Milliyetçilik çalışmalarının cevabını aradığı soru: Vatan uğruna can vermek



Artı Gerçek

Araştırmacı Kaya: Neden bir insan millet denen hayali bir şey için canını verir? Bu, milliyetçilik çalışmalarının cevabını aradığı, kısmen bulduğu, çok net 'şu yüzden' diyemediği bir soru.


Derya OKATAN


ARTI GERÇEK- “Bizi yanıltmalarına izin vermemeliyiz. Kendimizi kandırmayalım. Bugün herhangi uzak bir ülkedeki egzotik bir savaş, sözgelimi Polinezya adalarında ya da Afrika’nın herhangi bir köşesindeki bir savaş için bile gönüllü aransa, binlerce, yüzbinlerce kişi niçin olduğunu bilmeden, yalnızca kendinden ya da hoşnut olmadığı yaşam koşullarından kaçmak için oralara koşar. Ben savaşa karşı inançlı bir direniş olasılığını sıfır olarak görüyorum. Bireyin bir organizasyona karşı gelmesi, kendini bırakıp onunla sürüklenip gitmesinden çok daha fazla cesaret gerektirir, bireysel cesaret diyebileceğimiz bu nitelik, zamanımızın gelişmiş organizasyonları ve mekanizasyonu karşısında tamamen ölüp gidiyor.”

İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış Avusturyalı yazar Stefan Zweig, “Sabırsız Yürek” kitabında bir komutanın ağzından bunları söylüyor. 

Zweig’in bu satırları yazdığı yıllardan bu yana çok uzun zaman geçmesine rağmen niçin olduğunu bilmeden hala savaşa gönüllü olabilecek yüz binlerce insan var. Ve KHK’lı akademisyen Celil Kaya’ya göre, milliyetçilik çalışmaları hala “vatanı uğruna can verme” durumunu tam olarak çözebilmiş değil. 

Barış Bildirisi’ne imza attığı için Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen Celil Kaya ile milliyetçilik üzerine konuştuk. Kaya’nın Artı Gerçek’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

-Milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Yoksa zaten hep var mıydı? Milliyetçilik nasıl bu kadar hızlı örgütlenebiliyor?

7 Haziran’dan sonra (2015 seçimi) zaten siyasi iktidar direksiyonu bir tarafa doğru kırdı. Çözüm süreci bitti, demokratikleşme süreci durdu ve AKP eski gücünü yeniden kazanmak için direksiyonu milliyetçiliğe doğru kırdı. MHP ile ittifak yaptı, kendi kitlesini ve toplumu milliyetçileştirme yönünde bir siyaset izledi. Aslında 3-4 yıldır biriken milliyetçilik, Suriye’ye yönelik operasyonla birlikte ortaya saçıldı. Akacak yer bulan bu nehir, herkesi de içine almaya başladı. Sadece AKP kitlesini değil, sosyal demokratı da İslamcıyı da seküler kesimleri de içine almaya başladı. 

‘BİZ VE DİĞERİ’ ÜZERİNE İNŞA EDİLMİŞ BİR İDEOLOJİ

-Tüm dünyada böyle midir? Savaş-çatışma ortamlarında daha mı kolay örgütlenir?

"Biz bir ulusuz ve karşımızda 'düşmanlarımız', düşmanımız olmasa bile ötekiler var. Bize 'tehdit' olabilecek birileri..." gibi bir düşünce söz konusu. Mesela Türkiye için; "Biz Türk’üz ve bizim karşımızda Kürtler, Araplar, Amerikalılar, Fransızlar, Almanlar vs. var." Onlardan biriyle bir karşı karşıya geliş olduğunda, biz diye tarif edilen o topluluğun hepsi harekete geçirilmeye çalışılır. Bu ideoloji “biz ve diğeri” üzerine kurulduğu için diğeri ile karşı karşıya geliş olduğunda “biz” duygusu çok daha fazla güçlenir, güçlenmesi gerekir. O yüzden dünyanın her yerinde savaş ve silahlı çatışma durumlarında milliyetçilik yükselir.Siyasal iktidarlar bunu özellikle yükseltir ki, desteklerini arttırsınlar. “Ben düşmanınıza karşı savaşa girdim, yenmemiz için hepimizin kimliğimize, vatanımıza, bayrağımıza, devletimize sahip çıkması gerekir” diye propaganda yapılır. Ve evet milliyetçilik çatışma dönemlerinde yükselir. 

TEHDİT ALGISI MİLLİYETÇİLİĞİ BESLİYOR

-Bu propagandanın araçları neler?

Bir tanesi medyadır. Medya yoluyla tehdit algısı canlı tutulur. Milliyetçiliğin güçlü durabilmesi için sürekli bir tehdit algısı olması gerekir. “Vatanımız, kimliğimiz,bayrağımız, geleceğimiz tehdit altında. O yüzden siyasal iktidarın etrafında kenetlenmeniz lazım” diye propaganda yapılır. Bunun en büyük araçlarında birisi medyadır. Çünkü en yaygın kitleye ulaşır. Kendilerine bağlı sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler, devlet kurumları diğer araçlardır. Mesela Suriye operasyonu başladı, bütün camilerden Fetih suresi okutuldu. Türkiye’de birkaç yüz bin cami var, bunların hepsinden birden milyonlarca insana bunun propagandası yapılıyor. Cami dini bir mekan ama aslında devletin bir parçası. Bir diğer araç eğitim kurumları. Okullarda çok yoğun propaganda yapılır. Bu dönemde de bunu görüyoruz.

GEÇMİŞTE KÖLELİĞİ, BUGÜN KÖLECE ÇALIŞTIRMAYI MEŞRULAŞTIRMASI GEREKİYOR!

-Sosyal medyada “Milliyetçilik, ırkçılık hastalıktır” gibi tanımlara çok sık rastlıyorum. Bu tanımlamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Değildir. Ne milliyetçilik ne ırkçılık hastalıktır. Hastalık dediğinizde bunu siyasetin, ideolojinin, sosyal bilimin vs. dışına çıkarıp yalnızca tıbbın konusu haline getirmiş olursunuz. Tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görmek, milliyetçiliği ve ırkçılığı masumlaştıran, meşrulaştıran bir tanımlama. “Tedavi edilirse düzelir.” Hayır, öyle değil. Ancak ideolojik ve siyasal mücadele ile ırkçılık ve milliyetçiliği ortadan kaldırabilirsiniz. Irkçılık bir ideolojidir. Tam olarak bilinçli olduğunu söyleyemem ama tüm bu propagandaya maruz kalarak ya da yaptığının farkında olarak insanlar bunu seçiyor. Bir insan akli bir hastalığa sahip olduğu için bir düşmanı olmaz. Mesela siyahlara yönelik ırkçılık… Gayet bilinçli; tarihsel, ekonomi-politik bir arka planı var. Avrupalı beyaz hâkim sınıflar, sömürgecilik döneminde siyahların beyazlardan aşağı olduğunu, hatta siyahların yarı insan yarı hayvan olduğunu söylüyorlardı. Çünkü onları köle olarak çalıştırmayı meşrulaştırmaları gerekiyordu. Özellikle ırkçılık, gayet bilinçli bir ideoloji çünkü ekonomi politiği, tarihselliği, kendi içinde çok güçlü bir mantığı vardır. Irkçılık niye dezavantajlı, özellikle de ekonomik olarak dezavantajlı gruplara yönelik yapılır? Mesela Türkiye’de Kürtlere yapılırdı, şimdi en son Suriyelilere yöneliyor. Çünkü bu insanlar iş gücünde enucuz çalıştırılan topluluk. Yaptığı muameleyi “bunlar zaten pis, zaten dilenci” gibi meşrulaştırıyor. Dolayısıyla ırkçılık ve milliyetçilik hastalık değildir. 

-Kuzey Suriye’ye yönelik askeri harekâtın gerekçelerinden birisi de orada “güvenli bölge” oluşturarak TOKİ’ler inşa etmek ve Suriyeli göçmenleri buraya yerleştirmek olarak açıklandı. Suriyelilerin gidecek olmasının da harekâta destek toplamakta etkili olduğunu düşünüyor musunuz? 

Tabii, etkili olmuştur. Ama bu sadece destek toplamak için öne sürülmüyor. Bu, planın hedeflerinden bir tanesi. Hedeflerin ilki, Kürtlerin statü sahibi olmasını engellemek. Bu zaten Türkiye devletinin tarihsel dış politikasının önceliklerinden biridir. Üstelik AKP’den de bağımsız, bir devlet politikasıdır. İkinci hedefi de Suriyeli göçmenleri oraya yerleştirmek. Ama bu bir hayal.

AKP gördü ki, göçmen meselesi kendisine de siyaseten çok zarar veriyor. AKP, yerel seçimlerden önce Suriyelilere yönelik ırkçı söylem geliştirmeye başlamıştı. Hatta Binali Yıldırım, “kulaklarından tutup atarız”gibi ifadeler kullandı. AKP, göçmen karşıtlığının yükseldiğini görüyordu ve bunu kendilerine devşirmek istediler. Öte yandan, Türkiye’deki birçok insan bunun sebebinin AKP olduğunu düşünüyor. Türkiye, Suriye’deki savaşa bu kadar müdahil olmasaydı, bu kadar insan ülkesinden kaçmak zorunda kalmayacaktı. AKP bu sorumluluğun kendisine yüklendiğini gördüğü için de bir an önce göçmenlerden kurtulma derdine düştü. O yüzden Fırat’ın doğusuna operasyonuna girişti. Bu hem AKP’ye yarayacak bir şey hem de toplumun bir kısmı göçmenler gideceği için mutlu oluyor. 

-Ama siz projenin hayata geçirilemeyeceğini düşünüyorsunuz… 

Evet, bu bir hayal. 

-Peki, bir yandan göçmen karşıtlığı yükseliyor, diğer yandan Suriyelilerin büyük çoğunluğu zor koşullarda yaşıyor.Türkiye’deki Suriyeliler konusunda gidişatı nasıl görüyorsunuz? 

Benim hâlihazırdaki çalışma alanım diaspora. Benim gördüğüm, bir topluluk bir yere göç ettikten sonra o topluluğun tamamının geri dönmesi pek de söz konusu olmuyor, hele ki çok uzun yıllar kaldıktan sonra. Mesela Irak Körfez savaşlarından sonra milyonlarca Iraklı Suriye’ye gitti ama sonra geri döndüler. Çünkü savaş kısa sürdü. Ama Türkiye’ye gelen göçmenler 7 yıldır burada. Burada doğan, burada büyüyen çocuklar var. Buranın vatandaşı olmasa bile artık buralılar. 10 yaşındayken gelmiş bir çocuk şu anda 17 yaşında, yani kendini bildi bileli burada. Önemli bir kısmının geri dönmeyeceğini düşünüyorum. 4 milyona yakın Suriyeli göçmen var, bunların bir kısmı bir daha hiç dönmeyecek. Dolayısıyla devletin bir tercih yapması gerekiyor; bu insanları toplumsal, siyasal, ekonomik olarak ve kimliklerini de güvence altına alarak entegre mi edecek yoksa Avrupa’nın bazı ülkelerinin yaptığı gibi gettolaştıracak mı? Sadece gettolarda yaşam mekânı sağlayarak içeride ama dışarıda bir topluluk mu yaratacak? Bence devlet, entegre etme yolunu seçmeyecektir. Göçmen sorununun, maalesef ilk günden beri böyle düşünüyorum, giderek daha büyük bir sorun haline geleceğini düşünüyorum. Bundan 5 yıl öncesine göre daha kötü bir noktadayız. 5 yıl sonra daha kötü bir noktada olabiliriz. Her an patlamaya hazır bir durum. İşte bayramda evlerine gittiler diye göçmen karşıtlığı yükseliyor, yazın 3 Suriyeli genç denize girdi diye, yılbaşında 3-5 tane Suriyeli “serseri” Taksim’e gitti diye… Olabilir yani Suriyeli serseri de olabilir. 

-Kaldı ki Türkiyeli serseriler hep vardı…

Evet, yılbaşlarında Taksim zaten korkunç bir yerdi. 3-5 tane Suriyeli genç oraya katıldı diye patlama noktasına geldi. Ara ara dükkân yağmalamalara kadar varıyor. Patlamaya hazır bir durum var. Devlet bu durumu sağaltmak yerine her zaman kullanabileceği bir koz olarak tutuyor. 

TAHAMMÜL EDİLEMEZ NOKTA: GÖÇMENLERLE EŞİTLİK

-Şimdiye kadar lokal olaylar yaşandı, daha büyük ve yaygın patlamalardan mı bahsediyorsunuz?

Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama olabilir. Mesela Türkler ve Kürtler için “bin yıldır beraber yaşıyoruz” deniliyor. Türkler ve Kürtler bin yıldır beraber yaşıyor ama hala birbirini yiyor. Kürt karşıtlığı hala çok üst düzeyde. Ermeni’ye, Rum’a, Alevi’ye; kardeşim dedikleri Kürde neler yapıldı… Haliyle buraya birkaç yıl önce gelmiş farklı kimlikten insanlara yönelik ırkçılığın daha fazla olacağını düşünüyorum. Suriyeliler şu an kayıt dışı, sigortasız çalışıyorlar. Gettolarda yaşıyorlar. Ama Türkçe öğrendikçe, ekonomik olarak biraz daha entegre oldukça yavaş yavaş merkeze gelecekler. İnsanlar hayatlarında bu insanları daha fazla görmeye başlayacak. Şimdi sadece kırmızı ışıktaki dilenci Suriyeliyi, merdiven altı atölyelerde ağır koşullarda çalışan Suriyeliyi görüyorlar. Ve buna tahammül ediyor çünkü hala kendisinin düzeyinde olmadığını düşünüyor. 

SURİYELİLERİN ‘KEYİF ALMASI’ IRKÇI DÜRTÜLERİ HAREKETE GEÇİRİYOR

-Eşitlenince tahammül ortadan kalkacak mı? 

Evet, kendisiyle eşit düzeye gelince tahammül etmeyecek. Zaten denize giren Suriyeli niye patlıyor? “Nasıl olabilir, benim girdiğim denize Suriyeli nasıl girebilir, benim eğlendiğim yılbaşında Suriyeli de nasıl eğlenebilir?” diye düşünüyor. Esas mesela burada; kendisinin sahip olduğu imtiyazların kendisinden aşağıda gördüğü bir gruba da tanınması. Tahammül edilemez nokta bu. “Sadece kırmızı ışıktaki dilenciye, mermer atölyesinde üç kuruşa çalışan işçiye tahammül edebilirim. ”Mesela “Suriyeliler nargile içiyor” deniliyor. Nargile bir insanın keyif almasının simgesidir. Bir Suriyelinin burada keyif alması o ırkçı dürtüleri harekete geçiyor. Nasıl olur da benimle eşit koşullarda olur! Ama olacaklar. Suriyeli göçmenlerin bir kısmı burada okuyacak, eğitim alacak, doktor akademisyen gazeteci olacak ve sizlerle eşit hale gelecek. 

EN BÜYÜK SOYKIRIMLAR MODERNLEŞMENİN DORUĞUNDA YAŞANDI

-O kadar deneyime, insanlığın gelmiş olduğu düzeye rağmen bu kadar nefret nasıl olabiliyor?

Öyle bir düzey yok. En büyük ırkçı katliamlar, soykırımlar 20. yüzyılda yaşandı. Ermeni soykırımı, Yahudi soykırımı, Endonezya, Ruanda’daki soykırımlar ve dünyanın başka yerlerinde olan kitlesel katliamlar. Hepsi de uygarlığın çok geliştiğini düşündüğümüz bir dönemde oldu. Irkçılığın kapitalizmle, emperyalizmle de bağını kurmamız, ekonomi politik boyutunu içine katmamız gerekir. İnsanlık tarihindeki en büyük katliamlar emperyalizm eliyle ya da onun desteklemesiyle olmuştur. Çünkü sermayenin çıkarları o dönemde onu gerektirmiştir. Dolayısıyla çizgisel bir ilerlemeden, ilerledikçe ırkçılık,ayrımcılık, diğerine karşı beslenen nefret, düşmanlığın azalması söz konusu değil. Hatta bunun artması da olabilir. 20. yüzyıl bunun bir örneğiydi. İnsanlık en büyük savaşları, en büyük soykırımları, etnik temizlikleri modernleşmenin doruğunda gördü. 

MİLLİYETÇİLİK EN ÇOK EĞİTİM KURUMLARINDA ÇOCUKLARA EMPOZE EDİLİYOR

-Dünyada ırkçılık ve milliyetçilikle mücadelede başarılı örnekler yok mu? 

Var tabii ki. Çok kısa vadede yapılabilecek bir şey değil ama devletlere çok büyük rol düşüyor. Daha demokratik siyasal ve toplumsal ortam yaratmak için bir takım programları hayata geçirmek gerekiyor. Milliyetçilik en çok eğitim kurumlarında çocuklara empoze ediliyor. Mesela ilkokulda çocuğa bir birey olduğu değil ancak bir milletin parçası olduğu, vatanı toprağı uğrana can vermesi gerektiği öğretilir. Avrupa’daki devletlerin bir kısmı ırkçılık ve milliyetçilikle mücadele etmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Almanya’da yaşanan o çok acı deneyim, Yahudi soykırımından sonra Eğitim sisteminden başlayarak mücadele ettiler ve kısmen başarılı da oldular. Ama tabi şunu görüyoruz; 50-60 yıl boyunca başarılı oldular gibi görünüyordu. Son 10 yılda orada da sağcılık, ırkçılık tekrar yükselişe geçmiş durumda. Avrupa’nın genelinde böyle bir durum var. Irkçılık ve milliyetçiliğe karşı devletler eliyle uzun vadeli bir dönüşüm gerekiyor. Daha kalıcı hale gelmesi için ulus devlet mantığının da dönüşmesi gerekiyor. Çünkü ulus devlette hiyerarşiler var. Hâkim topluluk, o ülkenin gerçek sahibi olarak kendisini görüyor: “En üstteki biziz.” Bununla mücadele edilip azaltılsa bile bir kriz döneminde tekrar ortaya çıkabiliyor. 

MİLLİYETÇİLİK ÇALIŞMALARININ ÇÖZEMEDİĞİ SORU: BİR İNSAN HAYALİ BİR ŞEY İÇİN NEDEN CANINI VERİR?

-Tekrar bugüne gelirsek… Kimisi evini vermek istiyor, kimisi ailesiyle birlikte savaşa gitmek istiyor, sporculardan sanatçılara asker selamına durduklarını görüyoruz. Pek çok kişide güçlü bir savaşa dâhil olma istediği varmış gibi görünüyor ama sanırım kimse savaşa gitmek istemez…

Savaşa gitmek isteyen de olur. Vatanı uğrana can vermek diye bir şey var.

-Bu sadece bir söylem değil mi? Gerçek bir duygu mu? 

Var. Antik Yunan’da bir yazar, kitabının başında şöyle yazar, hatta milliyetçilik alanındaki çalışmalarda bu söz hep alıntılanır: “Bir Yunan, polis (Antik Yunan şehri) için canını vermeye her zaman hazırdır.”

Bundan 2500 yıl öncesinden bahsediyoruz. Canını vermeye hazır olma diye bir duygu var. Milliyetçilik çalışmaları da bu duyguyu araştırıyor. Neden bir insan vatan millet denen hayali bir şey için canını verir? Tabi bunun bir gerçek yanı var, bir de ekmeğini yemeye çalışan bir grup var. Mesela asker selamı veren o futbolcuların hiçbiri askere gitmeyen insanlar. Ama hakikaten vatan için, çok kutsal bir şey için savaşa giden insanlar da var. Mesela intihar bombacıları var. Gerçek duygularla yapıyorlar o şeyleri.

-Ama orada bir ideoloji var? 

İşte birisi vatanı için, diğeri “halkım için” diyerek cepheye gidiyor. Tabi, askerler gitmeye mecbur. Suriye’dekilerin tamamı profesyonel askerler. Orada bir sosyalist ya da muhalif bir Kürt ya da demokrat bir kişi paralı asker olmaz. Buna kolay kolay rastlayamazsınız. Daha çok milliyetçiler asker olur; zaten o ideolojiye yakın olanlar. Canını vermeye hazır olma durumu ikiyüzlülük kısmı çok güçlü olsa da sadece söylemden ibaret değil.

-Siyaset bilimi bu sorunun yanıtını bulamadı?

Buna verilen cevaplar var. Psikanaliz de yanıtlar veriyor, sosyoloji de veriyor. Dini tarafı var. Nasıl olabilir bir insan bu kadar güçlü bir şekilde bunu nasıl hissedebilir, canını verme noktasına nasıl gelebilir? Bir anda nasıl bu kadar milliyetçileşebiliyor. Son operasyonda gördük; bir sosyal demokrat, AKP’ye muhalif olan birisi nasıl bir anda en önde savaş bayraktarlığı yapan kişi haline gelebilir? Bu, milliyetçilik çalışmalarının cevabını aradığı, kısmen bulduğu ama çok net "şu yüzden" diyemediği bir soru. Herkeste biraz milliyetçilik var. Benim de mesela Kürtlüğüme dair tam olarak açıklayamadığım bir takım duygular var. Türkiyeli bir Kürt’üm ve örneğin İran’ın Urmiye şehrinde yaşayan Kürt ile empati kuruyorum, hayatım boyunca görmediğim bir coğrafya ile kendimi özdeşleştiriyorum. Bunun elbette cevapları var; ulus devlet mantığı, dil ve tarih birliğinin kurulması gibi ama bana hala tam olarak anlaşılmaz geliyor bu durum. 

-Sosyal medyadaki bir paylaşımınızda “Uzun zamandır milliyetçilik çalışıyorum. Milliyetçiliğin kitleleri nasıl en irrasyonel sınırlara sürükleyebileceğine dair onlarca şey okudum, kendim de bu konuda bir iki şey yazdım. Fakat bu irrasyonelliğin her defasında nasıl bu kadar iyi işleyebildiğini bir türlü anlayamadım” demişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Orada da benzer bir şey söylemeye çalıştım. Yaklaşık 200 yıldır milliyetçiliğin insanları,kitleleri, toplulukları sürükleyebildikleri yerlere dair birçok şey okudum,kendi çağımda da gözlemledim. Ama bunun her seferinde nasıl bu kadar iyi işleyebildiği gerçekten garip geliyor bana. Mesela Türkiye’de Gezi olduğunda sosyal demokratlar “biz 90’larda bütün Kürt meselesini bu medyadan izlemişiz” diyordu. Bunu söyleyenlerin bir bölümü bugün Kaz Dağları mitingini iptal ediyor. Oysa iki ay önce AKP’ye güçlü bir muhalefet örgütlemiş bir topluluk bu. “Şimdi birlik ve beraberlik zamanı” diyorlar. Niye birlik ve beraberlik zamanı? Bu operasyonun kararını veren AKP. Senin doğanı katleden de AKP. Devlet bir operasyon başlatıyor ve bunu sana sormadan yapıyor. Buna neden dâhil oluyorsun? Bu kadar iyi işlemesi gerçekten tuhaf. 

BARIŞTAN YANA OLANLARIN SESİ KISILIYOR

-Bu günlerde nefreti daha çok görüyoruz. Ama barış isteyenler de var değil mi? 

Tabi, hem de çok. Savaş dönemlerinde savaş-çatışma istemeyenlerin, barıştan yana olanların sesi tamamen kısılmaya çalışılır. Ben Barış Bildirisine imza atmış birisiyim; soruşturmalara uğradık, işten atıldık. Çünkü devlet o kent savaşları döneminde mutlak bir rıza istiyordu; “ya destek vereceksin destek vermiyorsan da sesini çıkarmayacaksın.” Devlet diyor ki, burada çıt çıkmayacak! Ses çıkınca çok şiddetli bir şekilde cezalandırmak istiyor. Suriye operasyonunun başladığı gün Emniyet Genel Müdürlüğü sosyal medyada operasyona karşı çıkanların soruşturulacağını açıkladı. Hemen ardından gözaltılar oldu. Böyle dönemlerde devletler savaşa destek verenlerin sesinin daha güçlü çıkmasını, savaş karşıtı olanların sesinin tamamen bastırılmasını ister. Bence şu anda barış yanlısı büyük bir kitle var. Sadece Kürtler ya da sosyalistler değil ben AKP içinde de -az da olsa- böyle bir topluluk olduğunu düşünüyorum. CHP tabanının büyük kısmının, bazı milletvekillerinin karşı olduğunu düşünüyorum. Ama o kadar güçlü bir tehdit ve bastırma söz konusu ki, insanlar seslerini çıkaramıyorlar. Doğru bir strateji ile örgütlenirse barış yanlılarının sesinin daha fazla çıkacağını ve böylece şiddet isteyenlerin bir yerde geri adım atmak zorunda kalacağını düşünüyorum.