Mazlum Çimen: Sivas'ta aydın değil bir çocuk katliamı var aslında



Artı Gerçek

Klasik Batı müziği ve bale eğitimi almış, aşıklık geleneği taşıyan halk müziği sanatçısı, film müziği bestecisi Mazlum Çimen’le nostaljik bir hasbihal…


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – 2 Temmuz 1993 insanlık ve Türkiye tarihindeki en karanlık sayfalardan; daha doğrusu karanlığın aydınlığı yendiği günlerden… “Sağ kalanlar, ölenler için şiirler yazar” sözleriyle beklenen ölüm, Madımak Oteli’nden tam 35 kişiyi alıp gitti. O 35 kişinin arasında, "kalem yazmaya başlayınca gönlün gözü açıldı" diyen cura üstadı ve değerli halk ozanlarımızdan Nesimi Çimen’de vardı. Ozanların çoğu nedense yazdıkları şiirlerde adeta bir müneccim gibi kendi ölümlerini de anlatmışlar sanki. Mesela Nesimi, Olof Palme için “barış dünyasına bir kara haber/bir barış güvercinini vurdular/mazluma sinsice saldırmış meğer” sözleriyle yazdığı ağıtta aslında farkında olmadan kendine de gönderme yapmış. "Sen bu şiiri okurken, ben belki başka bir şehirde ölürüm..." demiş Behçet Aysan, inançlı yürekleriyle kavganın ateşlerinde yananlara selam göndermiş 22 yaşındaki Hasret Gültekin, “Akarsu’yum yansam da/kül olup savrulsam da/bazı bazı gülsem de/yine gönlüm hoş değil” sözleriyle içindeki yangını anlatmış Muhlis Akarsu… Biliyorlarmış gibi, karanlık zihniyete karşı birlikte yürüdükleri yolun onları yok edeceğini… Nesimi’nin oğlu Mazlum Çimen ise babasının öldürüldüğü Sivas Katliamını çocuk katliamı olarak değerlendiriyor. Birebir temas ettiği 17 canını kaybediyor o yangınla Mazlum Çimen… 17 arkadaşı, dostu, amca, abla diyecek kadar yakın olduğu ahbapları… Yetmiyormuş gibi katliamdan 6 ay sonra da ağabey dediği Onat (Kutlar) cinayeti haberiyle sarsılıyor. Bir insanın hayatında kaç trajedi olabilir diye sorduğumda, bana “acı düştü peşime” diyerek Sezen’den alıntı yapıyor. Bu söyleşiyi bir ajitasyon olmasın diye Sivas katliamına değinmeden yapacaktım aslında, ama toplumsal belleğin ara ara tazelenmesinde fayda olduğunu düşünerek, haliyle babasının yaşadıklarını ve son günlerini de konuştuk.

Nesimi Çimen sadece cura üstadı bir halk ozanı değil, aynı zamanda oğlunun deyimiyle bir kültür devrimcisi… Yanında ırgat olarak çalıştığı ağanın kızı Dilber’i kaçırıp evlenmesi aşka olan hürmetini, kalaycı bir baba olarak oğlunun bir balet olmasına “nerede mutluysan, orada yaşa” demesi ise tercihlere olan saygısını gösteriyor. Babasının desteğini alan Mazlum Bey konservatuarda kendi kararıyla keman bölümünden bale bölümüne geçmiş; hocası Adnan Saygun’un yönlendirmesiyle… Kemanı bırakmasının sebebi de evde keman çalışamaması… Her akşam evde gelen misafirlere müzik ziyafeti verildiği için, onun keman çalması imkânsız hale gelmiş. Misafir derken ülkenin en aydınlık insanlarından bahsediyorum üstelik; kimler geçmemiş ki Kavacık’taki o evden? Aşık Veysel, Fakir Baykurt, İlhan Selçuk, Behice Boran, Atıf Yılmaz, İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Mehmet Ali Aybar, Harun Karadeniz, Yılmaz Güney, Tülay German, Onat Kutlar, Can Yücel vs. o anda aklına ilk gelen isimler… O dönemlerden aydın kimliği taşıyan kimi saysanız o evde misafir olmuş; bir çocuk daha ne kadar aydınlık bir ortamda büyüyebilir ki? Sadece onlarla olan anılarını yazsa ülkeye büyük bir miras bırakmış olur. Konservatuardan mezun olduktan sonra İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde balet olarak çalışmaya başlamış, 32 yılını dansa adamış, Nureyev, Baryshnikov gibi tarihin en önemli baletleriyle aynı sahneyi paylaşmış ve Atatürk Kültür Merkezi’nden emekli olmuş. Bir balet olarak binanın en şaşaalı günlerine tanıklık ettiği için elbette AKM’nin eski dönemini de konuştuk.  

Mazlum Çimen de babası gibi vicdanlı, ilerici ve duyarlı bir sanatçı ama babasının aksine değeri fazla bilinmeyenlerden… 80’lerin başında babasının, İhsan Yüce’nin ve Onat Kutlar’ın desteklemesiyle film müziği yapmaya başlamış. Bestelediği film ve dizi müziklerinden kazandığı birçok prestijli ödül var. Onun için hep kırsal müzik yaptığı söylense de ilk özgün müzik ödülünü 4 çingene çocuğun hayatını anlatan Soğuk Geceler filmi ile 1995’te almış; bir çingene müziği ile. Onun için film müziği yapmak ele eldiven giydirmek gibi bir şey... “Yazma dürtüsü gelmeden müzik bitmiş değildir, önce müziği kafanızda bitirmeniz gerekiyor o dürtünün gelmesi için” diyor. O dürtünün ne zaman geleceği de belli olmuyormuş tabii; bazen bir günde, bazen 1 haftada bazen 4 ayda müzik yazdığı günler olmuş. Mesela Türkiye’de çekilmiş ilk Kürtçe film olan, Ehmedé Xani'nin, ‘Memé Alan’ destanından yola çıkarak imkânsız bir aşkı anlattığı 300 küsur yıllık şaheseri ‘Mem-û Zîn’in müziğini, yönetmen Ümit Elçi filmi nasıl çekeceğini daha kendisine anlatırken kafasında bitirmiş bile… 

Siyaset yapmasa da ülkede olan her şeyi çok yakından takip ediyor. Mesela ülkedeki tutuklu öğrenci sayısını bilen kaç sanatçı var ki? Hayatını inandığı prensiplere adayan bütün idealistlere çok saygı duyuyor. Hiç uzun vadeli planlarla işi olmamış, hep kısa hedefler koymuş kendisine. Şimdilerde kendi şarkılarından oluşan bir tribute (saygı) albüm üzerinde çalışıyor. İçinde 24 şarkının olacağı ve kasım gibi raflarda yerini alacak albümden dolayı çok heyecanlı… Onunla Unkapanı’ndaki ofisinde buluştuk ve içeri girer girmez gözüme ilk ‘İl Postino’ (Postacı) filminin bir posteri çarpıyor. Posterin üzerindeki resim, postacının Pablo Neruda’ya “şiir sahibine değil, ihtiyacı olana aittir” dediği sahneden alınmış. Onat Kutlar getirmiş filmi; Mazlum Bey de filmi o kadar sevmiş ki posteri ondan çalmış. Kutlar sonradan haber göndermiş kendisine, “İtalya’dan sayılı geldi posterler, geri getir onu, işi bitince sana gönderirim” diye… Poster eline ulaştığında da çerçeveletip duvarına asmış. Bu hikayeyi anlatırken çok gülüyor. Kolundaki eski görünümlü kurmalı saati, “karımla onur duyuyorum” dediği Zuhal Olcay almış. Saat çılgın bir saat; bir kere rakamlar ait olması gereken yerlerde değil, dolayısıyla saatin kaç olduğunu anlamak için biraz düşünüp, hesap yapmanız gerekiyor. Sadece iki yıldır Unkapanı’nda olmasına rağmen buranın en eski halini biliyor, dolayısıyla eski Unkapanı dönemini ve müzik dünyasını da konuştuk. Sonuçta sıcak gündem Suriye’deki operasyon haberleriyle meşgulken, amacımız az da olsa savaş haberlerinden uzaklaşıp, bir değerle nostalji yapmaktı…  

“EĞER SÖYLEDİĞİNİZ BİR ESER PAVYONA DÜŞMÜŞSE, O ŞARKI TUTAR”

Unkapanı’nın en eski halini biliyorsunuz.
Unkapanı’nın İMÇ olmadan önceki halini bile bilirim. 68’lerden bahsediyorum, çocukluğum geçti buralarda. Unkapanı dediğimiz yer önce Aksaray’daydı, sonra Doğubank iş hanının zemin katına, en son da 72-73 gibi de şimdiki yerine geldi. Manifaturacılar çarşısı olmadan evvel, iki katlı plakçılar çarşısıydı ve oradaki herkes plakçıydı. Dolayısıyla ben buranın o üç çehresini de bilirim. 

Ortamdan biraz bahseder misiniz? Nedense elinde tahta bavulu ve aklında ünlü olma hayalleriyle buraya gelen gençler geliyor aklıma. O zamanki Unkapanı nasıldı?
(Gülüyor) Haklısın, biraz öyleydi. Dediğin gibi klasik bir sahnedir o; elinde tahta bavulu ve bağlamasıyla Haydarpaşa’dan Sirkeci’ye geçiş… Elinde bağlamasıyla girdiği yerden, Chevrolet ile çıkar, fakir ama gururlu genç… Unkapanı o zamanlar bir fabrika gibi sanatçı üretirdi. Burada şimdi 5 kat var; düşünsene o katlardaki bütün dükkanlar doluydu ve hepsi iş yapardı. Hatta 6’ıncı bloktan 5’inci bloka doğru kaymalar vardı, yer olmadığı için.  

Neden şimdi bu halde sizce? Tek tük insan gördüm koridorlarda… 
Sektörleşmeyi başaramadı çünkü. Müzik sektörü diye bir alan var gerçi ve film sektöründen daha iyi durumda ama 12 Eylül’e kadar muazzam giden sektör, her alan gibi 12 Eylül sonrası büyük bir darbe yedi. O zamana kadar kuvvetli olan sektör zayıflamaya başladı ve sonrasında tamamen yok oldu. Kavram olarak sektör oldu ama işleyiş olarak sektör kalamadı. Bu Yeşilçam’ın kendini hançerlemesi gibi bir şey. O zaman film yapımcıları üç anahtar için çalışırdı; yazlık, kışlık, araba… Gelen tüm parayı onlara yatırırlardı, sektöre yatıran olmadı. Unkapanı’da böyle. Kendi kendini hançerleyen sektör olur mu, yahu? Korsanlarıyla falan kendi hainini kendi içinden çıkarttı bu müzik sektörü…    

Nasıl hançerlemiş oldu kendini?
Bizde bir trikotaj mantığı vardır; bakarsın bir sürü triko dükkanları görürsün. Hepsi bir yerlerden gelmiştir ama aynı işi yaparlar. Birisi çıkıp da “ben ip satayım, sen fermuar sat, sen düğme, sen iğne vs.” demez, halbuki dese bir pazar oluşturacak. Unkapanı da o anlayışın bir uzantısı zaten, o yüzden haini çok uzağımızda aramaya gerek yok. Farklılaşma kültürle oluşan bir şey. 

Bizler zaten farklılıkları kolay kolay kabul eden bir toplum değiliz.
Yok tabii. Farklılıkları kabul edebilseydik her şey bambaşka olurdu bugün. Mesela biri bir türkü söyler, şarkı yapar, eser okur; tutar o ve anında ona benzer 6 şarkı daha çıkar. Böyle böyle buraya geldik. Yeni bir şey ekleyemedik, hep birilerini taklit ettik; kaçınılmaz olarak da buralara geldik. Bu durum 10 seneden de geriye dayanıyor. Bilinenin dışında farklı ve yeni bir şey getiren oldu mu da ‘bu satmaz oğlum’ diye geri gönderiliyor, kimse risk almak istemiyor. Bak, Unkapanı bu anlamda çok belirleyicidir; bu ülkenin ne durumda olduğunu, siyasal-sosyal-ekonomik durumunu, moral yapısını buradan takip edebilirsin; çok net olarak Türkiye’nin genelini belirler. 

Bir tür mozaik gibi; 81 ilden insan var galiba.           

Evet, burada durum kötüyse Türkiye kötüdür. Bu bayağı ölçülmüş biçilmiş bir durumdur, çok nettir. 

Birçok insana umut kapısı olmuş bir yerin adeta hayalet bir kasabaya dönmesi ne fena.
Umut her yerde var. Umut olmadan yaşayamazsın ki. İstanbul bile bir umuttu o zamanlar, taşı toprağı altın diye binlerce insan göçmedi mi buraya? Kapitalin kendini merkez edindiği yer önemli burada… Unkapanı da bir umuttu, yine de hala bir umuttur müzik insanları için. Düşünün arka tarafa kamyonlar yanaşırdı, 1 milyon, 1,5 milyon mal çekerdi burası. Hamalların mal çekmesinden merdivenlerden geçemezdik. O kadar çok kaset üretilirdi. Bir albüm gelirdi, 300 bin satmış, 500 bin satmış hatta 1 milyon satmış. 

Öyle satış rakamı var mıydı o yıllarda?
Tabii canım. Burası 2-2,5 milyonu gördü. İnanılmaz paralar kazandı. Tüfek mertliği, para insanı bozdu gibi bir sürü laf söyleyebiliriz; teknoloji geldi, bizi geliştirdi ama aynı zamanda çirkinleştirdi de çamura battık. Çok büyük sözler söylemeye gerek yok, herkes her şeyi biliyor zaten ama asıl sorunlardan biri de bu, herkesin her şeyi biliyor olması… Dijital dünya, internet ortamı derken Unkapanı kendi içindeki yapısını da yok etti. Herkes kendi umudunu kendi yaratıyor şimdi. Telefonla bir şey çekiyor, koyuyor internete, bir anda şöhreti yakalıyor; Unkapanı’na adım atmasına bile gerek kalmadı, şimdi umut internette... O yıllarda Unkapanı’na yığılanlar, şimdi internete yığılıyorlar. Düşünsene, milyarlarca melodi var internette. 

Topkapı’daki seyyar satıcılar da çok önemliydi bu piyasa için. Hala hatırlıyorum, özellikle eski otogarın bulunduğu alanda ve sur kapılarında o arabalardan dinlediğimiz müzikle tanırdık yeni çıkan sanatçıları…  
Kesinlikle öyle… Üstelik orası 70’lerin sonlarında oluşan bir pazardı; gerçi 80’den sonra arabada opera bile çalsan içeri alıyorlardı ama. (Acı acı gülüyor) O seyyar satıcılar bir ibreydi aslında. Bir tezgâhta, el arabasında akülü kolonlarla müzik dinleterek kaset satanlar, çarşının bir ibresiydi. Hangi eserin ya da çalışmanın satıp satmayacağını orası belirlerdi. Arabada çalıyorsa, bil ki o iş tutardı. Biz de yeni bir şey çıkardığımız zaman ilk orada dinletirdik. 

Kamuoyu yoklaması gibi bir şeymiş aslında.
Tabii tabii, anket gibi bir şeydi, bir nabız yoklamasıydı; aslında şimdiyle kıyaslarsan PR meselesi orasıydı bizler için. (Gülüyor) Sokağın kulağı orasıydı. O zaman televizyonlar onlar kadar yetkin değildi. Bak, başka bir damar daha vardır; söylediğiniz ya da çaldığınız bir eser pavyona düşmüşse, yürür. Pavyona düşmüşse, tamamdır, o şarkı tutar. 

Katman orası demek ki.
(Gülüyor) Hiç şüphe yok. Eserinizin pavyona düşmesi çok önemlidir, başarınızı garantileyen bir durum. Melodi dediğin bir yerden kılcal damar bulur, kendini ana damara, oradan aorta taşır ve bedeni ele geçirir. Pavyon da müziğin önemli bir kılcal damarıdır. 

“ÖYLE BİR HALE GELDİK Kİ DEMİREL’İ ÖZLER HALE GELDİK, BU ÜLKE DEMİREL’İ ÖZLETTİ BANA, BÖYLE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ?”

Bir yerde sanatın ne olduğunu anlatırken ‘içimdeki kuyudan su çıkarmaya çalışıyorum’ demişsiniz. Müthiş bir ifade ama o kuyu herkeste var mıdır ki?
Gerçekten de benim sanat tanımlamam öyledir, ben içimdeki kuyudan su çekiyorum, o suyla da kendimi yıkıyorum. O kuyu herkeste mevcuttur.

Herkes sanat yapabilmeye muktedir o zaman.
Evet. Herkesin bir kuyusu vardır ama kimisinde kuyunun derinliği sığıdır, kimisinde suyu azdır, kimisinde de kuraktır ama herkeste bir kuyu vardır. Ama bu yönlendirmekle olmaz, deneyerek görürsün bazı şeyleri… Oğlum kızım piyano çalsın, bağlama çalsınla olmaz bu işler. O kuyuyu hissetmen gerekir, suyun derinliğini ölçmen gerekir, bunu da ancak ve ancak deneyerek ve çalışarak yapabilirsin. Konservatuar da bunun için var. Çok istedin ama oğlun belki piyano çalamıyordur, peki onun iyi trompetçi olmayacağını nereden biliyorsun? Belki de onun sazı kanundur, bunu bilemezsin, belki senin bedenin tef istiyordur; bunu bulabilmek için de içindeki kuyuya dalacaksın, denemeler yapacaksın. Kendini özgür bırakmakla ilgili bir şey bu. Olmuyorsa da olmuyordur ama olmadığı için üzülmeyeceksin çünkü başka bir şeydir seninki. Züğürt Ağa’nın finalinde adam gider çiğ köfte satar, sen osun lan işte, baştan beri çiğ köfte yapmalıymışsın ama haberin yok, ağalık senin neyine? (Gülüyor)

İçinizdeki kuyudan devamlı su çıkarabiliyor musunuz peki?
Her zaman değil! Bazen çeke çeke o su bitiyor ve ben dolmasını bekliyorum. Tüketmek de istemediğim için çok uzun zamandır dizi müziği yapmıyorum, ara verdim. Kendimi tekrar etmeye başladığım an duruyorum. İşin en kötüsü budur, insanın kendinden çalması… Bir baktım, melodilerim birbirine benzemeye yani kendimden çalmaya başladım, hemen kendimi çektim. Bir de benim ne kadar beste yapabilme şansım var? Kendime ait yapabileceğim beste kaç tane? Bilmiyoruz. E, bir diziye, 5 bölümde bir 10 bölümde bir hatta her bölüme habire bir müzik yapmaya başladığınızda kendi sermayenizden yiyorsunuz. Onların hepsi bir beste çünkü. Millet safra dökmek gibi bakıyor, nefret ediyorum o bakış açısından. Safra da olsa dışkı da olsa, senden çıkan bir şey o; onu bir daha kullanma şansın yok. Tamamen kapitalizme ve tüketime dayalı, üstelik bir daha kullanamadığınız için tüketimin en vahşi olduğu alan… İşin kötü tarafı dizi dünyaya satıldığı zaman telif de alamıyorsunuz ve ürettiğiniz müzikler o diziyle kaybolup gidiyor. Bayağı güzel besteler yapmışım ama yaptığım bütün bestelerimin üstü örtüldü gitti.

Yine de bir şekilde gündeme getirmeniz mümkün değil mi?
Ancak o müziği şarkı yaparsam gündeme gelebilir. 

Ama dizi müziklerinden iyi para kazanıyorsunuzdur.

Evet, para kazanıyorum ama ileride kazandığım bütün paraları üst üste toplasan, bir tane beste satın almam mümkün değil! Kendimi tüketeceğime, parayı tüketirim daha iyi. 

Müziklerini yapacağınız dizileri özenle seçiyorsunuzdur eminim. Her diziye müzik yaptığınızı sanmıyorum. 

Tabii ki öyle, bana o yüzden fazla dizi de gelmez çünkü her diziyi kabul etmediğimi bilirler. Gelmesini de istemiyorum zaten, kendimi nadasa bıraktığım için de çok iyi bir senaryo gelmediği sürece, bir diziyi kabul edeceğimi sanmıyorum. Önceleri dizi dünyası müzik dünyasına muhtaçtı, kapımıza kadar gelip müzik isterlerdi; şimdi müzik dünyası gidip dizi dünyasına yalvarıyor ‘ne olur müziklerimizi kullanın’ diye. Çünkü müziğimizi duyurabileceğimiz mecra kalmadı. Dizilerde çalan şarkılar patlıyor. Herkes bir dizicinin kapısına gitmiş durumda; düşünsene, koskoca Unkapanı dizi yapımcılarının kapısını çalıyor, karşı taraf da lütfederek müziği alıyor. Sektörün bu duruma gelmesi çok vahim bir durum. Şimdi bir çalışma yaptım gençlerle, o kadar dizi müziği yapmama rağmen, bir dizide çaldıramıyorum. Biliyorum ki çalsa, patlayacak, o duruma gelmişiz, bu çok acı bir şey değil mi ya? Ben dizi yapımcılarını arıyorum, olmayacak insanları devreye sokuyorum, bu çocukların şarkısı çalınsın diye… Olacak şey mi? Onların bizlerin kapısını çalması lazım halbuki, bu yüzden durumumuz çok iç açıcı değil! 

Bayağı kötü bir tablo çizdiniz müzik piyasası için, sizce buradan toparlanması mümkün mü?

Bu soruyu bu coğrafyanın kendi gerçeklerini içine katmadan cevaplayamazsınız; bu matruşka bebekleri gibi iç içe bir şey. Ancak bu ülke toparlanırsa, müzik piyasası da toparlanabilir. Birbirlerine uzak mesafede değiller çünkü.  

Peki, böyle buram buram hamaset kokan, şiddetle dolu bir dizi gelse, kabul eder misiniz?
Birkaç ay evvel, dediğinize benzer bir senaryo geldi zaten ve tüylerim diken diken oldu. Düşünsene, teklif geldi ve ben eyvah dedim, içime kapandım resmen. Bu duyguyu yaşıyorsanız, işi yapmamanız gerekir zaten. Dikkat edin zaten kimse dizi müziği hatırlamıyor artık, yok olup gidiyor ama çok fazla dizi olduğu için de melodi de tıkandı artık. Bir geçiş dönemi yaşanıyor şu an ve bu 2-3 sene daha devam eder böyle. Bütün melodik yapıları perküsyonik bir yapıyla götürüyoruz, efekt seslerle müzik yapıyoruz çünkü insanlar da zaman harcayıp müzik yapmak istemiyorlar artık. Bu diziye değen herkes için geçerli. Yapımcısı, senaristi, oyuncusu bir diziyle gelirler ama bittikten sonra zaman geçince hatırlanmazlar bile. Sinema sanatındakiler gibi kalıcı değildirler, diziyle gelen diziyle gider çünkü tüketime dayalı bir şöhrettir o. 

Unutulmayan sinema müzikleri çok tabii.
Tabii ki. Aradan uzun yıllar geçse bile çok eskiden izlediğimiz ve bizi etkileyen filmin müziğini hiç unutmayız. Müziğin çaldığı sahneyi bile hatırlarız. Yolda yürürken o müziği duyduğumuzda hemen izlediğimiz film aklımıza gelir.     

Selvi Boylum Al Yazmalım’ın ya da Baba filminin müziği gibi…
Aynen öyle. Bu tip müzikler sonsuza kadar gider. Bazı filmlerin yeri bende başkadır. Mesela, yapımcı Atıf Yılmaz ve yönetmen Kartal Tibet’le bir Dersim hikayesi olan Şıh Senem’i yapmıştık beraber; orada deyişler, semahlar kullanmıştım. Jenerikte Bolero’nun müziğini yapmıştım ama Zazaca; Atıf ağabey çok şaşırmıştı. Bolero klasik müzik ama üstünde Zazaca var… 

Kimse bir şey demedi mi?
Dersim hikayesinde ne dil kullanacaktım ki? Ben özgür müyüm bu konuda diye sormuştum Atıf ağabeye; özgürsün deyince böyle bir şey çıkardım ortaya. Mezopotamya Kültür Merkezi’nde çalışıyordum o zaman, bir kızcağız vardı, ona ağıt okuttum; trombonları obuaları hiç değiştirmedim ve dehşet bir şey çıktı ortaya, herkes çok şaşırdı. Şimdi düşünüyorum da ne güzel bir çalışma olmuş gerçekten. 

Hani Ahmet Kaya Kürtçe şarkı söylemek istediği için linç edilmişti ya, hemen hemen aynı dönemlere geliyor sizin Şıh Senem de, o yüzden sordum. 

Apo’nun kardeşi TRT’ye falan çıkıyor. (Gülüyor) Günden güne konjonktür değişir bizde. Dün savunduğumuza bugün tu-kaka deriz, bugün tu-kaka dediğimizi yarın savunuruz. Öyle dengesiz bir ortam var, gündem enflasyonundan dolayı. Devamlı ve sistematik bir şekilde gündem değişiyor, dolayısıyla bu normaldir. Öyle bir hale geldi ki, Demirel’i özler hale geldik, bu ülke Demirel’i özletti bana, böyle bir şey olabilir mi? Biz şu anda Özal’ı özlüyoruz, böyle bir şey olur mu ya? O zamanlar lanet olsun derdik, bunalım derdik, şimdi özlüyoruz. Tuhaf bir şey! Böyle bir kısır döngü olmaz hiçbir yerde.    

“RAHMETLİ ZEKİ ÖKTEN, KAMERAYI KARS’TAN TEKİRDAĞ’A YUVARLASAN FİLM ÇIKAR DERDİ”

En son hangi dizinin müziğini yaptınız?
En son Dila Hanım’ın müziğini yapmıştım galiba.

Onun filmini çok severim ben ve hala hatırlarım Kadir İnanır’ın zeybek oynadığı sahneyi… Hanım’ın Çiftliği dizisinin müzikleri de çok güzeldi.  

Gerçekten o dizinin besteleri çok özeldir. Geçenlerde dizi müzikleri içerisindeki ana temaları topladım, ne kadar güzel besteler olduklarını fark ettim, kendi kendimi sevdim ama unutmuşum gitmişler. Çünkü bir eser olarak değil, bugünü kurtarmak için tüketime bağlı bir meta olarak sunmuşum onları. Devamlı ismi reyting olan bir savaşın içindesiniz çünkü… Öyle bir tüketim toplumu oluşturuldu ki aşk dahil bütün değerler tüketime dayalı oldu. Önce tüketimi sadece magazinde görürdük ama şimdi magazin herkesin hayatında. Cem’in bir esprisi vardır ya, “hani marjinal bizdik lan!” diye; çok iyi anlatıyor şimdiki ortamı… 

Dizi sektöründe beni en irrite eden şey, hikâye meselesidir. Devamlı Kore’den hikâye alıyoruz, 100 dizi varsa 80’ninin hikayesi oradan. Niye alıyoruz yahu, ihtiyacımız mı var? Bu ülkenin insanları ‘abi anlatsam hayatım roman olur’ sözünü deyim haline getirmiş bir toplumdur. Rahmetli Zeki (Ökten) ağabeyin bir lafı vardır; kamerayı Kars’tan Tekirdağ’a yuvarlasan film çıkar derdi. Şimdi milyonlarca hikâye barındıran bu coğrafyada, binlerce yazarı olan bu ülkede hikâye bulunamıyor ve Kore’den hikaye satın alıyoruz; ya senin hikayelerin dünyanın hiçbir yerinde yok; destanlarıyla, masallarıyla, şarkılarıyla, Dede Korkutlarıyla, Nasreddin Hocalarıyla, köyde yaşanan aşklar vs bir sürü şey var ama biz Kore’den hikaye almaya devam ediyoruz. Kendi gerçeğinden uzakta yaşayan bir sektör var ve inanılmaz belirleyici bir rol oynuyor piyasada. 

Bu aralar herkes çeyiz sandıklarında unutulmuş eserleri çıkarıp, albüm yapıyor. Anadolu’ya dönüş başladı sanki… 

Anadolu diye bir şey kaldı mı, önce onu tartışmak lazım. Göçtür şudur budur, bir sürü etken o kültürü yok etti. Herkes sömürdüğü için derleme de tüketildi, derleme yapanların değeri bilinmedi. İnsanlar gidip derleyip, toplayıp notaya döküyorlar ama bir kuruş para kazanmıyorlar, o zaman niye yapacağım ben bu işi? Onu toprağından çıkar, besle, lezzetli hale getir, hafızaya geri sok ama sadece derleyen olarak kal. Bu değer bilmemezlik insanları piyasadan uzaklaştırdı. 

Allahtan eskiye özlem bitmiyor da şu an plak satışları patladı, ülkede pikaplar plaklar satılıyor ama yeni gelişen yapı da kendi diliyle, söylemiyle, müzikal tavrıyla geliyor. Şimdi yeni bir tarz çıktı, sözcükler ağızda geveleniyor, uzatılıyor (bir şarkıyla bahsettiği tarzın taklidini yapıyor) zannedersin kafayı çekmiş, konuşamıyor. Şarkıyı mundar ediyor. 5-6 sene evvel olsa, böyle söyleyen birini ‘bu ne lan’ diye döversin. Adam orada o kadar şan eğitimi almış, opera tekniği almış, diksiyon/artikülasyon/modülasyon ne kadar ‘…lasyon’ varsa hepsinin yükünü taşımış, Türk Halk Müziği’nin korosuna girmek için Allah’ı şaşmış, yerel ağzı korumak için imanı gevremiş ama bir kız ya da erkek çocuğu çıkıyor ve kelimeleri uzata uzata, yuta yuta söylediği için ortalık yıkılıyor. Üstelik bunu benim söylediğim türküyü, şarkıyı söyleyerek yapıyor. E, ben de söyledim bunu diyorsun, ‘ama sen böyle söylememişsin, bu daha dehşet’ diyor. Bence de dehşet! (Gülüyor) Bunların tıklanmalarına bakıyorsun 100 milyon falan, ben daha 1 milyonu görmedim hayatımda. Rakamsal olarak baktığımızda ortada büyük bir başarı var tabii ama bunun sanatsal bir başarı olup olmadığı tartışılır. Ben bu saatten sonra o tarzı yapabilecek bir adam da değilim.     

Hala da vazgeçmiyorsunuz.
Nasıl vazgeçebilirim? Başka bir meslek grubuna ait değilim ki, ne yapacağım o zaman? Baleye geri mi döneceğim? Bana bir holdingin yönetimini versen, dört günde batırırım çünkü bildiğim bir iş değil. Ya da bana 10 milyon dolar verin, ben yine ne yapacağımı bilemem, benim kafa öyle işlemiyor, demek ki ben ticaret insanı değilim. Hayatı ıskalamak da istemiyorum, beni buradan emekli yapacak bir seviyeye getirirsem, o bana yeter zaten.  

“70’LERDE BIRAKIN KEMAN ÇALMAYI, EŞCİNSEL KELİMESİNİN OLMADIĞI VE HER ŞEYİN İ..E OLARAK İSİMLENDİRİLDİĞİ BİR YERDE, BİZ BALEDEN BAHSEDİYORDUK”

Hazır konu baleden açılmışken; ev ödevi olmayacağı için baleye başlamışsınız.
Gerçekten öyle. Yoksa iyi bir kemancıydım ben. Adnan (Saygun) Hoca baktı ki evde keman çalışamıyorum, “ev ödevi olmayan bir tek bale var elimizde” deyince, bir hafta misafir oldum bölüme, o zaman bana cennetten bir köşe gibi gelmişti. Oraya geçtim ve emekli olana kadar da 32 yıl dans ettim.

70’li yıllar, Kürt, Alevi bir erkek olarak balet olmanız nasıl karşılandı? Özellikle arkadaşlarınız arasında…   

Nesimi ve Dilber’in başarısıdır bu. Bir kültür devrimidir yaptıkları... 70’lerde bırakın bale yapmayı keman çalmayı, eşcinsel kelimesinin olmadığı ve her şeyin i..e olarak isimlendirildiği bir yerde, biz baleden bahsediyorduk; bu galaksinin dışında bir şeydi. Ortalık siyasi olarak allak bullak, gelecek zaten belirsiz, babam balenin ne olduğunu bırakın, nasıl yazıldığını bilmiyordu. Konservatuar diyemezdi, konsertuara derdi. Kemanı bırakmak istediğimde okulu bırakacağım zannedip üzülmüştü ama dans etmek istediğimi söyleyince bana “nerede mutluysan orada yaşa” dedi. Sonra Abidin (Dino) Baba ile bana bale taytı aldılar Paris’ten… (Gülüyor) Annem 7-8 sene bana trikodan rengarenk taytlar ördü. Onun ördüğü taytları, konçları giyerdim derste. Kalaycılık geleneğinden gelen bir ozan, aşiret kızı Bektaşi karısı bir anne… Bilinen ve öğretilmiş bütün o klasik kural ve gelenekleri birlikte yıktılar. Bu bir kültür devrimi değil de nedir? 

Üstelik ikisi de başkalarıyla evliyken birlikte kaçmışlar. Genelde aile arasında saklanır böyle bir bilgi. 
Tabii. Biz de kural diye bir şey yok. (Gülüyor) Niye saklayayım ki? Aşkın karşısında kim durabilir? İnsanın içindeki sevgiye sahip çıkmasından daha güzel bir şey olabilir mi? Aşk çocuğuyuz, ne güzel işte!  

Ben asıl arkadaşlarınızdan gelen tepkileri merak ediyorum.
Arkadaşlarımın hiçbiri beni taytla ya da bale yaparken görmedi ama beni gördüklerinde ‘vaay dansçı, n’aber lan balet’ derlerdi. Ben de ‘ne kadar şanslısınız, kaç kişi balet arkadaşım var diyebilir ki’ diye eğlenirdim. Hala bu zamanda bile, balet arkadaşım var diyebilecek kaç kişi vardır hayatınızda? Bale zaten bütün sanatların estetik bir bileşkesidir, bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Sabah kalkıp kümesten yumurtaları ayıklar, kümesi temizlerdim, sonra baleye giderdim; iki dünya arasındaki uçuruma bakar mısınız? Siyasi arkadaşlar ismimi “Kürt Burjuvası” koymuştu, ben de gülüp geçerdim ama daha o zamanlar burjuvanın ne kadar değerli olduğunu çözmüştüm. Burjuva kültürü olmadan aydınlanamayacağımızı, hiçbir yere sıçrayamayacağımızı o zaman anlamıştım. Hala da aynı düşünürüm. 

1789 Fransız İhtilali de aslında burjuvazi devrimidir mesela.
Kesinlikle öyle, burjuva olmadan bir şey yapamazsınız. Bu ülkede bir burjuva sınıfı olsaydı, işçi sınıfı bu halde olmazdı zaten, bırakın işçi sınıfı diye bir sınıf olurdu. Karşı sınıfın yoksa, senin bir sınıf olman zordur. Bir ülke, bir coğrafya, bir halk kendi burjuvasını yaratmadan hiçbir şey yapamaz. Bunu burjuvaziyi övmek için söylemiyorum; burjuvayı savunmuyorum, burjuva kültürünü savunuyorum. Burjuva kültürü olmasa sanattan bahsedemezdik, opera bale resim heykel konuşamazdık. Bak, doğuda tarihi heykellerimizi toz yapıp, evine badana olarak kullandı millet. Dikkat edin, oralardaki bütün turistik ve tarihi evlerin çoğu beyazdır, niye? O heykeller öğütülüp badana olarak kullanılmıştır. Bu yüzden burjuvazi kültürüne ihtiyacımız var. 

Bir bale sanatçısı çok erken emekli oluyor, değil mi?
Eğitimi kadar ömrü yoktur o mesleğin. Her sabah 1,5 saat ders yapardık. Sonra yardımcı dersler ve provalar başlardı. Okul biter, operaya geçerdik, oyunumuz olsun olmasın yine bale çalışır öyle evimize giderdik. Çok önemli bir detay var; deli gibi her gün çalışarak, kaslarınızı terbiye ediyorsunuz resmen, o fiziği, formu oluşturabilmek için… Bize yüzme bile yasaktır, koşamayız, top bile oynayamayız, bize aykırı olmayan tek spor eskrimdir; onun dışındaki her spor bize zarar verir. Ömrü bu kadar az olan bir sanatın erkek dansçılarını askere göndermek bu yüzden bir vahşettir. 10-15 sene o disiplini çalışarak o formu oluşturursunuz, sonra pat diye askere alınırsınız, bize ters olan ne kadar hareket varsa orada yaparsınız, 1,5 sene sonra geri geldiğinizde o kaslarınız allak bullak olmuştur, bunalıma girersiniz ve bir daha asla eskisi gibi olamazsınız. Bu resmen bir vahşettir. Bakın, dünyada erkek dansçıların askerlik yaptığı tek ülke bizimkidir. Bir tane daha gösteremezsiniz. 

Yönetmen/ oyuncu Rıza Sönmez, “sıçramaları kaç santimmiş, ondan daha yükseğe zıplayan Türkiyeli bir balet var mıymış” diye size bir soru yönlendirmiş.   

Onun bir santimi yok ama ‘jump’larım gerçekten iyiydi, hatta sıçramalarımla anıldığım yerler vardı. (Gülüyor) Mesele primadonnamız Hülya Aksular’dı, karşılaştığımızda bana hala”senin ne ‘jump’ların vardı” der. Baleye aşık olmamın üç sebebi vardır; biri hocam Ferit Akın’dır. Türkiye Balesi’nde bir efsaneydi ve hayatımın en güzel şansıydı. Bedeninizle değil ama ruhunuzla eğilirdiniz karşısında, duyduğunuz saygıdan. Bizi çok motive ederdi onun hocamız olması, büyük bir şevkle çalışırdık. Bir de reaksiyonsuz bakardı, iyi mi kötü mü o reaksiyonsuzluğa rağmen anlardık. Özkan Aslan da beni çok heyecanlandıran baletlerdendi. Özkan ağabey, Nureyev’le sahne paylaşan, yurtdışında ismi bilinen, balede çığır açan bir adamdı. Onunla dans ettiğimizde yürüyüşümüz değişirdi. 

Nureyev’le siz de dans etmişsiniz.
Evet. Onunla sahneye çıktık, beş oyun boyunca ‘Uyuyan Güzel’de birlikte dans ettik. (Gülüyor) Hiç unutmuyorum; biz arkadaşlarla salonda toplanmışız gülüşüyoruz, işte lay lay lom yapıyoruz, asansörün kapısı açıldı, içeri Rudolf Nureyev girdi ve hepimizin elindeki havlular aynı anda yere düştü… Donduk kaldık. Ama o geldi ya, hepimiz bir anda Anthony olduk, nasıl böyle kasıla kasıla ama formumuza dikkat ederek yürüyoruz. (Kahkaha atıyor) Nureyev de kim olduğunun farkındaydı, attığı her adım ismini bağırırdı ve yakıştırırdı zaten. Her şey yakışıyordu. Baryshnikov da geldi buraya ve bizler bu insanlarla dans ettik. O zaman bu sanatçılar için bütçe ayrılırdı, şimdi ayrılmıyor, kimsenin umurunda bile değil. AKM yok edildi ya, bırakın bütçe ayırmayı…

AKM’den konuşalım biraz o zaman, benim hatırladığım kulislerin bulunduğu koridorların labirent gibi olduğuydu. Siz de yüzlerce oyun sahnelediniz orada; yıkılacağını öğrendiğinizde ne hissettiniz?
AKM’ye ilk gittiğimde lise sonda falandım, kaybolmuştum resmen. Dekora bir gittim, geri dönemedim, nereye gideceğim şimdi diye. Bak o kadar zaman geçirdim, hala bilmediğim yerleri vardı o binanın… 4’üncü kattan sonrası zaten hiç bilmedik, bulamayacağımız için uğraşmadık bile. Bayılırdım AKM’ye… Tek mutluluğumdur oradan emekli olmak. (Suratı acıyla buruşuyor birden) Sadece benim değil, bir ülkenin hafızası yok edildi. Toplumsal bellek diye bir şey bırakmadılar. Geçen yıl bir programa katılmak için Halk TV’ye gitmiştim. Yukarı çıktım ve AKM’nin olduğu yerde derin bir çukur gördüm. AKM yerle bir edilmiş. 32 senem geçti orada ya. Geçmişimi de yok ettiler. Eğitimim, sanat hayatım, her şey yok oldu, hafızamı bulamadım. O lanet olsun, bunalım dediğimiz 80’leri yaşamışız ama ona rağmen hayatımızdan bir Rudolf Nureyev geçmiş.  

“SİVAS’TA AYDIN DEĞİL ASIL ÇOCUK KATLİAMI YAPILMIŞTIR”

Çocukluğunuzda sizin eviniz de bir nevi aydınlanma merkeziymiş ama… Kimler geçmemiş ki?

Ülkenin bilinen bütün aydınları, entelektüelleri, sanatçıları hatta burjuvazinin önemli isimleri bizim evden geçti gerçekten. Aşık Veysel’den Pepsi-Kola genel müdürü Özdemir Duru’ya kadar… 

Farkında mıydınız onların kim olduğunun?
Ne farkında olacağım, ben “bana ne getirdi, kaç para verecek”in peşindeydim. (Gülüyor) Fakir fukaraydık, gecekonduda yaşıyorduk, harçlık verilince hoşumuza giderdi haliyle. Gerçi kim olduklarını bilsek de umurumuzda olmazdı ki, çocuğuz daha. Ülkenin aydınlatan, yanyaya gelmeyi hayal bile edemeyeceğiniz isimlere, ‘ağabey, abla, teyze, amca, dayı, hala’ diyorduk. Mesela Fakir Bayburt’a ‘Fakir amca’ derdik, fakir olduğu için ona öyle dendiğini sanırdık. Adam fakir lan işte, diye konuşurduk aramızda. Sonra 13-14 yaşında, palazlanmaya başladıkça kitaplarını bir okuduk, kim olduğunu o zaman anladık. Aklımız hayalimiz şaştı. Evimize kimlerin geldiğini anlattığımızda kimse inanmıyordu, mesela Yılmaz (Güney) ağabey geldi valla bak dediğimizde, hadi lan cevabını alırdık, biz de anlatmaktan vazgeçtik. Hiç unutmuyorum, bir cuma günü Yılmaz ağabey beni okuldan alacak, o zaman koyu petrol mavisi bir 2002 BMW’si vardı; bütün arkadaşlarım evlerine gitti, ben de Yılmaz ağabeyi bekliyorum. Bir baktım hademe falan, müdür dahil bütün öğretmenler beni bekliyor, ben de diyorum ki beni ne çok seviyorlar, yalnız bırakmıyorlar falan… Meğer milletin derdi Yılmaz Güney’i görmekmiş. (Kahkaha atıyor) Can (Yücel) amca beni okutan insanlardan biridir ama ben onun öyle bir adam olduğunu da çok sonra öğrendim ve öğrenince ne kadar bahtiyar olduğumu sen tasavvur et.   

Hazine bulmak gibi bir şey olmalı… Babanızla da gurur duymuş olmalısınız. Hepsi de ışığa gelen pervaneler gibiymiş.
Aynen öyle. (Gülümsüyor) Çiçek Bar’da Arik Keskiner’le oturup konuştuğumuzda bir bakardık ki herkes bizim evden geçmiş. Bir dergahmış adeta bizim ev. Aklınıza kim gelirse gelsin o dönemden, bizim eve gelmiş. Hatta geldiklerini bana çok sonradan söyleyenler de oldu. Kaç kişiye ‘aa sen de mi geldin’ dediğimi hatırlarım. Fotoğrafçı Güneş Karabuda bile gelip bana ‘Dilber ne yapıyor?’ diye sormuştur. Çok çorbasını içtik Dilber’in demişti.   

Yoksulluğunuza rağmen onca insanı ağırlamışsınız.
Tabii canım. İmece usulü yaşıyorduk. 

Babanızın gözaltına alındığına çok şahitlik etmişsiniz, hatta bir yerde gözlerinizin önünde ona işkence yapıldığını okudum; doğru mu bu haber?
Gözümün önünde olmadı ama aynı yerdeydik. Yıl 67’ydi sanırım, ben 8 yaşında falandım. Halk Oyuncuları, Dersim’de Pis Sultan Abdal’ı sahneliyorlardı. Tuncer Kurtiz, Tuncer Necmioğlu, Ayberk Çölok ve eşi Elif abla, Rahmi Saltuk, Umur Bugay, Alev Gürzap falan vardı. Bütün tiyatro gözaltına alınmıştı. Ben yukarıdaydım, gözlerimin önünde olmadı ama anlamıştım neler olduğunu tabii. Sonra beni İstanbul’a göndermişlerdi babam olmadan, 5 ay sonra babam döndüğünde pala bıyıklarının yarısının teker teker yolunmaktan yüzünün sol tarafının tamamen şiştiğini görmüştüm.   

Ne hissetmiştiniz onu öyle görünce?
Çok büyük bir korku… Müthiş korkmuştum, benim için büyük bir travmaydı. Evden götürürler diye çok korkmuştum çünkü evden alıp çok götürmüşlerdi daha evvel. Evimiz çok basılırdı, her odada bir polis olurdu. Eşyalar aşağı iner, kitaplar aranır, biz kenarda beklerdik. 

Anlar mıydınız o zamanlar sistemin ne kadar kötü olduğunu?
Bunun çok kötü bir muamele olduğunu elbette anlardım ama sistem diye bir şeyden haberimiz yoktu o zaman. Çok içeri girdi çıktı babam, yıllarca yatmadı ama çok gözaltına alındı. Bazen 1 ay bazen 5 ay sonra geliyordu. Yurtdışına çıktı ve ülkeye giremedi uzunca bir müddet. Sürgün yaşadı. 

Sivas’ta kahredici olaydan evvel babanızla en son ne zaman konuşmuştunuz? Mesela oraya gideceğinden size bahsetmiş miydi?

(Birkaç saniye düşünüyor) Babam o zaman İskenderun tarafındaydı, dolayısıyla çok yakın bir zamanda konuşmamıştık. Devamlı bir yerlerdeydi, az görüşüyorduk bu yüzden. Onat (Kutlar) ağabey çağırmıştı bizi bir gün, Tarabya’daki Palet restorana götürmüştü babamla beni ve orada söylemişti Sivas’a gideceğini… Sivas’tan 2-3 ay evveldi bu sanırım. Hatta 2 Temmuz gibi Halil Ergün ile beraber ben de gidecektim aslında, Hasret (Gültekin)’le orada buluşacaktık. Sonra olayları Halil’den öğrendim zaten, haberim yoktu başta… Çiçek Bar’dan içeri girdiğimde önce bana ‘Nesimi ağabey otelde mi kalıyor evde mi?’ diye sordu. Otelde kalmaz pek o, dostları var ama bilmiyorum dedim. ‘Oteli yakıyorlar, sanırım Nesimi ağabey de otelde kalıyor, sen bir eve git oğlum’ dedi, ben de eve gittiğimde öğrendim her şeyi.

İnsanların karşılarındakini yakmak istemelerini benim dimağım almıyor bir türlü.

Kimin dimağı alır ki? Otel yakılmış, ölen 21 kişiyi tanıyorum, 17’siyle de ten temasım olmuş, çok yakındım onlarla… Bir anda 17 kişinin hayatından gittiğini düşün! O zaman tek özel kanal vardı, Star televizyonu, oradan izliyordum, 4’üncü ya da 5’inci sırada babamın ismi çıktı, zaten Asım (Bezirci) ağabeyin ismiyle birlikte bir anda donup kalmıştık. Sonra niye yaptığımı bilmiyorum ama dolaba bir şey alacağım diye gidip, kapısını kafama kapattığımı hatırlıyorum. Nasıldan evvel niyesini anlamlandıramıyorsun o anda… Onu hala çözmüş değilim. 

Aydınların öldürülmesi toplum açısından en büyük felaket.
Aydınların öldürülmesini geçtim, orada daha büyük bir felaket var; bir çocuk katliamı var aslında. 10 tane aydın isim sayabiliriz, diğer hepsi 19-25 yaş arasında birer çocuktu. Aralarında 12 yaşında Koray var yani. 35 kişiden 23’ü çocuksa, orada bir genç ve çocuk katliamı yapılmıştır. Hepsini ateşin içinde bıraktılar, hepsine alev soluttular yani. Yakılanlar aydın, Alevi falan ama o çocukları kimsenin andığı yok. İnsanlık tarihine baktığımızda kaç tane sayfa açabildi böyle bir şey? Umarım son sayfadır. 

Böyle olaylarda benim aklıma nedense hep insanların o son anlarında neler düşündüğü gelir. Biliyorum böyle bir şey sorulmaz ama sormadan edemeyeceğim; sizde de böyle bir şey oldu mu? Babam ne düşündü acaba diye?
Onu hala düşünürüm, o anda ne hissediyordu, aklından ne geçiyordu, çok acı çekti mi diye. Maalesef bunun bir cevabı yok. O dönem -kimseye hissettirmiyordum ama- bende bayağı ağır geçti aslında. Hala da içimde taşıyorum. Sözcüklerle anlatabileceğim bir şey değil bu. Ben sadece müzik yaptım sonrasında…