Kurtulamadığınız şu komünist gençler



Artı Gerçek

Kurtulamadığınız komünistlerden, devrimcilerden, düşünen, eleştirebilen gençlerden; kurtulamayacaksınız da. Bizler zorbalıkla yenildikçe, susturuldukça daha iyi bir dünya olmuyor, olmayacak.


Kumru TOKTAMIŞ


Sayın devlet başkanımızın komünist gençlerle ilgili söyledikleri içimi rahatlattı. Ruhumda uyanan tanıdıklık duygusu ile ata evine dönmüş göçmen gibi huzur duydum. En önemlisi, Türkiye ne kadar değişti diye hayıflanan dostlara, bir kez daha tarihin dinamikleri dışında değişen bir şey yok diyerek eski hamamın bu eski taşını gösterebiliyor olmaktan dolayı da sevindim bayağı.

Ben dili olmayan bir kuşağın ferdiyim. 1980 yılında girdiğim üniversiteye anca 1981 yılında başlayabildim. Üniversite sınavını kazandığıma dair belgeyi annem ağlaya, ağlaya Selimiye cezaevine getirmiş, görüş bittikten sonra belgeyi elden bana vermek isteyen başçavuş, karşılıklı oturduğumuz basamaklarda “ben sadece 300 alabildim bu sınavdan, sen nasıl tutturdun bu notu?” diye içten bir saflıkla sorduğunda gözlerinin içine bakıp cevabımı yapıştırıvermiştim “eee olacak o kadar, biz devrimciyiz.”

Annem, sevgili rahmetli avukat Ali Yaşar’ın ve benim şubedeki 16 gün işkence altında verdiğim ifadenin yardımı ile beni yaka paça hapisten çıkartıp ODTÜ’ye yerleştirdiğinde bütün bu öyküleri anlatacak takatım kalmamıştı. Biz bir avuç genç insan kah birbirimize dayanarak, kah kıyasıya çekişerek, elimizden geldiğince dayanışarak bir zamanlar devrimci mücadelenin önderliğinde eğitim veren ODTÜ’de sessiz gölgeler halinde üniversite okuduk. Birbirimizi sanırım koklayarak bulurduk. Darmadağınık olmuş örgütlülükler, hapislerde on yıl boyunca çürümeye terk edilmiş ağbiler ve ablalar, onların can anacıkları, Diyarbakır cezaevinden gelen doğru olduğuna inanmakta zorluk çektiğimiz dehşet öyküleri, yurtdışından gelen umutla okuduğumuz ama derdimize asla derman olamayan, ayakta kalabilme çabaları arasında soyutlamanın daha farklı düzeylerinde dil kurmaya çalışıyorduk. 1980 öncesi daha da gencecik hayatlarımızı birbirimizle hiç konuşmamaya çalışırdık. Çünkü konuşmak zarar vermek idi; kendine, karşındakine ve bir sürü üçüncü şahıslara. Gerek de yoktu fazla konuşmaya. Yenilmiş yer ile, yeksan edilmiş bir mücadelenin belki de en özverili kıyısından ses etmenin çok fazla anlamı da yok idi. Öylesine sustuk ki, ODTÜ’nün devrimci tarihi üstüne kitaplar basan abilerimiz bile nedense 80-87 yıllarını yok sayabildiler.

Bugünlerde ABD’nin altını üstüne getirebilen liseli gençler gibi gençlerdik bizler. 68 hareketi gibi bir avuç seçkin delikanlı değil, milyonları bulan ve tüm ülkeye yayılabilmiş bir mücadelenin taşın altına elini koymuş gönüllü hamallarıydık. Bazı yarım akıllılar hala yegane işimizin kentlerin duvarlarına yazılar yazmak olduğunu sanıp dursun, 77 1 Mayısı sonrası, 68 kuşağının rüyasında bile göremeyeceği kitleleri alanlara taşıyabilenlerdik. Ayaktakımı değil sorgulayan ve direnen gençlerdik biz. İlk bizlere çapulcu sürüsü demişti sağolsun Yalçın Küçük, şimdilerde toplu amnezimizin gömülü durduğu bir derginin sayfalarında. Deniz Gezmişlere de kabadayılar mı ne demişti. Haklı olduğumuzu biliyorduk, ama haklılığımızı kuracak dilimiz yoktu; dünya solu Stalinizme sırt çevirdiğinden on-on beş yıl sonra Stalin pratiğini çok da sorgulamadan devrimci mücadeleye inanmıştık. Kimilerimiz varolan komünist iktidarların sorunlarının farkındaydı tabii, ama soğuk savaş yıllarının bilenmişliği ile kendimizi kapitalizmin gittikçe yoğunlaşan iktisadi ve politik çemberini kırmanın yollarını ararken buluverdik. Sonradan, kimilerimiz -yaşasın küreselleştik keyfi ile- çiplerine atlayıp yeni radikallikler keşfetmeye yeltendiler sağolsunlar. Kimilerimiz sessiz sessiz kendimizi kitaplara vurduk. ODTÜ kütüphanesinden aldığım İnesse Armand üstüne bir kitabın daha önce Ulaş Bardakçı isimli birisi tarafından da okunmuş olduğunu fark ettiğimde gizlice mutlu oluvermiştim.

Avrupa’dan yeni, yeni doktora tezleri ile gelmiş hocalarımız, karşılarında yenilmiş bir kuşağın sessiz, sessiz durmak zorunda olan sindirilmiş militanlarının olduğunu bile bile; “oh be asker geldi de sokaklarda rahat rahat konuşabiliyoruz” diyebiliyorlardı. Biz susamamanın yollarını ararken. Aynı hocamız “haydi şimdi ara verelim, geri geldiğimizde Kumru gecekondu halkının hemşerilik dışında da nasıl örgütlendiğini anlatsın bakalım bize” diye meydan okuduğunda haliyle susmak zorundaydık. Çünkü verilen aradan sonra sınıfta öğrenci olmadıklarını bildiğimiz üç yeni adam peydah oluvermişti. Doktora sahibi ama hayat bilgisinden ve sokaklardan bi haber hocamız farkında bile değildi sınıfta sivil polislerin olduğundan. Cilveli cilveli sürdürdü meydan okumasını, sırtımı sivillere verip göz kaş yaptığımda bile anlamadı niye susup kalakaldığımı.

85 yılına geldiğimizde, bizden küçük sınıflar ODTÜ’de ilk kez bir öğrenci çayı düzenlediler ve benden konuşma yapmamı istediler. Kuş dili kurmayı iyi öğrenmiştim artık; biz dönüşümün öncüleriyiz diye bir konuşma yaptım diye, hafta başında bölüm başkanı beni kendi elleriyle, kendi arabası ile yaka paça, ODTÜ jandarması, Mustafa Başçavuşun huzuruna çıkardı. ODTÜ tepelerinden ine çıka karakola doğru giderken ıslık çalıyordu bölüm başkanımız. Yapmayın lütfen dedim. Mustafa Başçavuş’un ne olup bittiğinden haberi bile yoktu. Bir öğrenci çayında “dönüşüm” lafı etmiş gencecik kız çocuğuna gözdağı vermek gerekiyordu ve bölüm başkanı böyle bir performansa gerek görmüştü. Aynı bölüm başkanı, mezuniyetinden iki ay önce bir trafik kazasında kaybettiğimiz sınıf arkadaşımızın resmini yıllığa sadece doğum tarihi ile koymak istediğimi duyunca, “bunlar komünistlerin yapacağı işler” diye izin vermemişti. Biz sadece arkadaşımızın sonsuza kadar yaşayacağını ifade etmek istemiştik.

O yıllarda okulda satranç kulübü kurulmasına bile izin verilmezdi; “bunlar komünisttir, satranç oynuyor gibi yapıp, devrim konuşurlar” diyerek. Oysa biz kendi aramızda bile konuşamazdık. Ama yeni dünyalar kurabiliyorduk geçmişe, geçmiş yenilgimize sığınmadan. Feministlik eylemeye başladığımızda bile dernek kurmayı beceremiyorduk, toplu halde düşünce kuruluşları oluşturmak demek komünizm demek idi. Ama direnen insan iradesini kırmak mümkün değil. Sessiz sessiz evlerde oluşturduğumuz feminist hareket, bugün sokakları dolduruyor çığlık çığlığa.

Üniversitenin bitmesine yakın artık 1402'lik hocalarımız, askeri darbe marifeti ile atıldıkları okullarına geri dönebilmek için dernekler kurmaya başlamışlardı. Tam o sıralarda SBF’nin açtığı uluslararası ilişkiler bölümü asistanlığı sınavına girdim. Yüz üstünden 96 aldığımda sınavı birincilikle kazanmış olduğum belli oldu, sınav ikincisi Mülkiyelinin notu 82 idi. Ben eleştirel Marxist bir metin yazmıştım, o arkadaş “Kıbrıs’taki haklı davamız” üstüne çalışıyordu. Bana çalışma odamı göstermek üzere okula çağrıldığımda bir kişilik asistanlık kadrosuna rağmen o arkadaş da yanımızda idi. Atamamın yapılmasını haftalarca, aylarca bekledim. SBF’nin öğrenci işlerine gidip geldim günlerce. Hele bir atamam yapılsın, sicilim geldiğinde 1402 lik hocaların hukuki desteği ile ise başlayabileceğimi biliyordum. SBF öğrenci işlerinin dünyalar onurlusu idarecisi dördüncü kattaki evimin kapısına geldi birgün yanında memleketlisi bir genç kız ile. O zamanlar cep telefonu olmadığı gibi benim öğrenci evimde telefon da yoktu. Haftalardır iki günde bir görüştüğüm öğrenci işleri idarecisi yanlış anlamaya meydan vermemek için yanında bir akrabasını getirerek kapımda bitivermişti. Bir paket de kuşburnu çayı getirmişlerdi bana. Çaylarımızı içerken söyleyiverdi: “Sizin atamanızı yapmayacaklar boşuna beklemeyin. Falanca hoca, dekana sizin komünist olduğunuzu söylemiş. Dekan ve rektör asla imzalamaz sizin atamanızı bu devirde.”

Bu onurlu insanın da bir zamanlar devrimci olduğunu yıllar sonra öğrendim.

Yazdığım sınava 96 vermiş olan hocanın kapısına dikildim ben de; “beni savunmayacaksanız bana verdiğiniz notu savunun” dediğimde “ne yapayım Kumru istifa mı edeyim senin için?” diyiverdi bana. Sınavda 82 alan uyumlu genç SBF asistanı oldu. Benim elimde ise 11 Nisan 1986 tarihli şöyle bir yazı var: “Daha önce hizmetinizin bulunmaması nedeniyle ilan edilen boş kadroya durumunuzun uymadığından tayininiz yapılamamaktadır. İmza Prof. Dr. Necdet Serin, Dekan” Komünist olduğunuz söylentisi dolaşıyor okul koridorlarımızda diyecek hali yoktu ya koskoca profesör. Ben zaten Mülkiyeliler Birliğine giriş kartım olamayacağına hayıflanıp, okuyabilmek için yurtdışına gidebilmenin imkanlarını yoklamaya giriştim.

Bu tabirden hiç hazzetmesem de bir 78’li olarak benim öyküm en kolay yaşanmış öykülerden biri. Akranlarım yıllarca hapis yattıkları için üniversite okuyamadılar, okuyabildilerse yurtdışına çıkabilmek için pasaport alamadılar. Binlerce akranımızın toprak altında olduğu bir kuşağız biz. İşkence baba dayağı kadar kanıksadığımız bir devlet-yurttaş ilişkisi idi bizim için. Bütün bunların ağırlığı ile hala susan dostlarım var benim, şimdiye emekli bile oldular, hala sadece gözleri ile konuşmayı çok iyi biliyorlar. Ben yine çenesi düşüklerden biriyim, hala konuşmayı öğrenemedim.

Kimse bize eskiden Türkiye daha iyidir demesin. Bizim yenilgimiz ile gelen sessizliğimizdir bugünlere imkan veren. Babaevine dönmüş gibi oldum, sayın devlet başkanımız “komünist gençlere okuma hakkı vermeyeceğiz” dediğinde. Keşke tüm hakları ellerinden alındığı halde hala gözleri, ruhları pırıl pırıl yaşını başını almış akranlarım da başlayabilseler anlatmaya. Kurtulamadınız komünistlerden, devrimcilerden, düşünen, eleştirebilen gençlerden, kurtulamayacaksınız da. Bizler zorbalıkla yenildikçe, susturuldukça daha iyi bir dünya olmuyor, olmayacak.