'Özel tim ya da polislerin, köylülere ettikleri hakaretleri hayatım boyunca unutamayacağım'



Artı Gerçek

Hikaye anlatıcısı Nebil Özgentürk, kendisini savaş muhabiri olarak adlandırmıyor ama yıllarca Güneydoğu'da yaşanan savaşa tanıklık ettiğini söylüyor.


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – Bu söyleşi aslında 16 sayfalık bir söyleşi, kısaltana kadar çok uğraştığımı belirtmeliyim, çünkü karşınızda pek çok döneme şahitlik etmiş duayen bir gazeteci, TV emekçisi, 1001 belgesele imza atmış ödüllü bir yönetmen ve yaşayan bir bellek olunca sohbet bayağı koyulaşıyor ve adeta bir tarih yolculuğuna çıkıyorsunuz. Bir röportaj yazarı olarak, çok amaçlı bir gazeteciyi anlatmak gerçekten kolay değil! Bana göre kendisi insan hikayeleri toplayan bir koleksiyoner ve tarihçi. İnanılmaz bir portreci bir kere. Çoğumuz onu ‘Bir Yudum İnsan’ belgeselleriyle hatırlıyor ama zamanında polis muhabirliği de yapmış, savaşları da belgelemiş, tarihin gömülü kalmış olaylarını gün yüzüne çıkarmış. Yaşadığı tecrübeler onu habercilikten hikâye anlatıcısı olmaya itmiş. İşini etiğiyle ve şerefiyle yaptığı ve televizyonun altın çağında tanındığı için kimseye röportaj vermeyecek isimlerle bile konuşabilmiş, ulaşamayacağı kimse yok. Kendi deyimiyle bu biraz da sahip olduğu şeytan tüyünden kaynaklanıyor. Bariton sesiyle anlattığı her insanı seviyorsunuz çünkü sevgiyle kurguluyor bütün metinlerini. Gerçek öyküleri masallaştırıyor, belki de bu yüzden ülkenin en güzel, en kolay izlenen belgesellerine imza atıyor. Adeta yaşıyor anlattığı hikayeleri, sevinçleri anlatırken mutlu olduğunu, acıları anlatırken üzüldüğünü, neredeyse sinirlendiğini hissedebiliyorsunuz. Vicdanının süzgecinden geçiriyor her cümlesini… Faşist sistem, baskıcı iktidarlar, işkenceler, sansürlenen filmler, yakılan kitaplar üzerine kuruyor hikayelerinin zeminini, sömürüye izin vermeden anlatıyor öykülerini ve anlattığı hiçbir hikâyeyi de unutmuyor; bu yüzden zaten yaşayan bir bellek.

Adanalı ama bıçkın delikanlı havası yok. Uzun yıllar Alevi olduğunu saklamış baba nasihatiyle. Bir söyleşisinde "...babam 'sakın Alevi olduğunu her yerde söyleme, hatta sakla' derdi. ‘Kızılbaş’, ‘Arap uşağı’, ‘Nusayri’ sözleriyle bizi hep kırmaya çalıştılar, ancak kendimi ispatladıktan sonra ve korkacak bir şeyim kalmadığından rahatça söyleyebiliyorum” demiş. 12 kardeşin en küçüğü olarak geldiği dünyaya 9 kardeş olarak devam ediyorlar. Kardeşlerinin çoğu okur yazar, babaları sayesinde… Onun için bir okutma meleğiydi, diyor. Bundan dolayı Adana’daki evlerini Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na bağışlamışlar, büyüdüğü ev şimdi dar gelirli çocuklara umut kapısı olan bir okul… Sosyalist bir gelenekten geliyor. 80 darbesini de ağır yaşayanlardan; annesinin babasının önünde içeri alınmış, 93 gün ailesi ondan haber alamamış. Belki de bu yüzden belgesellerinde anlattığı işkence hikayeleri fazla gerçek. Ailesinin bütün itirazlarına rağmen, yönetmen olma sevdasına İstanbul’a gelmiş. Ünlü senarist ve yönetmen ağabeyi Ali Özgentürk’ün çevresi sayesinde birtakım kapılar açılmış ama bugüne kendi dişiyle tırnağıyla gelmiş. Yazı dünyasına girişini şöyle anlatıyor; “Bir gün ağabeyimin yanına gitmiştim; Atıf Yılmaz, Türkan Şoray, Meral Okay, Yaman Okay da vardı. Ben kamera arkasına geçmek istediğimi söyleyince, hepsi ‘s….r lan, açlıktan geberiyoruz, başımız belada, bir de seninle mi uğraşacağız?’ dediler şakayla karışık… 12 Eylül sonrası tabii. Onlar öyle deyince bari basına yöneleyim dedim.”  

Oğlu Arın’ın ismini yakın arkadaşı Can Dündar koymuş. Kendi ve eşi güneyli olduğu ve Yılmaz Güney’i çok sevdiği için de Güney’i yanına eklemiş. Hayatından ve evinden ülkenin en güzel insanları geçmiş. Mesela Yaşar Kemal’in oğlu sayıyor kendini. Onunla ilgili hatırladığı en güzel anısı, oğlu Arın’ı kucağına aldığında, onu koklaya koklaya öperken, gözünden yaş geldiğine tanık olduğu an... Bir kere sözünün eri… Bana söz verdiği için uçağa gitmek zorunda olmasına rağmen benimle buluşmayı başardı. Bir zamanlar Beyoğlu’nun kültür merkezi olan meşhur Çiçek Arif’in mekanında buluştuk; şaşaalı zamanlarının canlı tanığı olduğu için, haliyle oradaki hatıralarını da konuştuk. Kendisiyle ilgili birkaç yorumda rahatsız edici bir egoya sahip olduğunu okusam da birlikte geçirdiğimiz iki saat boyunca diğer insanlara olan davranışlarından gözlemlediğim kadarıyla bende o etkiyi bırakmadı. Mesela telefonu her çaldığında, konuşmak için önce müsaade istedi. Nezaketi çok değerli bulan ve taktir edenlerden... Hakkında söylenecek daha çok şey var lakin söyleşi bu haliyle bile uzun olduğu için, ancak bu kadar yazabiliyorum.  

Çiçek Arif’in yeri bir dönem Yeşilçam ahalisinin ve aydınların geldiği unutulmaz mekanlarından biriydi. Müdavimlerin çoğu ünlüydü; Zeki-Metin’den Kemal Sunal’ına, Cenk Koray’dan Atıf Yılmaz’ına kadar… Siz de o dönemin şahitlerinden birisiniz; biraz bulunduğumuz mekânı anlatır mısınız?

Çok değişse de şimdiki sahibi o ruhu sürdürmeye çalışıyor. Etrafta gördüğünüz fotoğraf sahiplerinin çoğu buranın müdavimiydi. Rutkay Aziz, Tarık Akan, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Zülfü Livaneli ve daha niceleri gibi ülkenin en güzel insanları gelirdi buraya. Burayı sizin de dediğiniz gibi sadece bir bar ya da işletme olarak görmemek lazım. 12 Eylül sonrası, özellikle hem sanata hem düşünceye olan baskılar sonrası, 9 yıl Evren yönetti Türkiye’yi. Ülkenin en talihsiz, en kara, en rezil günleriydi. Sabahattin Ali’nin deyimiyle, bu ülke ölmenin ve öldürmenin çok kolay olduğu bir coğrafya zaten; öyle bir dönemden sonra bir nefesti Arif’in yeri… Bir Ermeni vakfının bahçesinde önce Çiçek Film olarak açılıyor; gelip gidenler de çok olunca 1985’de önce Sinema Sevenler Derneği’ne sonra da bir lokale dönüştürülüyor. Ben de yedek subaylığını yeni bitirmiş, yazı dünyasının toy bir insanı olarak buraya gelirdim. Düşünsenize burada hiç müzik yoktu, eğlence yoktu ama insanların neredeyse her gün gelip dertleştiği bir yerdi. Yönetmenlerin oyuncu, ışıkçı, senarist aradığı bir mekandı aynı zamanda. Özellikle pazartesi günleri burada bir izdiham olurdu, oturacak yer bulamazdın. Herkesin bir sohbet grubu vardı. Dünyalara sığmayacak bu muazzam adamlar bu barda muhalif bir dünya yaratıyorlar, Türkiye’yi, 12 Eylül’ü konuşuyorlardı. Sanat, kültür, tarih de konuşulurdu, buraya gelip de dünyası değişmeyecek insan yoktu. Bambaşka bir alemdi bu mekân, dolayısıyla, benim gelişmemde de bir payı vardır. O insanları dinlemekten o kadar keyif aldım ki, belki de anlatıcı olmamın, kamera arkasında bulunmamın ipuçlarını burada aramak gerekir.

Arif Keskiner burayla ilgili kitaplar da yazdı, değil mi?

Arif Ağabey 3-4 ciltlik bir kitap yazdı burası hakkında. Mekân sahibi olarak her şeye tanık olduğu için, burayı en güzel o anlatabilirdi zaten. Masa masa gezer, bazen oturduğu masadan kalkmazdı. Viskisini çeker, karşısında bazen Zeki Müren, Turgut Boralı, Semra Özal gibi birbirinden alakasız isimler olurdu. Düşünün, bunları isteseniz bir araya getiremezsiniz. Öyle hikayeleri var ki sadece kitaplar değil, filmler bile çıktı. O yüzden buranın tarihi çok önemlidir. 35 yıl geçmiş üzerinden, hala ayakta kalmaya, direnmeye çalışıyor. Kışın haftada bir mutlaka gelmeye çalışıyorum hala ama gençler burayı çok fazla bilmiyor, televizyon ve dijital dünya değiştikçe herkes evlerde toplanmaya başladı galiba.

İçki zamlarının da bir etkisi vardır mutlaka. Bir de insanlar artık Beyoğlu’nun eski ruhunu kaybettiğinden, çok betonlaştığından, biraz Ortadoğu’ya benzediğinden de şikayetçi…

Dört aydır gelemiyordum Beyoğlu’na, bu söyleşi vesilesiyle geldim, bu dört ay içinde bile büyük bir değişim olmuş. Yarım saatte Gezi Parkı’ndan çıkamadım trafik yüzünden. En iyisi yürümek diye bir yere bıraktım arabamı ama gözlerime inanamadım. Sanki Bağcılar’ın arka sokaklarındayım. Burasının o eski halini çok özlüyorum, entelektüel hayatın kalbinin attığı bir yerdi Beyoğlu. 

Bir Yudum İnsan belgesellerine de Çiçek Bar’da başlamışsınız sanırım.

Evet, 1997’de başladı. Burada edindiğim ağabey kardeş dostluklarımın çok yararını gördüm. Nazım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım’ı da burada tanıdım; karşımda Nazım’ın fotoğrafı var diye aklıma geldi şimdi. (Gülümsüyor) Yanına gidip ‘bir röportaj yapalım’ demiştim. Onunla Nazım’ın cezaevi arkadaşı ressam Balaban’a geçtik falan. Atıf Yılmaz’ın, Memduh Ün’ün, Halit Refiğ’in, Yılmaz Güney’in asistanlığını da yapmış Zeki Ökten’le de tanıştım burada; hikayelerini dinledim. Bak, buraya gelenlerin çoğu Yaşar Kemal, Nazım Hikmet okumuş ve öyle sinema hayali kurmuşlar. Dertleri de para kazanmak değil, toplumun yaralarına parmak basmak, onları anlatmak… Bu ülke, bu kuşak, bu nesil için ne yapayım diye uyanan tiplerdi bunlar. Ülkenin çoğu güzel insanını burada tanıdım, burası gerçekten her açıdan hayatımı kolaylaştırdı.   

Sözsüz bir dayanışma da vardı tabii.

Elbette. Normalde sanatçılar çok kıskanç olur, bildiğin rakiplerini aşağıya çekmeye çalışır. Kimse kimseyi sevmez ama suni bir dostluk da vardır tabii. Aziz Nesin Yaşar Kemal’i kıskanır, Kemal Sunal Metin Akpınar’ı kıskanır, Tarık Akan Kadir İnanır’ı kıskanır; ama kıskanmak güzeldir çünkü daha iyi oynarsın o zaman, bir motivasyon aracıdır kıskanma.

Aslında kıskanma değil de gıpta etme sanki…

Evet ama bizim sektörde gıptanın yanı sıra kıskanma da vardır. (Gülümsüyor) Kimse Pollyanna değil! Aralarından biri vefat edince, cenazesi hep buradan kalkardı. Yürüyüşler buradan başlardı. Devlet tarafından bir sanatçının başına bir şey geldiği ya da baskıya uğradığı zaman, dayanışma grupları buradan çıkardı. İmzalar toplanırdı.  

“OĞLUMU DÜNYANIN EN MASUM ÇOCUĞU OLARAK GÖRÜYORUM AMA 24 YAŞINDA BELKİ BİR KADINI ÖLDÜREBİLİR, BUNU BİLEMİYORUZ Kİ!”

Belgesel izleyenlerin sayısı azaldı artık, hele gençler çok uzun filmleri bile izlemek istemiyor. Mesela internette video izleme süresi bile en fazla 3 dakikaymış.

Bizler ne yapacağız peki? Nasıl mücadele edeceğiz? Yeni kuşağa 3 dakika içinde ne anlatabilirim, bilmiyorum ki! Anlatmaya devam edeceğiz mecburen, savaşa devam.

Belgeselciden çok hikâye anlatıcısıyım diyorsunuz ya, bir nevi insan hikayeleri koleksiyonerisiniz; bu merak nereden geliyor?

Babamdan… Ali Ağabeyim bir şanstı, ondan çok faydalandım, o bir sinema bahçesiydi ama beni o bahçeye iten babamdır. Onun sayesinde o bahçeye girebildim ve oradaki çiçekleri besledim. Babam okumaya ve okutmaya meraklı, enteresan bir adamdı. Adeta bir okuma, okutma meleğiydi. Okuma yazmayı 22 yaşında öğrenmesine rağmen, eline ne geçerse okurdu. Biz okuyup, adam olalım diye çok uğraştı. Berber dükkanından kazandığı ve biriktirdiği marklarla ağabeylerimi Almanya’ya okumaya gönderdi. Biri Güzel Sanatlar’da okudu, diğeri öğretim üyesi oldu.

Ama siz İzmir’de okudunuz.

En küçük ben olduğum için beni bırakmadı. Adana’da kalmam için çok uğraştılar aslında, evlendirmeye bile çalıştılar. (Gülüyor) Ben istemiyordum orada kalmayı. Hayalim yazı ve sinema dünyasıydı. 80’lerin ortaları, düşün… Orada iş bulmama rağmen İstanbul’a geldim, üstelik babamı çok üzerek.

Ama Adana’yı çok seviyorsunuz. Hatırladığınız Adana nasıl bir yer?

Ben Adana’yı cebimde taşıyan bir adamım. Kavafis’in dediği gibi, ‘nereye gidersen git, bu şehir arkandan gelir’ misali… Mesela Adana deyince, çocukluğum ve lise yıllarımın geçtiği, portakalların, turunçların, muzların yetiştiği bir bahçesi olan, efsane bir aile evi hatırlıyorum. 55 Kişi babamın 50’nci evlilik yıldönümünü kutlamıştık orada. Kimsenin hatta akrabalarımızın bile daha bozulmadığı zamanlardı. Akrabalarını seçemezsin; bazen oradan da katil, sadist, zalim çıkabilir, inandım artık buna son zamanlarda. Ben masumiyet çağından bahsediyorum, daha büyümemiştim. Mesela oğlum 8 yaşına bastı ve ben onu dünyanın en masum çocuğu olarak görüyorum ama 24 yaşında belki bir kadını öldürebilir, bunu bilemiyoruz ki. Bu hayat insanı zalimleştirebilir. Kim derdi ki işkence yapan, insan öldüren polislerin acımasız birer katil olacaklarını, onlar daha 8 yaşındayken? Ya da bir çocuğun büyüdüğünde Gezmişler hakkında haksız idam kararı veren, kolayca o kalemi kıran zalim bir hâkim olacağını kim bilebilir ki? Dolayısıyla ben de çocuk olduğumdan benim için masumiyet çağlarıydı Adana… Eşeğe bindiğim, portakal soyduğum, turunç çaldığım, zerdali, kayısı, şeftali yediğim zamanlar… 

Adanalı şiveniz yok ama.

Şehrimi yanımda taşırım ama Adanalı gibi konuşamam. Taklidini yaparım ama Adanalı olmaya çok meraklı değilim. Öyle maço ve maganda karakterlerden rahatsız olurum. İncelikleriyle sevdim ben Adana’yı. Ama serde yine hoyratlık var tabii, zaman zaman meydan kavgalarına da girdim lise yıllarımda. (Gülüyor)

Adanalılara has bir jargon da var ama.

(Gülüyor) Var. Zaman zaman o jargonu ben de kullanırım. Beni öfkelendiren, vicdanımı oynatan adamlara kafa tutarım. O da içimdeki Adanalılık. Adana’da mertlik kelimesine yakışan tipler de vardır. Hoş adamlardır bunlar. Aç insanları doyuran, yardım eden adamlardır. Esnaflar tamah değillerdir, cömert ve kalender adamlardır.  

“CÜBBELİ AHMET GİBİ İNSANLAR İSTEDİKLERİ KADAR ALEVİLER HAKKINDA ALÇAKLIKLAR DİLE GETİRSİNLER, BİZ DEVAM EDERİZ YOLUMUZA, İNSAN VE VİCDAN TEMELİNDE…”

Babanız ‘Alevi olduğunu söyleme sakın’ dermiş size, nasıl bir ayrımcılık yaşadınız ki böyle bir nasihatte bulunmuş?

Babamın bu nasihati bizi korumak içindi. Yoğun ırkçılığın yaşandığı bir kentte doğdum ben. Çok kültürlü olmakla birlikte, Türkçülüğün çok konuşulduğu bir kenttir Adana. Özellikle pek çok lezzetin yaratıcısı olan, Lübnan, Filistin, Suriye kökenli, Osmanlı tarafından çiftçilik yapmak için getirilmiş, benim de atalarım olan Arap Alevilerinin hor görüldüğünü söylememiz gerekiyor. Cumhuriyet Türkiye’sinde şikâyet konusu bile edilmiştir ve Mustafa Kemal Atatürk’ün koruması altında kalmışlardır. Şu anda 1 milyon civarında bir nüfusumuz var bizim. Hem yoksul hem yoksundu bizim camia ve o camianın bir evladı olarak, ben de ortaokul ve lise yıllarında horlandığımı hatırlıyorum. Türkmen Aşiretliği, Ramazanoğlu Beyliği’nden öğrenciler de vardı sınıfta. İki ayrı kesim bir arada olunca bir kutuplaşmanın yaşandığını hatırlıyorum. Çocukların sınırı olmadığı için biraz zalimdirler, babam da bu yüzden etmişti o nasihati, arada kaynayayım diye. Bizim evde Arapça konuşulurdu. ‘Arapça konuşuyorsunuz, siz Alevisiniz, Ali’nin yolundan gidiyorsunuz’ diye çok kibarca laflar atarlardı. Sonra siyasi iklim ortadan kaldırdı bunu, abilerimden ve aile bireylerimden sosyalist eğilimler almış bir liseli olarak, kendimi dilin ve etnik yapının fazla konuşulmadığı bir ortamda buldum. Türkiye İşçi Partisi gibi dönemin siyasi yapılarının içinde bir genç olarak var oldum. Çok hoş ve dayanışma içinde birbiriyle kaynaşan bir atmosferi orada yakaladım. Sonra da okumaya İzmir’e gidince orada müthiş bir özgüven oluştu zaten. Bu yüzden hayatım boyunca bir eyvallahım olmadı, meydan okuyan yanım vardır. Hiç kimsenin ismi cismi titri makamı benim için önemli değildir. Kim bana ne diyebilir ki, diyemez ki! İnsanlar bunu ego olarak görür ama bahsettikleri egonun bununla alakası yok. Hiçbir zaman zalimlerin ve alçakların yanında olmadım. Bunda da o politik yapının etkisi büyüktür. Cübbeli Ahmet gibi insanlar istedikleri kadar Aleviler hakkında alçaklıklar dile getirsinler, biz devam ederiz yolumuza, insan ve vicdan temelinde. 1999 yılında Aktüel Dergisi’nin yaptığı ‘en iyi 10 televizyoncu’ listesinde, Mehmet Ali Birandların, Uğur Dündarların arasında kendimi gördüm, babamı gururlandırdım, demek ki bütün o yaşananlara rağmen ben yürüyüp gitmişim ama alçaklar hep kötü hatırlanacak.    

İlginçtir, bütün insan haklarıyla ilgili yürüyüşlerde, bir haksızlık olduğunda, Gezi gibi direnişlerde hem en ön saflarda çoğunlukla Aleviler vardır, o yüzden Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail Korkmaz gibiler hep ilk ölenler oluyor.

Haklısınız, iyi ki varlar. Onlar bu toplumun çimentosudur. Her zaman uygarlıktan yana, insanlıktan yana oldular. Eğitim mucizesinin anlatıldığı bir Dersim belgeseli yapmıştım; oranın acılarını hatırlattığım, bir çobanın Robert Koleji’ne girişinden bahsettiğim bir belgeseldi. Köylere gittim, muazzam bağlama çalan dedelerle oturdum. Hepsinde Atatürk’ün fotoğrafı vardı. Dersim faciasının Fevzi Çakmak, Celal Bayar gibi en ırkçı, en sert, en gaddar radikaller tarafından yaşatıldığını düşünüyorum. Atatürk’ün sirozlu yıllarına denk düştüğü için bu vahim durumun gerçekleştiğini düşünüyorum.

Ama Dersim’i bombalayanlardan birinin Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen olduğunu da unutmamak lazım.

Ya, orada karmaşık bir durum var. Orayla ilgili bir mayın tarlası durumu var. O mağaralara bomba attıranların Genelkurmay Başkanı diye lanse edilen Fevzi Çakmak ve Celal Bayar ikilisi olduğunu düşünüyorum. Oralarda cumhuriyet ve Ankara hükümetini reddeden bir yapı olduğunu da söyleyebiliriz ama bilinçli bir zafiyetten çok, yeni kurulan bir ülkenin, yeni kurulan cumhuriyetin, farkında olmadan yaptığı bir zafiyet olarak özetleyebiliriz.

Yaptığınız belgeseller üzerinden sizi en çok eleştirdikleri konu ne?

Valla beni sevgi böcüğü olarak çok eleştirirler. Bu da her adamı övüyor derler. Beni sevsinler mantığıyla yapmıyorum ki bunları. Bir hikâye anlatıcısı olarak; mesela bir müzisyeni, ne güzel besteleri var ama bak, sansüre uğradı, bak acılar çekti, işkenceler gördü gibi anekdotlarla anlatıyorum… Doğrusuyla yanlışıyla… Ama metinlerde gaddar olamıyorum. Bugünkü bazı köşe yazarları gibi değilim ben. Herkesin iyi taraflarını görmeye çalışırım. İlle şeytanın avukatlığını yapacağım, ezber bozacağım refleksiyle yaklaşmıyorum insanlara. Ürettiği değerlerle anlatırım onları. Atilla İlhan’la aynı fikirde değilizdir ama kendi belgeselini izlerken ağlamıştır mesela.

Can Dündar, yaptığı belgesel yüzünden eleştiri yağmuruna tutulmuştu ya, ondan sordum.

Mustafa belgeseli yüzünden çok tepki aldı o. Bir kere ‘bir belgesel nasıl yapılamaz’ diye Can Yücel belgeselim hakkında bir eleştiri almıştım. Benim evimde iki yıl yaşamış, amca diyebileceğim kadar yakın bir insan için, bir hicivle ‘Demirel hükümeti döneminde çevirmenlik yapan’ cümlesi kullandığım için, radikal bir gazetenin eleştirmeni ‘sen Can Yücel’i nasıl Demirellerle yan yana getirirsin, mizah malzemesi yaparsın’ diye tam sayfa bir yazı yazmıştı, sanki sosyalist bir şairin değerini aşağı çekiyormuşum gibi… Halbuki her şeyiyle anlatmıştım ben onu, içtiği birasıyla, tatlı tatlı argosuyla, yaptıklarıyla... Bir keresinde de Nazım’ın Kanatları belgeselinde Stalin’i eleştirdiğim için solun içini boşalttığımla ilgili bir yazı yazılmıştı yine bir sol gazetesinde, sosyalist gelenekten gelen biri olarak bunu nasıl yapabilirim ki? Stalin’i eleştiremeyecek miyiz? Bugün sosyalizmin iflası olarak anlatılan yapı, Stalin ve türevleri tarafından dünyaya sunuldu ne yazık ki! Stalin daha vicdanlı, şefkatli ve sosyalizmin ilkelerine sadık ve saygılı olsaydı, kendi halkını kurşuna dizmez, halklarını tasfiye etmezdi. Faşistlik, diktatörlük yapmazdı.  

Gerçekten içlerinden akıl almaz hikayeler çıkıyor bazı belgesellerinizin.

(Gülümsüyor) Gazanfer Özcan’ın hikayesi inanılmazdır mesela, porno filmlerde oynadı biliyorsun ve bir filmde arkadaşının oğlu çıkıyor karşısına transseksüel olarak. Emel Aydan’dan bahsediyorum. Samatya’da 10 yaşında bıraktığı bir evlat, karşısına memesi olan bir trans olarak çıkıyor, muazzam bir hikâye değil mi? Bunu tesadüfen dinlediğin zaman, sosyolojik olarak bu hikâyeyi anlatmak istiyorsun, o zamanlar patlayan seks filmlerini de anlatıyorsun bu vesileyle. Niye seks filmlerine izin verildi? O zaman filmlere tarladaki başaklar kısa gösterildi diye sansürler uygulanırdı, tarımı kötü gösteriyor diye ama seks filmlerine izin verildi. Milletin çükü gözüküyordu bütün filmlerde. Ali Poyrazoğlu, Sermet Serdengeçti, Mine Mutlu, Behçet Naçar vs. Bunlar devletin bilinçli olarak siyasi gençliği mastürbasyon salonlarına itme operasyonudur.

Arabesk de öyledir biraz, değil mi? Millet kaderine razı olsun, isyan etmesin diye özellikle furya haline getirilmiş…

Zaten bütün bunlar adamlar isyan etmesinler, olay çıkarmasınlar, gidip mastürbasyon yapsınlar diye alçakça bir operasyonla yapıldı… Bu yüzden filmlerin arasına da mikiler, parçalar kondu. Yazık ettiler çünkü bu ülkenin yüzlerce yıldır süregelen bir cinsel meselesi var, kadının her zaman öküzden sonra gelen sofradaki yerini iyice sağlamlaştırdılar. 

“KÖR BİR KURŞUNLA ÖLDÜRÜLEN GAZETECİ ARKADAŞIM İZZET KEZER’İN ÖLÜMÜNÜ UNUTAMIYORUM; HALA GÖZYAŞIM KURUMAMIŞTIR”

Peki, savaş muhabirliğine nasıl geçtiniz? Çok ürkütücü bir şey olmalı… Hiç unutamadığınız bir deneyim var mı?

Savaş muhabiri saymam kendimi ama savaşlara gittim. Bir kere 10 yıl boyunca PKK’nın, devletin katlettiği köyleri, insanları, yapılan katliamları yaşamış bir gazeteciyim. Güneydoğu’ya çok gittim mesela; buradan gönderilmiş, düşmanca yetiştirilmiş bazı asker, özel tim ya da polislerin, orada iki arada kalmış zavallı köylülere ettikleri hakaretleri hayatım boyunca unutamayacağım. Ağzı köpürerek ‘bunların hepsini yakacaksın’ diyen bir baş komiserin, topluma ettiği hakareti unutamam asla, hep anlatırım. İnsanın vicdansız olduğuna o saniye karar verdim. Hatta sevgili Celal Başlangıç kardeşim de bu ülkenin en güzel insan hakları haberlerini oralarda yapmıştır. Köylülere insan dışkısı yedirildi o topraklarda ve bunu Celal ispat etmiştir ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürmüştür. Bir de kör bir kurşunla öldürülen gazeteci arkadaşım İzzet Kezer’in ölümünü unutamıyorum; yıl 1992, Cizre’deydik, bir cenaze sırasında, polis ve halk arasında çıkan çatışmada, bir polis kurşunuyla öldürülmüştü; hala gözyaşım kurumamıştır.

Sanki Tahir Elçi’den bahsediyorsunuz.

Dejavu. Hep benzer hikayeler.

Yurtdışındaki savaşlara da gönderildiniz.

Körfez Savaşı’na, Abhazya-Gürcistan Savaşı’na, Çavuşesku’nun idam edildiği günlerde Romanya’ya gittim, kısaca 15’e yakın savaş deneyimim var. Bütün bu deneyimler bana ‘Bir Yudum İnsan’ı, Nazım’ı yazmamı sağladı.

15’e yakın savaş deneyimi nasıl bir şeydir?

Bir söyleşide ‘korktunuz mu?’ diye sormuşlardı, ben korkan bir insanım diye cevap vermiştim. Ben korkağım. Yaşar Kemal’in ne güzel bir lafı vardır, ‘insanların en korkağıyım, korkan insan insan kalır’ der. Ben o lafa sığınırım. Yahu, korkmamak mümkün mü? İnsan gün ortasında, keyfinden gider mi bir savaşa? Gidip şöyle bir savaş seyredeyim der mi? Anlatmak için, belgelemek için giderim. Korkmama rağmen giderim, birilerinin gitmesi gerekir çünkü. O savaş acılarını yaşayan insanların, kadınların, çocukların, askerlerin ölümünü anlatmak gerekir. Deneyim olarak soruyorsanız, iğrendim savaştan. İnsanlığın en alçak icadıdır savaş.

Sizde bir tahribata sebep olmuştur ama.

Olmaz mı? Nefret ettim çatışmalardan. Buna sebep olanlardan. Muhabirliği terk etmek istedim. Bulunduğum yerden de mayına basmış bir çocuğun ölümünü anlatabilirim, bunları görmeme gerek yok dedim. İnsanın ruhunda yaralar açan bir şey savaş. Savaş gören biri bir daha asla eskisi gibi olmaz. Yaşamak istiyorum çünkü, oğlumun da yaşamasını istiyorum. Yaşayayım ki daha çok insana bir kelime daha bırakayım. O yüzden savaş muhabirliğinden nefret ediyorum. Ama Coşkun Aral gibi arkadaşlarım savaşı belgelemeye çok meraklılar, Tayvan’la Çin arasında bir savaş çıksın, ilk giden o olur ama ben gitmem. Ben burada kalırım, yaşamaya çalışırım ve savaşın sebep olduğu acıları yazarım.

‘Savaş Fotoğrafçısı’ isminde ödül alan kısa bir film vardı. Savaş alanında çektiği alnına sıkılan bir kurşunla ölmüş küçük bir kızın fotoğrafıyla ödül alan bir gazetecinin hikayesi anlatılıyor. Ödülünü almadan evvel küçük kızla yaşadığı o an gelir aklına. Kız kaçıyordur, bir asker onu yakalar ve silahı alnına dayar, gazeteci bunu fark eder ama kızı kurtaracağına fotoğraflarını çeker, sonunda asker kızı öldürür. Gazetecinin orada olduğu halde onu kurtarmaya çalışmayıp, fotoğrafını çektiği gerçeğiyle ölür kız. Mesleği uğruna insanlığını kaybetmiş.  

Hatırlıyorum o filmi. Korkunç gerçekten. İnsanlığını kaybetmek korkunç bir şey, hele meslek uğruna... Bu devirde de var bunlardan. Bak, ben bütün belgesellerime muhakkak savaş karşıtı bir şey koymuşumdur. Savaş belgeseli yaptım mesela, 18 sanatçıya savaş karşıtı şiirler okuttum. Bu belgesel bir savaş muhabirinin ulaşabileceğinden daha fazla insana ulaştı. Ama ne kadar etkili oluyor bilmiyorum; hala bir savaş çığırtkanlığı, hala bir zalimlik, hala dünyamız Trump gibi, Putin gibilerin elinde, hala büyük acılar yaşanıyor tüm dünyada ve Türkiye’de…

Silahlara yatırım yapılıyor hala.

Öyle. Ama her defasında çığlık atacağız, karşı çıkacağız, ne diyeyim. Bak, toplum birleşince karşısında kimse duramaz, devlet de duramaz. Kazdağları’nı katlediyorlar şu anda, savaş aslında bu, ormana karşı, doğaya karşı, ağaçlara savaş açmış durumdalar. Kanadalı şirkete imkân vermişler, atıyorum 50 milyon dolar için, adam burada 2 milyon dolarlık altını götürecek ama buna engel olmak isteyen inanılmaz bir dayanışma var karşılarında. Harika fotoğraflar görüyorum sosyal medyada, ben de paylaşıyorum. Sosyal medyanın başarısı bu. Milletin karşısında kimse duramaz lafı doğru. O şirket gidecek göreceksin, hükümet de buna mecbur kalacak. Adamlar kendi ülkelerinde yapmayacakları katliamı, başka ülkelerde yapıyorlar. 

Cumhuriyet kurulduğundan beri ağaçları bu kadar savunmak zorunda kalmamıştık sanırım.

Olabilir. Bu dayanışma güzel. O bölgede daha evvel de bir altın arama yapılmıştı.

Artvin Cerattepe için de büyük bir dayanışma yapılmıştı…

Evet. Bergama’da yapıldı. Hopdediks gibi sembolik isimler çıktı. Cerattepe’de gösterilen dayanışma başarılı oldu. Bence bu daha başarılı olacak. Burada toplumun sevdiği Tarkan gibi isimler ve bütün kanaat önderleri devrede, bu eylemleri destekliyorlar ve sürecek bu. Ben istemiyorum altın kardeşim. Dağların üstü altından daha değerli.

Ama Bergama’daki altın madeni olaylarında yengeniz Işıl Özgentürk siyanürlü altını destekleyen mesajlar vermişti. Ne diyorsunuz bu konuda?

Işıl Özgentürk yapmış mı hakikaten öyle? Ağabeyimin eski eşidir ama böyle bir olayı bilmiyorum, şu an sizden öğreniyorum. Bilmediğim bir konuda yorum yapamam, onun avukatı da değilim ama onun böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyorum çünkü Işıl Abla 68 kuşağından, tiyatrolar yapmış, vicdanlı yazılar yazan biridir, şaşırdım. Herhangi bir kanıtınız var mı?

Var. Hatta arkadaşınız Tayfun Talipoğlu da elinde altın külçesiyle Bergama’ya destek verenlerden…

Rahmetli kardeşim Tayfun elinde altın külçesiyle fotoğraf mı çektirmiş? Bak şimdi, televizyon şöhreti diye bir kavram var, bir film yıldızı gibisindir adeta. Bunu fırsat bilen bazı şirketler reklam kampanyalarında seni kullanmak isterler. Fermantasyonu az, organik limonata üreten bir şirket seni reklamlarında oynatmak istiyor. Bunu Şener Şen’e de söylüyorlar, Tayfun Talipoğlu’na da… O limonata fabrikasına gitmedikleri için oynadıkları reklamda bunu savunuyorlar. Reklam dediğin de tamamen bir yanılgıdan ibarettir zaten.

Bunun bir etiği yok mudur peki?

Var. Olması lazım. Mesela dünya güzeli bir şarkı vardır, belki o şarkıda ilk kez sevgilimi öpmüşümdür, benim için çok özeldir ama o şarkının bir Tüpgaz ya da bir pompa istasyonunun reklamında kullanılması beni rahatsız eder. Beatles’ın efsanevi şarkılarından birinin, mirasçıları tarafından Socar -adı da komik- petrol şirketine verdiğini düşünsene… Mesela bizim onlarca efsane filmimiz var, Al Yazmalım Selvi Boylum, Eşkıya gibi, o filmlerin ruhunu bir bankaya uyarlamak, ne iğrenç bir şey! Bu reklamcıların bazıları çıldırıyorlar, iğrençleşiyorlar, ürünü satabilmek için etik davranmıyorlar, onların ruhunu bozmamak lazım! Reklam yıldızının da bu konuda etik davranması lazım, inanmadığı reklamlarda oynamaması lazım! Tayfun kardeşimiz de şöhret döneminde otomobil, gayrimenkul gibi sektörlerin reklamlarında oynadı. Bazen biraz daha konfor için paraya iştahlı bakabilirsin ama Tayfun’un bu altın külçesiyle fotoğrafının olduğunu ya da Işıl’ın ‘ne güzel siyanürlü altını çıkarmak’ dediğini bilmiyorum, sizin söylediğinize göre yorum yapıyorum.

“HAYATA BAKIN Kİ İKTİDARIN GAZETESİNİN BİRİNCİ ADAMI, BİR ZAMANLARIN 28 ŞUBAT SÖZCÜSÜYDÜ”

Sizin en çok ilgi çeken röportajlarınızdan biri o sırada sürgünde olan Ahmet Kaya’yla olandı. Sabah Gazetesi için yapmıştınız söyleşiyi; Sabah’ın şimdiki Genel Yayın Yönetmeni Erdal Şafak haberiniz olmadan röportajın girişi üzerinde tahribat yapmış ve Ahmet Kaya için ‘bölücü’, ‘hainlerle iş birliği yapan adam’ gibi suçlayıcı sıfatlar eklemiş. Siz buna karşı çıkınca, o zamanki Genel Yayın Yönetmeniniz Ufuk Güldemir de buna ‘Derin Sabah işi’ demiş. İkiniz o söyleşiyi olduğu haliyle yayımlatabilmek için büyük bir savaş vermişsiniz. Bugünkü kadar görünür olmamasına rağmen, o zamanlarda da medyaya büyük bir baskı vardı tabii.  

Tabii. Her zaman öyle mücadele edemezsiniz ama o benim için onur meselesiydi, bu yüzden bu konunun tekrar açılmasına memnun oldum. Ufuk yeni gelmişti gazeteye; çılgın, yaratıcı, yetenekli, özel bir gazeteciydi. Konuşmayan isimlerle röportaj yapmamı istemişti, araların da Banker Kastelli ve Erol Simavi’nin de olduğu üç isim arasından Ahmet Kaya’ya karar verdi. Paris’e gittim o röportaj için. O röportaja gitmek de onun söylediğini aktarmak da bir cesaret işiydi o zaman. 28 Şubat iklimiydi, yöneticiler dahil herkesin köpek olduğu bir atmosferdi. Kürtçe klip çekeceğim dediği için linç etmişlerdi adamı. Şimdiki gibi rezil bir basın ortamı olduğu için de Ahmet kimseye güvenmiyordu. Nebil gibi biri gelse de derdimi anlatabilsem diyormuş o da, bu yüzden hemen kabul etti beni.

Söyleşiyi verenin karşısındakine güvenmesi çok önemli gerçekten.

Hele böyle adamlar için çok önemli çünkü söyledikleri yüzünden sokakta linç edilebilir; mesela bir gazete onun için ‘şerefsiz’ demiş, nasıl güvenebilir bir gazeteciye öyle bir şeyden sonra? Şimdi herkesin Ahmet Kaya’cı olduğunu düşündüğünde tuhaf bir ülkede yaşadığımızı anlıyorsun.

Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni olarak, Ufuk Güldemir bu tahribata engel olamaz mıydı?

O yönetiyordu gazeteyi ama bütün ekibi değiştirememiş. Korkunç bir adam vardı orada, Erdal Şafak, şimdiki Sabah’ı yönetiyor. Sözde Yazı İşleri Müdür Yardımcısıydı o zaman ama patronun ya da Ankara’daki 28 Şubatçıların temsilcisi gibi anlaşılmaz şekilde gazeteye giren haberleri, yazıları, köşeleri, ihbar mekanizmasıyla engellemeye kalkan, kendi müdahalesini yapan vicdansız bir adam. Bu üç günlük seri röportaj benim köşe yazısı gibi bir girişimle başlıyordu ve teypten ne çıktıysa kâğıda geçirmiştim. Ahmet de çok samimiydi cevaplarında, ‘Bebek’teki köfteciyi hatta her gün selam verdiğim polisi bile özledim’ diyordu memleket hasretiyle. Bir gazeteci ailesinden biriyle bile yapsa röportajı tarafsız olmaya çalışır, ben de o tarafsızlıkla yapmaya çalıştım söyleşiyi. Ama insanız sonuçta. Yahu adam kendi dilinde, Kürtçe klip yapmak istiyor, katil değil zalim değil!

İngilizce klip yapsa problem olmazdı halbuki.

Aynen öyle. Bunu anlattığım bir satıra tahammül edememiş, o ve bir iki kişi daha ve benim o girişe ‘bölücübaşını destekleyen Ahmet Kaya’ diye bir yazı yazmış. Benim giriş yazımı atmış, kendi 1,5 sayfalık girişini koymaya kalkmış. Tam anlamıyla pespayelik. Eski bir gazeteci ve yazı işlerine de uğrayan bir tip olduğum için, daha henüz gazete sayfaları dönmeye başlamadan bunu fark ettim. Hatta başlığı da iğrenç atmış; “Madam Mitterand’ın himayesinde, bölücübaşıyla konserler veriyor” gibi aslı astarı olmayan yalan bir üslupla, sayfayla oynamış. Ben yazıda böyle beni kurşuna dizdirecek, hedef gösterecek ve bana ait olmayan satırlar konulduğunu görünce çılgına döndüm. Gittim Ufuk’a dedim ki “hemen istifamı kabul et, ben defolup gidiyorum, bu kadar alçaklık olmaz”. O da “Nebil burada Derin Sabah” var dedi, hiç unutmuyorum. “İmzamı da röportajımı da çekiyorum, ben bu aşağılık heriflerle uğraşamam” dedim. Sağ olsun sonra Soner Yalçın, Mehmet Tezkan, Ufuk ve ben o girişi, o şerefsiz herifin elinden kurtardık.

Nasıl bir operasyonla kurtardınız?

(Gülüyor) O 1,5 sayfalık yazıyı 1 sayfaya indirdik ve tamamen kendi cümlelerimle yayımladık. Gazetelerin birinci sayfaları yazarların değil, gazetenin patronunundur. O yüzden röportaj birinci sayfada, içimi acıtan “Ahmet Kaya’yı Madam Mitterand koruyor” başlığıyla kaldı, ona müdahale edemedim. O başlık, hala benim başımı, karnımı, yüreğimi ağrıtır. O, Derin Sabah’la benim aramdaki dengeyi korumak üzere yazılan bir başlık olarak tarihin çöp sepetine atılmıştır. O adam şimdi 28 Şubatçılar tarafından mağdur edilen bir kesimin gazetesinin genel yayın yönetmeni… Hayatın çelişkisi bu, ironisi bu, rezilliği bu. Utansın diye bir kez daha söylüyorum, 28 Şubat bir mağdurlar topluluğu yaratmıştı, şu anda iktidarı sürdürenler, o mağdurlar topluluğundan ve hayata bakın ki şu anki iktidarın gazetesinin birinci adamı, bir zamanların 28 Şubat sözcüsüydü… Bundan daha komik bir şey olabilir mi? Bunu da tarihin çöp sepetine atalım gitsin!

Benim için de haberden çok insan önemli, söyleşi yaptıklarım benim yazdığım bir şeyden zarar görecekse hayatta yazmam. Mesela iki hafta evvel Barbaros Şansal’la yaptığımız söyleşiden dolayı kendisi ifade vermeye çağırıldı, benim röportajım olduğu için ben ondan daha fazla telaşlandım. Yandaş gazeteler ya da bazı siyasetçiler, birilerini kolayca hedef gösteriyorlar ya, nasıl uyuyabiliyorlar, vicdanları nasıl rahat ediyor, anlayamıyorum. 

Uyuyabildiklerini sanmıyorum ama vardır uyuyabilenler de. Utanmazlığın, alçaklığın, pespayeliğin zirve yaptığı günler yaşıyoruz ama neyseki vicdanlı insanlar hep var ve neyseki “herşey çok güzel olacak” dendiği günler de yaşıyoruz. Ben Yaşar Kemal’in çocuğu sayarım kendimi, onun söylediği dünyanın en güzel lafını bin kere ettim, bin kere de ederim; “Umutsuzluktan umut yaratmaktır hayat” 

Basının şimdiki hali hakkında ne düşünüyorsunuz?

Basın diye bir şey kalmadı, bir iki mecrayı tenzih ederek söylüyorum. Hele bazı arkadaşlarımızın sosyal medya hesapları, Türkiye’nin en çok satan gazetesinden hatta bazı televizyon kanallarından yedi kat daha fazla izleniyor. Ben insana, hayata, kültür sanata dair bir sosyal medya paylaşımı yapıyorum, pek çok gazeteden daha çok geri dönüş alıyorum ve anında alıyorum. Sayı belli orada, mesela 395 bin kişi görmüş bir paylaşımımı, bundan daha güçlü bir etki mi olur? O yüzden basını konuşmaya da gerek kalmadı, basın artık elimizde, cebimizde… Etkiliysen, namusluysan, vicdanlıysan, basın sensin. Bugünün medyası da televizyonları da 10 sene sonra yok olmuş olacak. Bizim çocuklarımız zaten gazete görmüyor, kendine göre yayın buluyor. 20 yıl evvel bu ülkede Rıfat Ilgaz’ın belgeseli, siyaset meydanları, Nikaragua’daki savaşların acılarının anlatıldığı programlar izlenirdi. Ben Uğur Mumcu’ya, Çetin Altan’a, İlhan Selçuk’a bakarak gazeteci olmak isteyen bir adamdım, Abdi İpekçi’nin namusuna bakarak gazeteci kalmak isteyen bir adam oldum. Tabii ki şu an sizin de bulunduğunuz internet sitesi dahil pek çok dijital mecra namuslu işler ve vicdanlı gazetecilik yapıyor, onları ayrı tutuyorum. İnternet gazeteciliği bu anlamda daha namuslu ve daha güçlü. Keşke reklam verenler de internet gazetelerinin bu gücünü fark etseler de anlasalar bu platformlarda ürün tanıtmanın ne kadar etkili olduğunu… Böyle düzgün işler yapan mecraların hedef kitleleri bambaşkadır ve ürünleri de oralara ulaşır.

“BİR KÖYDEN ÇIKAN, SOYADI İMAMOĞLU OLAN BİR ADAM BAŞKANLIK ADAYLIĞINA DOĞRU GİDİYOR”  

Peki, hep kötü dönemlerden bahsettik, sizce Türkiye’nin en iyi dönemi hangi dönemdi?

Türkiye pek çok aşağılık dönemlerden geçti, ama en kötü döneminin bu dönem olduğunu söyleyebiliriz. Kürtçe konuşmak yasak değil artık ama Sur’da evleri yakmışız, parti başkanını hapse atmışız, linç etmeye kalkmışız. Fazla bir yol alamamışız aslında. İyi dönemden bahsedersek, ben Osmanlı’dan yani ümmetten millete geçildiği o cumhuriyet heyecanını seviyorum, 1923 itibariyle büyük bir heyecan yaşandı bu ülkede. Belgeselini bile yaptım. Siyah beyaz fotoğraflarda gülen gözlere, kadınların yüzlerine, balo kıyafetleriyle dans eden topluluklara, öğretmenlerin o pırıl pırıl, umutlu bakışlarına bakıyorum, muazzam bir dönemmiş, savaştan yeni çıkmış olmamız rağmen. İlk fabrikaların kurulduğu, toprağımızın değerli kabul edildiği, saraydan tek bir işaretle “verin şu millete bir ulufe” denmediği zamanlar… Bak, Ekrem İmamoğlu “evet, ben bir Türkiye, bir Atatürk projesiyim” diyerek bunu çok güzel ifade etti zaten. Bir köyden çıkan, soyadı İmamoğlu olan bir adam başkanlık adaylığına doğru gidiyor.   

Şimdiki dönemin belgeselini çekseniz nasıl çekerdiniz?

(6-7 saniye düşünüyor) Baskılarla geçen bir dönem… Burada en mühim şey ne biliyor musun, hapse atılan arkadaşlarım, susturulmaya çalışan basın, KHK’lar, bunlar mühim değil, Türkiye bunlara alışık; insanların ‘başıma bir şey gelecek mi’ diye sorduğu bir dönem yaşıyoruz. Tüm insanların ama… ‘dur ya dur, içeri atarlar beni’ ya da ‘işsiz bırakırlar beni’ diye düşündükleri bir dönem, ki çok doğru, hepsine şahit olduk… Darbelerde bile bu kadar konuşulmadı bunlar. Ya da banka olarak dikkat çekersem bankamın üzerine gelirler, Anadolu’nun bir şehrinde içki satarsam tasfiye edilirim korkularının yaşandığı, nimetlerden sadece iktidar partisinin ya da yakınlarının faydalandığı bir dönem. Onları desteklemeyenlerin kendisini yurttaş gibi hissetmediği, devlet baba fikrinin azaldığı bir dönem. Devlet partisizdir, herkesin sığınabileceği bir baba konumunda olması gerekir, ama… Buradaki en büyük tehlike budur, içeri girme tehlikesinden çok yalnızlaştırma politikası… Seni mesleki becerilerinden mahrum ediyor. Seni ekranlara sokmuyor, basından aforoz ediyor, işini yapamıyorsun artık. Bak, belediyeler değişti bu seçimde ama bir yönetmelikle belediyelerin iş yapması engelleniyor. Hukukçular bile korkuyor artık. İki dudağın arasında bir dönem yaşanıyor, gerçekten.