruyorsunuz. O özür geçmişle yüzleşmek adına çok önemli bir adım değil mi sizce? Hiç özür dilememiş olsalar daha mı iyi?

(Acı acı gülümsüyor) Burada belli bir toplumu hedef almıyorum, yanlış anlaşılmasını da istemem, bu bir serzeniş aslında. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da çok çalıştım haberci olarak... Haliyle bir sürü insanla tanıştım, içlerinde hala görüştüklerim var. Mesela aynı nesilden bir arkadaşım, “babam da amcam da Ermeni ama ben Kürdüm” diyor. Tabii ki her insan kendi kimliğini tanımlamakta çok özgür ama ortada büyük bir travma varsa, bu konularda biraz daha hassas olunmalı. Mesela ulus, millet bilinci öyle bir travmayı kolay kolay isimlendirmez; bu soykırım mıdır yoksa başka bir şey midir vs... Ulus devlet minvalinde bireysel özürler bir şey ifade etmiyor açıkçası. Tabii ki her özür önemli, ben burada bir blok çekmiyorum. Ama burada benim hiç ailem yok, bildiğimiz tek Ziflioğulları, Hrant Dink’in ortaya çıkardığı Sydney’deki aile, dolayısıyla benim soru sorabileceğim kimse yok… Böyle arafta kalmış birinin acısı olarak algılasınlar bunu.

Bu kitapta patrikhane ile ilgili pek çok detay var ama özellikle Patrik II Mesrop Mutafyan’ın ölümüyle ve sonra gösterilen tavırla ilgili bayağı soru sormuşsunuz.

Kitap zaten soru işaretleriyle dolu değil mİ? (Gülüyor)

Bu kitap için kendi arşiviniz dahil pek çok kaynak kullanmışsınız ama kendi patrikhanenizin kütüphanesini bile kullanamıyorsunuz.

Ben bir araştırmacı olarak kendi patrikhanemin zengin kütüphanesinden ve arşivlerinden yararlanamıyorum. Bana ve benim gibilere kapalı… Yabancılar girip orada araştırma yapabiliyor ama bizler yapamıyoruz. Hatta oradan bir zat-ı muhterem, bir toplantı sonrası bana “bu patrikhane senden ziyade yanındaki Türk entelektüele aittir” minvalinde çok trajik bir laf etmişti.

Oto sansür uyguladığınız için bu kitabınızda cevapları olmayan onlarca soru soruyorsunuz; cevaplar bir sonraki kitabınızla mı gelecek?

Bu kitap 500 sayfa da olabilirdi ama temkinli olmak zorundaydım. İçinde bulunduğum cemaate daha fazla zarar vermek istemediğim için durmam gereken yeri bilerek yazdım bu kitabı. En azından o kişi ben olmak istemedim. Bir sonraki kitapta gerekli cevapları vermeye çalışacağım ama bu kitapta da yazdığım gibi, ben kendime sansür yaptım ama okuyucular okurken lütfen düşüncelerini özgür bıraksınlar.