Beyrut annemdir



Artı Gerçek

Hristiyan Arap asıllı Türkiyeli söz yazarı/yorumcu/prodüktör ve kitap yazarı Jehan Barbur, annesinin doğduğu Beyrut'a birkaç kez gittiğini, Beyrut'a annesinin gözleriyle baktığını söyledi.


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – Jehan ‘merhametli tanrı’ anlamına geliyormuş. Herkes isminin anlamını taşırmış derler ya, Jehan Barbur için de çok merhametli olduğu söyleniyor. Kendi deyimiyle de empati hastalığından mustarip… İkinci ismi ise anneannesinden geliyor; İstiklal… Prodüktör, söz yazarı, besteci ve şarkıcı kimliğiyle 10 yıldır albümlü bir sanatçı olmasına rağmen uzun yıllardır müzik yapıyor, bu yüzden yorgun, çok yorgun. Gümüşlük’e de bu yüzden taşınmış. Bu söyleşiyi bile, uzaktan olmasına rağmen çok isteyerek yapmadığını söyleyebilirim; yıllardır basına röportaj veren biri olarak, hep ‘neden müzik?’ ya da ‘müziğe nasıl başladınız?’ gibi aynı soruların sorulmasından ve kendisini tekrar tekrar anlatmaktan usandığı için, söyleşimiz diğer röportajlarımdan bayağı kısa... Hatta bazı sorular cevaplardan daha uzun; haliyle Barbur’u anlatmak bana düştü.

Öncelikle minicik ve kırılgan gibi gözüküyor ama sahnede sizi her yönden ezebilecek dev bir kadına dönüşüyor. Birçok duygu var sesinde ve kendisini dinlerken o duyguları dibine kadar hissedebiliyorsunuz. Mesela Ekşi Sözlük’te biri onun için “Pollyanna'ya bile rakı koydurup, sigara yaktırır şarkıları” demiş. Şarkılarında gündelik hikayeler anlatıyor. Şarkı söylemiyor aslında, onları yaşıyor adeta çünkü yaşanmışlıklara değer veriyor. Mesela ‘Güzel Adam’ şarkısını, 20 yaşındayken Şirince’de yaşadığı aşk için yazmış. İyilikleri önemsiyor. Kendi deyimiyle “İşsiz ol çulsuz ol ama iyi insan ol” diye anlatıyor. Pop müziğin onu kirlettiğini düşündüğü için, bindiği takside bile radyoyu kapattırıyor. "Neyi eksik yapıyorum?" sorusu her günkü besmelesiymiş... niye bu duygu? Onda da cevabı olduğunu sanmıyorum. Hijyen hayatları sevmiyor, biraz çapak bırakmak lazım diyor… Hayatı tüm tecrübeleriyle iliğine kadar yaşamak isteyenlerden ama hayat gibi ölümü de çok sorguluyor.

80’de Beyrut’da doğmuş ama evim, çatım dediği İskenderun’da büyümüş. Ankara’da okurken tiyatro oyunlarında oynamış. Mezuniyet sonrası çeşitli TV ve Prodüksiyon firmalarında çalışsa da müzik olmadan nefes alamayacağını anlayınca her şeyi bırakıp kendi müziğini yapmaya başlamış. Ailesi çok karşı çıkmış müzik yapmasına, hala da yaptığı müzikle ilgili sıkıntıları varmış ama hiçbir zaman yoluna set koymamışlar çünkü hayallere değer veren bir aileden geliyor. Hayal kurmayı ise -kendi deyimiyle- kokusuyla ve kucağında büyüdüğü dedesi Lyonel Makzume’den öğrenmiş. Dedesi gerçekten muhteşem bir insanmış; yaşadığı dönemde İskenderun’un en hayırseverlerinden biri olarak geçiyor, üstelik o dönemin vergi rekortmeni aynı zamanda… Karısı İstiklal - Jehan’ın ikinci ismini aldığı anneannesi- için ilkokul yaptırmış mesela, Jehan için şahane bir rol modeli teşkil etmiş böylece… Böyle imtiyazlı bir aileden gelse de tek başına mücadele etmiş, müzik yapma hayalini gerçekleştirebilmek için… Bülent Ortaçgil’in sayesinde ilk albümünü çıkarmış. Karşımızda müziksiz yaşayamayan, hikayeler anlatmayı seven, makaleler, şiirler, kitaplar yazan bir kadın olduğundan, Ortaçgil olmasaydı da albüm çıkarmaya cesareti olurdu bence.

Müziği konusunda ilham aldığı bir sürü isim var ama kahramanı yok ve kimsenin bir kahramana ihtiyaç duymaması gerektiğini düşünüyor; yine de Murathan Mungan, Erkan Oğur, Aziz Nesin ve bu dünyadan olmadığını düşündüğü Ferhan Şensoy’un ondaki yeri bambaşka... Günlük hayatta nasılsa sahnede de öyle; biraz sıra dışı, biraz mesafeli ama aynı zamanda samimi... Onu dinlemeye gelen herkesi umursuyor ve herkesi mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Her konserinde heyecanlanıyor ve bunu hiç çekinmeden gösterebiliyor. Sahnedeyken dinleyicileriyle iletişim kuruyor, düşüncelerini söylemekten çekinmiyor, hikayeler anlatıyor. Bunu sosyal medyada da yapıyor. Hayranlarının arkadaşlık isteklerini kabul edebilmek için Facebook’ta 5-6 tane hesap açmak zorunda kalmış mesela. Bu da onun nazik biri olduğunu gösteriyor ama nezaketini silah olarak da kullanabiliyor. Mesela Twitter’da ‘müsaadenizle mantığınızı s…bilir miyim?’ diye yazan birine verdiği cevaptaki üslubu hayranlık uyandırıyor. Gerçek anlamda mütevazı biri olduğunu düşünüyorum, ancak kendisini etraftan koruyacak ve varlığına saygı duyduracak kadar egosu var gibime geldi, ki o kadar ego sağlıklı zaten. Mesela TRT’deki programlardan birinde kıyafetiyle ilgili uyarıda bulunulunca, tepkisini "Kime hükmediyorsunuz acaba?" diyerek göstermiş. Bir sanatçıya -protokol kuralları dışında- nasıl giyinmesi gerektiğini söylemek, bana göre büyük hadsizlik!

Estetik anlayışı alışılmışın dışında, çok güzel görünmeliyim diye bir kaygısı yok. Yüzündeki çizgileri seviyor. Kendisine ne yapsa yakıştırıyor; arkadaşlarının söylediğine göre rakının da yakıştığı kadınlardan… Sadece konuşmalarında, paylaşımlarında değil birçok dergi ve gazete için yazdığı yazılarında da kendisini çok iyi ifade ettiği için iyi bir okur olduğunu düşünüyorum. Bazı yazıları sanki kendisiyle konuşuyormuş, bir nevi günah çıkarıyormuş da böylece kendisini iyileştiriyormuş gibi… Düşündüklerini, hissettiklerini yazmıyor sadece, yaşayamadıklarını, hasret duyduklarını da yazıyor; belki de bu hasretten 3 yıl evvel, ünlü isimlere babalarını anlattırdığı Baba Öyküler kitabını çıkarmış. İki yıldır ise Tomris Uyar’la ilgili, yakınlarıyla yaptığı söyleşilerden de oluşan 5’inci kitabı üzerinde çalışıyor. Uyar’ı anlatmasının sebebi, bir düşünce insanının yazdıklarından alıntılar yaparak, ‘bir daha bakın n’olur’ demek istemesi…

Risk almaktan asla kaçınmıyor. Mesela bu yıl çağdaş kadın ozan sıfatıyla, 200 türkünün arasından seçtiği, çoğunlukla Alevi deyişlerinden oluşan, 10 türkülü ‘Ürkerek Söylerim’ isimli bir albüm yaptı. Albümün isminin de tevazudan değil, mahcubiyetten olduğunu söylemiş bir söyleşisinde… Jehan Barbur’u ilk Cahit Berkay’ın müziğini yaptığı ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ filminden ilham alarak yazdığı şarkısıyla tanımış ve yorumuna bayılmıştım. Kült filmlerden olduğu için, böyle bir şarkı yaparak aslında yine büyük bir risk almış ama altından başarıyla kalkmış. Benim tavsiyem de bu söyleşiyi arka fonda o şarkıyı dinlerken okumanız…

“HAK VE HUKUKUN ADİL BİR ŞEKİLDE İŞLEMEDİĞİ BU TOPRAKLARDA ÇEKİNMEMEK MÜMKÜN MÜ?”

Her yerde şarkı yazabilir misiniz yoksa belli bir ortam mı olması gerekiyor?

Her yerde aklıma melodiler sözler geliyor ama her yerde oturup şarkı yazamam. Evimde piyanomun başına geçmem ve saatlerimi bazen de günlerimi bu sürece ayırmam gerekir.

Peki, bir şarkı sözü ve kitap yazarı olarak, yazar tıkanıklığını nasıl aşıyorsunuz?

Bir yazar, üreten bir insan olarak elbette ben de tıkanıklıklar yaşıyorum. Bu durum aşılması gereken bir durum değil. Nekahettir, demlenme sürecidir; yaşamak, özümsemek, anlamak, beklemek gerekir. Zorlamak yanlış olur.

Her gün prova yapıyor musunuz yani çalışır mısınız?

Her gün çalışmam. Ekiple birlikte belli prova günlerimiz vardır. Onun dışında artık biraz sermayeden yiyorum demeliyim. Konser öncesi, gündüzden ses açmak için egzersizler yaparım.

Kaydı yaptıktan sonra, kendinizi eleştirmek için tekrar tekrar dinler misiniz? Acımasız bir öz-eleştirmen misiniz?

Kayıttan sonra defalarca her notayı, her enstrümanı dinlerim. Çok acımasızım evet. Kaydedilen şey ömür boyu orada kalacağı için içime sinene kadar dinler, gerekirse yeniden kaydederim.

Her şeye duyarlısınız ve sosyal medyada da sözünüzü esirgemiyorsunuz; linç kültürünün hâkim olduğu ve ihbar mekanizmasının tüm gücüyle çalıştığı bu devirde düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmiyor musunuz?

Hak ve hukukun adil bir şekilde işlemediği bu topraklarda çekinmemek mümkün mü? Lafımı esirgemiyorum ama izan ve usturuptan uzağa da düşmemek için dikkatli olmaya çalışıyorum. Ben saldırgan olma taraftarı değilim. Sözün, kelamın bir şeylere kapı açacağını, bazı zihinleri rahatsız etse de bu zihinlerin bir ihtimal farklı düşünmelerini sağlayacağı umuduna tutkunum.

Gerçi birkaç paylaşımınızı silmek zorunda kaldığınızı biliyorum, sebebi neydi?

Birden fazla paylaşımımı sildim bugüne kadar. Bir yere gitmedi, yani boş bir laf salatası haline döndü. Saçmaca eleştiriler, boş cümleler yazılınca siliyorum çünkü okuduğunu anlayamayan ve sonrasında birbiriyle muharebeye giren sanal bir ortamı büyütme çabasında değilim. Onay almak derdinde de değilim, ama üslup çirkefleşince, izansızlık artınca siliyorum paylaşımları.

“Sanatçı nasıl olmalıdır? Bir mamut mudur?” demişsiniz bir paylaşımınızda; sanatçılardan çok şey mi bekleniyor?

Çok beklenti yok sanatçıdan, ah keşke sanat ve üretkenlik, düstur adına beklentiler olsa… Yanlış beklentiler var. Anlatmaya çabaladığım şey buydu. Üzerime çok alınıp kişiselleştirdiğim bir yazı olarak algılayan bir güruh “üzülmeyin” demiş çokça. Ben üzülmüyorum, hatta müstehzi bir şekilde gülümsüyorum. Bunlara üzülecek vaktim yok. Ama yazarak, beklentinin ne kadar yanlış bir yönde eğim aldığını göstermek istedim. Bizden başka şeyler istemeliler ve çok şey beklemeliler. Ama o yazdıklarımı değil.

Her sanatçının bir sorumluluğu bir söz söyleme zorunluluğu olmalı mı? Sanatçı hata yapamaz mı?

Sanatçı üretisinde zaten bir söz söylüyor. Her yerde bunu bağırmak, her alanda fikir beyan etmek zorunda da değil ayrıca. Holigan değiliz ki biz. Düşünce ve sorgu insanıyız. Donanımlı olmak zorundayız ama her konuda da ahkâm kesip, her alanda var olamayız. Hata da yapabiliriz. Yanlış bir fikri savunup, bundan geri de dönebiliriz. İnsanız, insanız…

“ÖLÜME BAŞ KALDIRMAK DA BİR SİYASETTİR”

Peki, müziğin içinde siyaset var mıdır? Olmalı mıdır? Ülkemizdeki siyaset sizin müziğinizi etkiliyor mu?

Ölüme baş kaldırmak da bir siyasettir. Müzikte siyaset olmak zorunda değildir. Slogan müziği yapmıyoruz ki. Ama ülkedeki siyasetin oluşturduğu yaşam alanımızda, habitatımızda ruhumuz herkes kadar örselenmiyor mu ya da yeri geliyor yücelmiyor mu? Bir dönemi yaşamıyor muyuz? Alice Harikalar Diyarında’yı tekrar anlatmayacağımıza göre, kendi yaşam koşullarımızda şekillenen benliğimizi, ruhsal hallerimiz anlatacağız. Amacı siyaset olan bir müzik yapmıyorum ben. Ama siyasi halleri de yok sayamıyorum. Vatandaşım. Kimseden farkım yok. Biraz söz gücüm var, hepsi bu. İşe yarayacağı yerde dilimin kemiğini kırıyorum.

Sanatçılar tarafını belli etmeli mi?

Sanatçı isterse taraf tutar, isterse apolitik olur, isterse en ön safta mücadele eder. Bu onun kendi tutumu, kendi önceliği ve tercihidir. Zorunluluğu olmaz bu işlerin.

Sesiniz ve müzikleriniz filmlerde, dizilerde, tiyatro oyunlarında hatta reklamlarda kullanıldı, müziğinizin kullanılacağı dizi veya filme nasıl karar veriyorsunuz? Konusuna, içeriğine, mesajına bakıyor musunuz? Bu konuda etik ne kadar önemli?

Her işe şarkı vermiyorum tabii. İçime sinen, ekseriye müdahil olabileceğimi ve sonrasında pişman olmayacağımı düşündüğüm projelere evet diyorum. Gelen tekliflerde içeriği değerlendiriyorum. Kendime göre bir etiğim var. Ama hiçbir şey pür-u pak değil ki. Neresinden tutarsanız tutun, elinizde kalan bir tarafı oluyor illa. Ben de öyle değilim. Her halimle tamam mıyım yani? Değilim elbet. Kimisi ticari anlamda projenin gücüne, kimisi ise içeriğinin gücüne bakar. Bunun yanlışı doğrusu yoktur. Sebepleri vardır, hepsi bu.

Dizi ve filmlerdeki şiddet pornografisi, günlük hayata da yansımaya başladı. Bu durumun herhangi bir şekilde müziğe de yansıdığını düşünüyor musunuz?

Ne verirseniz, onu alırsınız… Ne yaşanırsa, o yansır…

Şair Mehmet Said Aydın ile yaptığım söyleşide “Şivan Perwer dinleyip dağa çıkan insan vardı bizim köyde” demişti. Müziğin öyle bir gücü var mı sizce, insanın kendi hayatından vazgeçirebilecek ya da ölmekten alıkoyacak kadar?

Sugar Man belgeselini ve Rodriguez’i hatırlayalım… Müziğin gücü azımsanamaz. Doğanın sesi bize neyi nasıl yapmamız gerektiğini anlatıyor, değil mi? Müzik de bir el gibi tam döşünün içine giriyor insanın. Duygusuyla oynuyor; onu ya yüceltiyor ya telaffuzunu arttırıyor ya da onu söndürüyor.

Anlatmayacaksak hikayelerimizi neden yaşıyoruz demişsiniz; anlatacak çok şeyiniz var, yoksa neden bu kadar kitap, bu kadar şarkı?

Ne bileyim ben… Anlatınca iyi mi oluyor, yoksa mıh gibi üzerine mi yapışıyor geçmiş insanın? Bilmiyorum. Ama Ferhan Şensoy’u ve Aziz Nesin’i bu anlamda örnek alıyor ve çok takdir ediyorum.

“BEN HİÇBİR ZAMAN GEZİ’DEN BÜYÜK BİR DEĞİŞİM ÇIKACAĞINI DÜŞÜNMEDİM”

Gezi Direnişi’ni desteklemeniz ve ambulans göndererek devletin sahip çıkmadığı hastalara sahip çıkmanız takdire şayan; Gezi Direnişi’nin şimdi geldiği hali ve insanların bu yüzden hapse atıldığını görünce nasıl hissediyorsunuz? Sizce Gezi neydi, ne oldu?

Takdire şayanlık bir durum yok. Herkes çok şey yaptı, konudan bağımsız birbirine yardım etti. İnsana, hayvanlara, her cana… Gezi neydi? Ne oldu? Ben hiçbir zaman buradan büyük bir değişim çıkacağını düşünmedim. Gezi herkesin canına tak ettiği andı. Hak aradığı, yollara döküldüğü, bir ruhu yeşerttiği… Ne oldu? Hızlı olan, çabuk sonuç veren şeylere itimat edemeyiz. Bir şeyler oldu; ve yavaş yavaş yol buldu, bulmakta…

Çoğu kişi yorumlarında sizin için ‘sakin, huzur dolu ve utangaç peri kızı’ dese de içinizde kız çocuğunun hırçın ve yaramaz olduğunu düşünüyorum. Nasıl bir çocuk içinizdeki? Sizi çok üzüyor mu? Hala sevgiye aç mı?

Utangaç olmadım hayatım boyunca. Kim demişse halt etmiş. Huzursuz bir ruhum. Diğer sorduklarınıza cevap veremem. Ancak ve ancak bir gün anlatabilirim…

‘Ya çok tanınır da değişirse’ diye sizi gözünden sakınan dinleyiciler varmış 10 yıl evvel… Değiştiğinizi düşünüyor musunuz bunca yıldan sonra? Değiştiyse, sizde ne değişti, şehirler dışında?

Çok şey değiştiği gibi, özde hiçbir şey değişmedi bence. İnanç, mukavemet, istihkak… Bunlar değişti. Sabır, tutku, aşk, ev, yuva… Bunlar değişti. Neye mi dönüştü? On dokuz yıldır sahnedeyim. Sonucu değiştirmediğine göre bir önemi olduğunu sanmıyorum.

‘Popüler olmak için tipim müsait değil’ demiştiniz bir yerde; popüler olmak için belli bir tip mi gerekiyor bu devirde?

Tipim müsait aslında. Bunu şakayla karışık söylemiştim tabii. Tip dediğiniz ne ki? Ne tipler gördük biz bu memlekette… Popüler olmak için başka bir inanç gerekiyor bu devirde efendim. Ben o inanca mum yakabilen biri değilim. Bu da benim eksiğim.

Sanatçılar, besteciler, yorumcular telif hakları yüzünden hala mağdurlar mı?

Sadece üreterek geçinemediğimize göre, fena mağduruz.

İlk sahneye çıkış anınızı ve hissettiklerinizi merak ediyorum? Önünüzde onlarca, yüzlerce insan… O anda hissettiğiniz belki de korkutucu hislere rağmen, devam etmenizi sağlayan şey neydi?  Hikayelerinizi anlatabilme isteği mi?

Yaşayabilmek… Hayatı iliğime kadar yaşayabilmek...

“AĞIZ İSHALİ OLMUŞ BİR TOPLUM HALİNE GELDİK. OTURDUĞUMUZ YERDEN BAĞIRIYORUZ. YANIMIZDAKİNE FAYDAMIZ YOK

Beyrut’a bayılmıştım gittiğimde, ama tuhaf bir enerji de hissetmiştim. Bir tarafı duru, modern ve eğlenceli, diğer tarafı her an bir kıyamet kopacakmış gibi yaralı, kabuklu ve kaosa yatkın… Sizin için Beyrut nasıl bir şehir?

Ben birkaç defa gittim. Annemin geçmişidir orası. Ben yaşamadım. Onun hatıralarından biliyorum. Onun gözünden baktım şehre. Onun acısından, onun hasretinden. O hatıralar onun hakkı. Üzerine ben başka bir göz daha koyamam. Orası, annemdir.

90’larda Nardis, Q Jazz Bar, Jazz Stop, Hayal Kahvesi gibi son derece kaliteli müziklerin yapıldığı mekanlar vardı. Şimdi kültür ortamı çok değiştiği için sayıları çok azaldı. Bu zamanda eskisi gibi kaliteli müziklerin yapıldığı bir mekânın açılmasını hayal etmek imkânsız mı artık?

Değil. Devirdir, gelir geçer. Her şey olur, her şey geçer!

Bir konserinizde devamlı konuşan dinleyicilere, “eğer ki toplum olarak dinlemeyi öğrenmezsek, açlık grevi yapanlar, ödenen bedeller, haksız yere tutuklananlar ve yapılmakta olan mücadeleler boşuna gitmiş demektir” demek zorunda kalmıştınız. Şimdiki konser dinleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Birbirimizi eğittik. Ben dinleyicimle iftihar ediyorum. Öyle güzellikle, nezaketle dinliyor ve eşlik ediyorlar ki! Hayat onları yamacımdan eksik etmesin. Onları seviyorum. Birbirimizi artık birbirimize anlatarak daha iyi anlamış olduğumuza inanıyorum.

Caz müziği nedense bana şehrin müziği gibi geliyor. Yağmurlu ve puslu bir hava, parliament mavisi bir gece, ille de boğaz ya da su kenarı… Ama sizin yorumlarınızda sanki her yere ait bir tarz var… Ne diyorsunuz?

Ben kendimi anlatmam, anlatamam ki! Şu duyguyu veriyorum, şöyledir benim müziğim mi diyeyim? Bu dinleyicinin süzgeci onun algısıdır. Ben şuyum demek pek manasız olmaz mı?

Hafızası çok zayıf bir toplum için tekrar hatırlatmak isterim; Emine Bulut cinayeti için Twitter’da bir sürü paylaşım yaptığınızı biliyorum ama burada neler söylemek istersiniz?

Tam da bunu... Artık bir şey söylemek değil bir şey yapmak lazım. Ağız ishali olmuş bir toplum haline geldik. Oturduğumuz yerden bağırıyoruz. Yanımızdakine faydamız yok.

Bodrum’a taşındıktan sonra müziğinizde bir gelişme, farklılık oldu mu?

Buraya taşındığım için değil ama yaş aldığım için bir şeyler değişmeli elbet. Kendimi tekrarlamak istemem.

OKUYUCULARDAN GELENLER

İstiklal isminin bir hikayesi var mı? Pek bilinmiyor bu ismi, özel bir sebebi var mı?

Anneannemin ismidir. Ben 2 aylıkken ölmüş sanırım. Annem o yüzden bu ismi de bana vermiş.

Dinsel baskı yaşıyor mu ya da yaşadı mı hiç gündelik hayatında?

Üzerime dahi alınmam.

En son çıkan türküleri, deyişleri kendi tarzı ile seslendirdiği albümü yaparken kimlerden esinlendi ve hangi türkü onun albümde yere göğe koyamadığı türküdür? 

Öyle çok türkü dinledim ki. Seçtiklerimin hepsini de koyamadım aslen. O sebeple hepsini çok seviyorum. Erkan Oğur, Cengiz Özkan, Neşet Ertaş, Aşık Veysel elbette yüzümü her daim döndüklerimdir. Bu soruyu soranın albümde en beğendiği türkü hangisi?

Bir dönem, çok sayıda sahne alabileceği barı menajer gibi aramak zorunda kalmış. Sonrasında telefonda anlaştığı mekanlara sanatçı olarak gitmiş. “Menajeriniz filan hanım nerde?” sorularına ne cevap vermiş? (Dinleyici sorusu)

Ben de menajerimizin sadece iş bağlantıları yaptığını ve bizimle yolculuklara çıkmadığını söyler, durumu büyük kıvırırdım.