Nur Sürer: Yaşadığım sürece sessiz kalanlar arasında olmayacağım



Artı Gerçek

Sinemadaki 40’ıncı yılını deviren usta oyuncu Nur Sürer’le hayata, sinemaya ve siyasete dair sıcacık bir hasbıhal...


Seran VRESKALA 


ARTI GERÇEK – Bana göre Türkiye'deki köy gerçeğini en iyi anlatan romanlardan biri Fakir Baykurt’un ‘Yılanların Öcü’ kitabıdır. Kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı bu ilk romanı, köy yerinde mülkiyet meselesi üzerinden yaşanan bir çatışmayı anlatır. Roman, 1958'de aralarında Halide Edib Adıvar, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Haldun Taner'in de bulunduğu jüri tarafından Yunus Nadi Ödülü'ne değer görülmesine rağmen, yazarı devletin gazabına uğrar. Kitap aynı zamanda Cumhuriyet gazetesinde de tefrika edildiği için, dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin talimatıyla yazar ve gazete hakkında soruşturma açılır ve Baykurt'un öğretmenliği elinden alınır. Roman aynı isimle 1962’de Metin Erksan tarafından sinemaya uyarlanır; dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in desteğini almasına rağmen sansüre uğrar. Filme uygulanan sansür ülkede büyük tartışmalara sebep olduğu için, sinema tarihinde ilk kez bir film mecliste gösterilir. Mecliste sansür kararının kaldırılmasına karşın, filmin gösterildiği salonlara planlanmış saldırılar olur ama bu filmin Türkiye Sinema Tarihi’nin klasikleri arasına girmesini engellemez. 62 yapımı filmi ilk izlediğimde çok etkilenmiştim; başrollerde Aliye Rona, Fikret Hakan, Fatma Girik, Erol Taş gibi usta oyuncular vardı. Hala da Rona’nın sinemanın gelmiş geçmiş en iyi ‘kötü kadın’ı olduğunu düşünürüm. 1985’te ise film Şerif Gören tarafından tekrar çekildi. Bu defa başrollerde Fatma Girik, Kadir İnanır, Erdal Özyağcılar ve Nur Sürer vardı, dolayısıyla Sürer’i tanıdığım ilk film ‘Yılanların Öcü’ydü. 

Tek kelimeyle enfes bir oyuncu… Oynadığı karakterleri üzerine giymekle kalmıyor, ekrandan dışarıya taşıyor. Biri oyunculuğu hakkında “Masum dizisinde, doğal ortamından alınıp sete bırakılmışçasına gerçekçi bir performans sergiliyor. Kötüyü öyle başarılı oynuyor ki gerçek hayatta iyi bir insan olduğuna zerre kadar inanmıyorum artık” yorumunu yapmış. Kariyerinde sinema tarihine damga vurmuş birden fazla filmde oynamış kaç oyuncu sayabiliriz? Sürer’in en az 8-9 filmi sinemanın en iyileri kategorisine konulabilir mesela. Yılanların Öcü, Derman, Umuda Yolculuk, Uçurtmayı Vurmasınlar, Kiraz Çiçek Açıyor, Uzlaşma, bunlardan sadece birkaçı… Bazı yerlerde oyunculuğa 1971’de ‘Sindirella’ filmiyle başladığı yazsa da ona göre Eylül 1979’da ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ filmiyle adım atmış sinemaya, dolayısıyla bu yıl kendisinin sinemadaki 40’ıncı yılı…

Kendisi de oyunculuğu gibi transparan ve doğal. Tamamen makyajsız ve doğal geldi söyleşiye… 65 yaşında ve yüzünde bir gram bile estetik yok! Kendisini, ailesini ve hayatını süsleyerek anlatan sanatçılardan değil. Çok yoksul bir ailede büyüdüğünü ve okuldayken rezil bir öğrenci olduğunu rahatlıkla söylüyor mesela. Çok yoksulluk çektikleri için, Bursa’da büyüdüğü dönemi güzel hatırlamıyor; bir an evvel oradan çıkmak için elinden geleni yapmış ve bir daha geri dönmemiş. 44 yıl olmuş İstanbul’a taşınalı ve 44 yıldır da Şişli’de yaşıyor. Hiç başka bir yere taşınmayı düşünmemiş. Yerel seçim sonuçlarından çok memnun, Sarıgül’ün Şişli’yi babasının yeri gibi yönettiğinden, İnönü’nün çok sessiz kaldığından, şimdiki Belediye Başkanı Muammer Keskin’in umut verdiğinden bahsediyor. İstanbul’a geldiğinde önce fotomodellikle başladığı mesleğine oyunculukla devam etmiş ve ileride ailesinin sorumluluğunu alacak kadar başarılı olmuş, şimdi Türkiye’nin en iyi oyuncuları arasında geçiyor ismi… Onunla geçirdiğim iki saatten sonra hakkında söyleyebileceğim en önemli şey, tepeden tırnağa gerçek ve samimi olması… Kafasındakini hiç çekinmeden söylüyor, hatta birkaç yerde onu ben durdurmak zorunda kaldım. İnsanlar ne der, hakkımda ne düşünür endişesi taşımıyor. Kendisiyle çok rahat dalga geçebiliyor, aptal durumuna düştüğü olayları kahkahayla anlatıyor. Teknoloji özürlüymüş, mesela Twitter’da attığı mesajlarda bir alt satıra geçmeyi beceremediği için, ara vermeden yazıyormuş; bunu öyle tatlı öyle komik bir şekilde dile getiriyor ki! Sesi duyduğum en çekici seslerden, konuşma tarzı da öyle… 

O zaman daha 6 yaşında olmasına rağmen ülkedeki ilk darbeyi, radyoda naklen yayımlanan İmralı duruşmalarını hatırlıyor. ‘Arkası Yarın’ kuşağında dinlediği Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Musullu Süleyman’ piyesi, efektleriyle bile hala dün gibi aklında… Politik duruşunu ve durduğu tarafı bugüne kadar hiç saklama gereğini duymayan Sürer’e, canlı haklarına, kadına şiddete dair nerede bir eylem yapılsa rastlayabilirsiniz. Gözünü bile kırpmadan, yanındakini sonuna kadar savunacağını hissedebiliyorsunuz. Söyleşi vermekten haz etmiyor gerçi ama ses çıkarmanın çok önemli olduğunu düşündüğü için, güvendiği mecraların röportaj taleplerini geri çevirmemeye çalışıyor. Bu sene hayatının rekorunu kırmış ve dört filmde birden rol almış. Şimdilerde Berkun Oya’nın yazdığı, Netflix için çekilen Ethos dizisine hazırlanıyor ve çok heyecanlı... Dizide Teşvikiye’de oturan, kendinden olmayan herkesi ötekileştiren, beyaz yakalı Türk bir anneyi oynayacak.  

“YAŞADIĞIM SÜRECE HAKLARI SAVUNMAK İÇİN ELİMDEN NE GELİYORSA YAPTIM VE YAPACAĞIM; HİÇBİR ZAMAN SESSİZ KALANLAR ARASINDA OLMAYACAĞIM”  

Şişli sizin için çok önemli bir yer. 

Gerçekten öyle. İstanbul’a taşındığımdan beri Şişli sınırlarının dışına hiç çıkmadım. 44 yıldır Şişli seçmeniyim. 

Ne düşünüyorsunuz son yerel seçimler hakkında?

Çok şaşırdım sonuca ama çok da sevindim çünkü tekrar Sarıgül’ün geleceğinden çok çekiniyordum. Kraliyet ailesi gibi dolaşıyorlardı sokaklarda… Babasının yeri gibi yönetti. 

Ondan sonraki Başkan Hayri İnönü de çok efendi bir insandı gerçi. 

Evet ama efendilik de nereye kadar? Dedesi bütün dünyaya kafa tutmuş bir adam, muharebelerde savaşmış ama torunu ofisinden dışarı çıkmadı. Amcası Erdal İnönü de her seferinde tanışıyordu bizimle. Gerçekten, yedi kere falan tanıştık ve her defasında ‘Nur Sürer’ diye bir daha tanıştırıyorduk kendimizi. (Gülüyor)

Bir yerde “Demirel’ dönemini arayacağımız hiç aklıma gelmezdi” gibi bir şey söylemişsiniz. 

Evet, doğru. Bunu söylerken, bir taraftan da utanç duyuyorum ben. Onun böyle atasözü gibi lafları vardır ya, “yollar yürümekle aşınmaz”, “benzin vardı da biz mi içtik” gibi… O sözlere çok sinirlenirdik. Demirel bizim için Denizlerin idamına ağzında bir gülümsemeyle, iki elini birden kaldırarak evet diyen adamdır. Nefret objesiydi o zaman ama bak şimdiki dönem onu arattı. Bakma, ben gaflarıyla ünlü Çiller’i bile arıyorum. Kadınla o kadar dalga geçiliyordu, bir gazeteyi, bir mizah dergisini mahkemeye vermişliği var mı? Yok. 

O da gaflarıyla basının eline bayağı koz veriyordu ama… Maocu yerine Taocu muhalefet ya da Zeytinburnululara Zeytinburunlular demişti, Samsun’u da büyükşehir yapmak istemişti. 

(Gülüyor) Evet yaa! Sivas’tayken Malatya falan diyordu ama İstanbul Valisi de Üsküdarlılara “Üskürdarlılar” dedi. Oluyor demek ki böyle şeyler. (Gülüyor) 

Sizin dilinizde de bir süzgeç yok, aklınızdan ne geçerse söylüyorsunuz. 

Yok gerçekten. (Gülümsüyor) Aslında olması gereken bu değil mi? Aksi hali bana daha zor geliyor, doğru değil bir kere… 

Bu yüzden bazıları kaba olduğunuzu düşünüyor, gerçekleri öyle dümdüz söylemek kabalık olarak gelebilir tabii.  

Olabilir. Kimseden sözümü sakınmadım bugüne kadar ama çocukluğumdan beri böyleyim. Dört kardeşiz, kardeşlerin arasında en dik kafalı olan bendim. Çok yoksul bir ailede büyüdük biz. Annemin asla dize getiremediği bir çocuktum. Yeğenime “çok korkuyorum ben bundan” demiş; kendimi bildim bileli çalışıyorum, ayakta durmayı kendi kendime öğrendim, ailemin sorumluluğunu aldım, çok savaştım, haliyle biraz tepkili olabiliyorum.

Dolayısıyla eyvallahınız yok!

Hiç yok. Çok korunaklı bir çevrede büyümedim, kendimizi kendimiz koruduk. Bir de Bursa gibi küçük bir şehirde… Herkesin birbiriyle çok uğraştığı, herkesin herkesi merak ettiği, herkesin herkes hakkında konuştuğu bir yerde ayakta kalmaya çalıştık. 

Korunaklı bir çevrede büyümediğiniz gibi korunaklı yaşamak için de uğraşmamışsınız; siyasi tavrınız yüzünden devamlı itilip kakılıyorsunuz. 

(Gülümsüyor) Körfez Savaşı’nda DGM’ye verilmiş bir kadınım ben. Amerikan Konsolosluğu Beyoğlu’ndayken, arkadaşlarımızla beraber tepki gösterdik diye, Yazarlar Sendikası’yla birlikte DGM’ye verildik. Aynı suçtan bir öğrenci 8 yılla yargılanırken, bize sanatçı duyarlılığında gelip burayı basmışlar dendi. Yaşadığım sürece hakları savunmak ve haksızlıklara karşı durmak için elimden ne geliyorsa yaptım ve yapacağım; sessiz kalanlar arasında hiçbir zaman olmayacağım.  

Ailenizin siyasi bir yaklaşımı var mıydı peki?

Göçmen aile, Arnavutluk’tan gelmişler, batıdan gelmiş olmanın getirdiği bir şey belki de çok demokratlardı. Hep Atatürkçü, İsmet Paşacı olmuşlar. Bizler Cumhuriyet Halk Partili evlerden çıkmış çocuklarız. İlk mübadeleyle gelenlerin diğer göçmenlerle en büyük farkı bu. Annemin okuma yazması yoktu, çarşaflıydı ama politik bir kadındı. Sağcı politikacıları hiç sevmedi. Mesela bir gün bana Merkel’i çok beğendiğini söyledi. Kaldım öyle. Tane tane konuşuyormuş. Anne Almanca konuşuyor bu kadın dediğimde, olsun dedi. Bak, Merkel rahip kızıdır ya, kuşkusuz kiliseye gidiyordur ama hiçbir kilisede gördük mü kendisini? 

Merkel’in Ankara’daki saraya geldiğinde, makam koltuğuna oturduğundaki yüz ifadesini unutamıyorum.

(Gülüyor) Bizden para istiyorlar ama burada oturuyorlar bakışıydı o bence.  

Anneannem de anneniz gibi Atatürkçüydü ama kalbinde Tito’nun yeri bir başkaydı. Öldüğünde çok ağladığını hatırlıyorum. 

Ben de çok üzülmüştüm. Koskoca bir ülkeyi bir arada tutması müthiş bir liderlik vasfı ve becerisidir. Tito öldükten sonra Yugoslavya nasıl paramparça oldu! Bütün coğrafyayı yerle bir ettiler. Bak, Sarp’ı (eşi) da Diyarbakırlı falan zannederler ama alakası yoktur, babası Manastır’dan, annesi Serez’den gelme…  

“HANİ VİCDAN LAFLARI ETMEYİN DİYORLAR YA, DÜŞÜNÜYORUM, ACABA GERÇEKTEN BU KADAR VİCDANSIZ MIYDI BU ÜLKE?”

Anlaşılıyor ki küçüklüğünüzden beri anarşist bir tarafınız hep olmuş. 

(Gülüyor) Anarşistlik kelime anlamıyla aslında çok güzel bir şey. Hem ezilenin yanındasın hem sisteme karşısın hem de deliliğe de vurulur ya, delidir ne yapsa yeridir falan. Deli olmak da güzeldir ya! Bak, anarşist söylemleri genelde darbe zamanları çoğalırdı, komşular “bak filancanın oğlu da anarşistlere karışmış” falan denirdi. Şimdi direkt terörist diyorlar, o zamanlar anarşist denirdi ve o söylem güzelmiş esasında, şimdi onlardan olmayan herkes terörist. (Gülümsüyor) 

CHP’ye oy verenler de yedi bu damgayı gerçi… 

Evet ya. Ne kadar kolay oldu insanları terörist olarak yaftalamak. Bir sürü darbe gördük biz. Çocuktuk ama 60 darbesini, 12 Mart Muhtırasını hatırlıyorum. 12 Eylül’de yetişkindim artık, sinema oyuncusuydum; darbenin olduğu gün Antalya Film Festivali’ne gidecektik. Cuma günüydü, hiç unutmuyorum. Topağacı’nda yaşayan şarkıcı bir arkadaşım vardı, Gülistan Okan, ona gidecektim ama sokak fazla sakindi. O zaman polis yok, bir anda üç asker karşıma çıktı, gidemezsin dedi. İnsan aklına getiremiyor tabii. Niye gidemiyorum, giderim gidemezsin falan derken biri kısık bir sesle, “darbe oldu” dedi. Ben ciyak ciyak ‘ne darbesi’ diye bağırırken bile aklıma gelmedi ne olduğu, festivalden dolayı darbe bana yapıldı diye düşünüyorum. (Kahkaha atıyor) Mecburen birkaç gün onlarda kaldım. O zamanlar bir çocuk tiyatrosunda oynuyordum, kapıda askerler olurdu, biz ‘oğlum ne yapıyorsun, gözüme sokacaksın’ diye süngüsünü iterek içeri girerdik. Şimdi bunu bir polise diyemezsin. Cumartesi Annelerini de şu kadarcık bir sokağa sıkıştırdılar; geçenlerde giderken ‘savaş lafı edilmeyecek’ dendi, savaş lafı edilmemesine rağmen, büyükanneleri dedeleri olacak insanların üzerine gaz sıktılar. Ciğerlerine de iyi geliyor insanın o gaz, eve döndükten sonra derin bir nefes çekiyorum, oh iyi ya diyorum. (Gülüyor)

Emine (Ocak) Anne de az darp edilmedi. 

(Bir anda ciddileşiyor) Evet ya. Hani vicdan lafları etmeyin diyorlar ya, düşünüyorum, acaba gerçekten bu kadar vicdansız mıydı bu ülke? Yoksa hep vicdansızdı da böyle bir ortama denk geldiği için mi gerçek karakteri ortaya çıktı? Sabah kalktığımda bir bakıyorum, dört yavrusu olan bir köpeğe tecavüz etmişler, hayvan orada ağlıyor, nereden nereye geldik oluyorsun? 

Tüm dünya kapkara oldu artık, Endonezya’da orangutanlar seks işçisi olarak kullanılıyor. 

Korkunç. İnsanlık dışı. Hayvanları dövüştürenler, onlara tecavüz edenler… Biz insanlar evrendeki en korkunç yaratıklarız. Çok büyük cezalar verilmesi gerekiyor bunlara. 

Yargı paketini bekliyoruz işte. 

Bence yapmazlar çünkü işlerine gelmez. Kadına, çocuğa, hayvana, doğaya yönelik şiddette fren yaptıkları yerler olacak. Baksana, kadını tecavüzcüsüyle evlendirmeye zorluyorlar. Akademisyeni öldüren katil öğrenci için avukatı “iki aile barışsın” demiş. Öğrenci girmiş odasına, kadını öldürmüş, sonra barışın… 12 Eylül’de bile polisler tutuklu yargılanabiliyordu, evleri tarayanlar, infazcılar yargılanabiliyordu. İddianameler çabucak hazırlanırdı. Biz de defalarca yargılandık ama savunma yapabiliyorduk. Avukatlar çatır çatır hakimlerle çatışırdı. Şimdi seslerini çıkaramıyor çoğu, avukatı içeri almayan hakimler var. Selçuk Kozağaçlı mesela, o kadar değerli bir hukukçu ki, o ve arkadaşları içerdeler, neden içerdeler ya? O zamanlar yargılanan insanların mahkemelerine de gittik ama şimdi içeri giremiyoruz. Ben yargıya güvenimi tamamen kaybettim, hakimlere güvenemiyorum. Yargıya güven listenin en altında, bilim insanları ilk sırada… Gerçi, bilim insanı da kaldı mı artık? 

Demirtaş, Osman Kavala hala içeride.   

Niye içerideler sen biliyor musun? Ben bilmiyorum çünkü bize söyleyemiyorlar bile. Önce içeriye bir atalım, iddianamesine koyacak bir şeyler buluruz. Ana muhalefetin de parmağı vardır Demirtaş’ın içeride olmasında, sonra da “neden içeride bilmiyoruz” açıklaması yapıyorlar… Yeteri kadar cesur davranamadılar, ne dokunulmazlıkların kaldırılmasına ne de tezkereye hayır diyemediler; 20 yılda biraz cesur davransalardı şu an oyları iki katına çıkmıştı. Bak şimdi Ahmet Altan çıkarıldı diye bir sürü insan onun için “o da bir sürü insanı hedef gösterdi” dedi. Kimse çok değerli bir yazarın neden o kadar yıl içeride yattığı ile ilgilenmiyor. Ahmet Altan niye içeride yatar ya? Çok sevindim çıktığına… (Bu söyleşiden birkaç gün sonra Ahmet Altan tekrar tutuklandı) Nazlı Ilıcak, seversiniz sevmezsiniz, ben hiç beğenmem ama sadece yazdıkları yüzünden o yaşta bir kadının hapiste ne işi var?  

Onun yüzünden hapiste ölen insanlar var ama.

Evet ama mesela Ergenekon’cuların hepsi mi suçsuzdu? Veli Küçük nerede şimdi, çok merak ediyorum. Veli Küçük’le Ali Tatar ya da Kuddusi Okkır aynı muameleyi görmemeliydi bence. Örgütün kasası dedikleri adam yoksul öldü ve ailesi cenazesini zor kaldırdı. İlker Başbuğ da yanlış sebeplerden dolayı yatırıldı, bence kozmik odayı açtırdığı için yatırılmalıydı. 

“KAYYIM OPERASYONLARINA KARŞI HDP’Lİ BÜTÜN BELEDİYELERİN ÇEKİLMESİNİ ÖNEREN SIRRI SAKIK’LA TAMAMEN AYNI FİKİRDEYİM”

Eşiniz Sarp Kuray da ‘16 Haziran’ isimli tek kişilik örgütü yönettiği gerekçesiyle müebbet hapis cezasıyla yargılanarak hapse atılmıştı ama 2016’da tahliye edildi. Dava çok uzun sürdü, değil mi?

Esasında davasının zaman aşımına uğraması gerekiyordu, Dev-Yol davası zaman aşımına uğradı, bunun da öyle olacağını sandık ama yapmadılar, inatla yatırdılar. 16 yıl yargılandı. Sarp’ın Yargıtay’daki cezasının kesinleşmesini onaylayanlar ulusalcı takımdı. AKP’li ya da FETÖ’cü hakimler yoktu o zaman. İçeri girdikten sonra AİHM’e başvurdu, çoklu bozdular kararı ama sonrasında yine süratle yargıladılar ve aynı cezayı verdiler; o dönem de FETÖ’cüler vardı artık. Hatta şimdi FETÖ’cülükten yargılanan savcı Sarıkaya da vardı içlerinde. Onların döneminde yargılanmış, ceza almış insanların hepsinin mahkemelerinin düşmesi lazım ama hepsi hala yatıyor içeride… 

Bak, 8 yıl boyunca cezaevine gideceğim diye çarşambaları bana set koymadılar, sağ olsunlar. 7,5 yıl Sincan F tipine gittim ama FETÖ’cüleri tutukladıkları zaman orayı boşalttılar, mahkumları diğer cezaevlerine gönderdiler, dolayısıyla son beş ay da Edirne’ye gidip geldim. Hatta o arada Selahattin Demirtaş geldi oraya. Siyasiler ilk yıl tek başına yatıyorlar sonra ikili üçlü odalara veriyorlar. Sarp’ın yattığı dönemde içeridekileri gördüm; mesela Mehmet 25 yıldır yatıyordu. Bu dediğim beş yıl evveldi. 30 yıldır yatıyor bu insanlar; ne örgüt kalmış, ne ana baba kalmış ama bunlar hala içeride… Çocukken girmişler artık yaşlı başlı adamlar, bazıları neden içeride olduğunu bile unutmuş desem yeri vardır. Bu yargı paketiyle onların artık salıverilmesi gerektiğini düşünüyorum. Salınmazlarsa bu yargı paketi falan değildir. 

Meşhur Rahşan Affı dahil birçok af gördü bu ülke ama hep tecavüzcüleri, tacizcileri, katilleri dışarı çıkardılar. 

Evet. Bir tek onlara yarıyor bu aflar, adam çıkıyor, çıktığı gün cinayet işliyor, yine içeri giriyor. Aflar bu adamlara mı olmalı yani? Bir sene yatanlar sekiz tane kitap yazıyor, 30 yıldır içeride olanları düşünsene… Nedim Şener’i düşünsene, tam bir rezillik ve ben onun elini sıktığım için kendime sinir oluyorum. Çıktığının ertesi günü tiyatro galasında gördüm, Ahmet Şık’la beraber gelmişlerdi, çok üzüldüm sizin için diye elini sıktım. Şimdi hükümetin FETÖ’den sorumlu yazı işleri müdürü gibi davranıyor, bir insan kendini bu kadar küçültmemeli! Bu gazetecilik değil yani! Anlamıyorum ki, bir korku mu bir insana bunları yaptırıyor ama her şey de korku olamaz artık. Bak bir sürü insan, gazeteci işsiz dolaşıyor. İnternet medyaları ve gazeteciliği daha önemli olduğu, okunacak gazete kalmadı artık. BirGün, Evrensel, Cumhuriyet, Artı Gerçek, Yeni Yaşam; başka sayabilir misiniz? Belki birkaç tane daha… E, sizin elinizde 50 tane gazete var.  

Günümüze gelelim; HDP'li belediyelere dönük operasyonlar devam ediyor. En son Ankara Katliamında kızını yitiren Suruç Belediye Başkanı Hatice Çevik, hakkında yürütülen terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı.

Rezalet. Kayyımları meşrulaştırmamak için, HDP’li bütün belediyelerin çekilmesini öneren Sırrı Sakık’la tamamen aynı fikirdeyim. Onun çağrısına kulak vermek lazım. Bunca insanın iradesi bu kadar yok sayılır mı? Bu benim canımı çok yakıyor, insanların bu haksızlığa bu kadar sessiz kalması da çok can yakıcı… Bak, bir dönem bu iktidarı savunmuştuk çoğumuz, şimdi kendimden utanıyorum. Hatta kız kardeşim bile “eğer ki bu barış yapılsın, önümüzdeki seçimde oyum AKP’nindir” demişti. Ama geldiğimiz noktaya bak.  

İktidarı savunmuştunuz ama referandumda evet dememişsiniz. 

Hayır. Beni hep ‘yetmez ama evetçi’ olarak suçlarlar ama o referandumda oy bile kullanmamıştım. Oğlum Ümit bile “anne biz burada taraf olamayız, evet diyemeyiz ama hayır da demememiz lazım” dedi o referandum için, bu yüzden ikimiz de oy kullanmadık. Ayrıca yetmez ama evet deseydim ne olacak, bir sürü arkadaşım bu yüzden linçe uğradı, yazıktır ya…      

“ÇUKUR’UN FARKLI BİR TARAFI VAR; ‘KÜRTLERİ NASIL ÖLDÜRÜRÜZ’ ÜZERİNE YAZILMIŞ BİR SENARYOSU YOK”

Sinemadan bahsedelim biraz. ‘Yılanların Öcü’ filmleriniz arasında en beğendiklerimden biridir. Hem Metin Erksan’ın çektiğini hem de sizin oynadığınız versiyonu izledim.

Metin Erksan çok önemli bir yönetmen. Yılanların Öcü çok güzel bir film olmasına rağmen, bazı açılardan kötü yaklaşılmış. Mesela filmin ana karakterlerinden Haceli o kadar kötü biri değil aslında. Bizim versiyonla farkı, romanın o kara mizah tarafının hiç ele alınmamış olması... Haceli, köy herkese ait olduğu için o evi oraya yapmaya karar veriyor mesela, kötü biri olduğu için değil. İki filmin rejisi de çok farklı. Bizimki romanın gerçek uyarlaması gibiydi. Kara mizah çok hakimdir, diyaloglar öyledir çünkü Anadolu insanının mizah anlayışı çok yüksektir ve roman onların diliyle yazılmıştır. Şerif Gören de aslını esas alarak yapmıştır. 

Nedense herkes bilmiyor ama 1991’de Yabancı Dilde En İyi Oscar ödülü alan bir filminiz var, Umuda Yolculuk. Gerçek bir dramı anlatan hikayesiyle çok etkileyici bir filmdi. Maraşlı Alevi bir ailenin yasa dışı yollarla, resimlerde gördükleri İsviçre'ye gitmeye çalışırken başlarına gelen korkunç olayı anlatıyor. 

Evet ya, kimse bilmiyor. (Gülüyor) Ödül için adaylığımızı koyduğumuzda, biliyordum ödülü kazanacağımızı… İnanılmaz bir hikayesi olan çok gerçek bir filmdir o. Düşünsene, büyük umutlarla çıktığın yolda, sırtında taşıdığın çocuğun donuyor ve saatlerce farkına varmıyorsun. Biz bu filmi çekerken, çocuğunun ölümüne sebebiyet vermekten, babası hala cezaevindeydi. Hapisten çıkınca köyüne dönmüştü adam. Biz o köyde çalıştık, çocuğun mezarına da gittik. Film burada çok duyulmasa da orada bütün ülke duymuştu çünkü öyle hikayeleri yok adamların. Trafik kazaları bile yok. 

Anadolu’da geçen hikâyelerin çoğu ödül almıştır sinemada…

Anadolu’da çalışmak da daha kolaydı. Sinema tarihine bakarsan, Karadeniz Bölgesi sinema filmi olarak azdır çünkü yağmuru fazladır, iklimi uygun değildir, değişen havasına güvenemezler. Bir ay içerisinde filmi çekeceksen, coğrafi şartlara dikkat etmen gerekir. Doğu coğrafyası, Kürt illeri havası daha güvenilir olduğu için daha fazla rağbet görür. 

Çok karlıdır ama…

Doğru ama karlı havada sahne çekmek, yağmurlu havadan daha kolaydır. Mesela ‘Derman’ filminde eksi 37 derecede çalışmıştık. Ağrı’da…  

İnsan o soğukta oynayabilir mi?

Oynayabiliyorsun tabii. İçime kat kat beni kardan koruyacak kıyafetler giyiyordum başta, astronot gibi giyiniyordum ama köydeki diğer kadınları görünce giderek utanmaya başladım. Bir baktım ben öyle astronot gibiyken, kadınlar yelekle, lastik ayakkabılarla falan duruyorlar. O kadın duruyorsa ben niye durmayayım dedim. Zaman zaman ellerimi, ayaklarımı hiç hissetmediğim günler de oldu tabii. (Gülüyor) Bir de hemen gidip donan bir uzvunu öyle ısıtamazsın, daha kötü. 

Önce karla ovalamanız lazım tabii. 

Evet. Ellerini karın içine sokuyorsun, öyle sıcak odaya hemen giremezsin. Çok can yakıcı bir şey. Teknik ekipte gözleri kapanan insanlar olmuştu. Çok güneş ve kar, ikisi birden çok fazla geliyor. Kar yanması diyorlar buna. Güneşten daha yakıcı olabiliyor bazen. 45 gün kalmıştık, Ankara’ya döndüğümüzde kulaklarımız falan su toplamıştı. Yüzlerimiz bildiğin simsiyahtı, herkes bunlar nereden geliyor diye bakmıştı. (Gülüyor) Bak ilginçtir, 84 yılıydı, arkası tüplü bir televizyonda akşam haberlerini izliyorduk, orada dereceyi eksi 17 göstermişlerdi, halbuki eksi 37 falandı. Öyle düşük göstermelerinin sebebi, uluslararası hava kurallarına göre, eksi 20’den sonrası afet bölgesine girermiş. Ülkenin oradakilere yardım etmesi gerekirmiş. Ama televizyondaki derece farklı gösteriliyordu. Aynı şeyi Diyarbakır’da da yaşamıştım. 53 dereceydi, burada olsan nemden ölürsün ama orası karasal iklim olduğu için kaldırabiliyorsun, şakır şakır da çalışıyorsun. Derece 53’tü ama televizyonda 39-40 derece gösteriliyordu hep. 

Meteorolojide bile yalan vardı yani. 

Evet, hala yalan söylüyorlar. Bak bu sene Marmaris’teyken 54 dereceyi gördük ama televizyonda derece hiçbir zaman 40’ı geçmedi. Hadi bazen Diyarbakır’a, Urfa’ya falan biraz insaflı davranıyorlar, 41-42 diyorlar. (Gülüyor) 

Anadolu sadece coğrafya açısından değil, topraklarından hikâye fışkırmasından dolayı da sinemaya çok uygun… 

Kesinlikle ve hala anlatacak hikayeleri var. Bu yeni dönem özellikle Kürt sinemacılara bakıyorum, inanılmaz başarılı buluyorum çoğunu… Diyarbakır cezaevlerinden sonraki kaçıncı kuşak bunlar düşün; o kadar çok hikâye biriktirmişler ki ve bu hikayeler gerçek hikayeler... Dede babaya anlatmış, baba çocuğa aktarmış, dolayısıyla heybeleri dolu onların… Hikayeyi biliyor, içselleştirmiş, coğrafyayı da tanıyor, dolayısıyla bu hikayeleri anlatma, sunma ve yansıtma tarafları çok başarılı… Mesela ‘Kız Kardeşler’in yönetmeni Emin Alper’in filmlerini sevmemek mümkün mü? Ona bayılıyorum. Sonra Kazım Öz, nasıl filmler yapıyor öyle… Öyle haybeden, kof şeyler anlatmıyorlar. Yeni dönem sinemacılardan Kıvanç Sezer de keza öyle, onun filmlerine de bayılıyorum, son filmi ‘Küçük Şeyler’i izleyemedim daha ama Başka Sinema’da gösterilecek herhalde. 

İyi ki Başka Sinema diye bir oluşum var. 

Keşke bu filmler daha geniş bir ağa yayılsa… Hep ticari filmleri ön plana çıkartıyorlar. Bu çocuklara bütçe de verilmiyor, hep reddediliyorlar ama bu onları asla durdurmuyor. Maalesef Mars Grubu’na, o ağa girmek çok zor. Tarih almak bile çok zor. Eskiden filmler eylülde çıkmak için birbiriyle yarışırdı ama bu iklim değişikliği meselesi orayı da etkiledi. Eylül artık ağustos gibi… Çocukluğumuzda eylülde üşünürdü ama şimdi kasım oldu, hava hala sıcak… O yüzden ticari filmler eylüle girmek istemiyor mesela, çünkü ölü sezon artık. 

Sizin Kasım’dan sonra gösterime girecek bir filminiz var sırada. 

Nasipse Olur isminde Boyabat’ta çektiğimiz bir kasaba komedisi var, çok da güzel oldu, iyi de bir tarih alındı, dört gözle bekliyoruz. Bir tanesi ‘Zuhal’, diğeri ‘Sen Ben Lenin’ isminde iki filmde daha çalıştım mesela, ikisi de çok özel filmler… Kadın yönetmenlere çok değer veriyorum, ‘Zuhal’i Nazlı çekti. Başrolde Nihal Yalçın oynuyor, ben de annesini oynuyorum. ‘Sen Ben Lenin’i ise Berlin’e yetiştirmeye çalışıyorlar. 

‘Sen Ben Lenin’ ilginç bir hikâyeye benziyor. 

Gerçekten öyle. Barış Bıçakçı ve Tufan Taştan yazdı senaryosunu… Çok güzel bir senaryo, herkes bayılarak çalıştı. Kadro da çok iyi… Konusu, Sovyet Rusya’nın yıkıldığı yıl denize atılan ve Düzce'nin Akçakoca ilçesinde sahile vuran Lenin heykelinin, kasaba meydanına dikilmesiyle birlikte, kasabalıların değişen hayatlarını hikayesini anlatıyor. Gerçek bir hikâye aslında ama farklı tarafı, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen heykel hala belediyenin deposunda saklanıyormuş. (Gülüyor) Senaryo o kadar komik ki, bana geç bir saatte gelmişti ve ben gecenin o saatinde kahkahalar atarak okumuştum. 

Uçurtmayı Vurmasınlar filmi bence Türk Sinemasına damga vurmuş, 12 Eylül dönemini anlatan politik filmlerden biridir. O filmle Altın Portakal kazanmıştınız. Fakat yönetmeni Tunç Başaran “film politik bir film değildir, ben o filmi tren garında da çekebilirdim” tarzında yaptığı açıklamayla hepimizi şok etmişti. Ne diyorsunuz?

Daha önce öyle söylemiyordu gerçi ama o gün nasıl öyle bir şey söyledi hiç bilmiyorum. Herkes büyük hayal kırıklığına uğradı. Bu gerçek bir hikâye; Feride Çiçekoğlu önce Mamak’da sonra Ulucanlar’da yatmış çıkmış ve kitabını yazmış. Kendisinin tanıklık ettiği olaylar zincirini anlatıyor, nasıl politik değildi denir buna? 

Oynadığınız Çukur dizisi hakkında neler söylersiniz peki? Politik bir tarafı var onun da.   

Çukur bana geldiğinde daha evvel hiç izlememiştim. Bunu Yamaç Okur’a söylediğimde “olsun, daha iyi olur” dedi, öyle başladım ve gitgide daha da çok sevdim. Söz, İsimsizler, Çarpışma gibi dizilere karşıyım, Çukur’un onlardan farklı bir tarafı var; ‘Kürtleri Nasıl Öldürürüz’ üzerine yazılmış bir senaryosu yok mesela. Poşu takıca direkt Kürt ve terörist oluyorsun falan… Burada Baba filminden bir çıkış var; bir mahalle kültürü, silah külahın dışında bir kardeşlik hukuku var. Yoksulu koruyan, mağduru gözeten bir tarafı da var. Duvar yazıları falan çok güzel, çok değişik gerçekten… Biraz Yılmaz Güney filmleri gibi… 

“65 YAŞIMDAYIM, ŞİMDİ İYİ BİR SENARYO GELSE VE GERÇEKTEN ÇIRILÇIPLAK GÖRÜNMEM GEREKİYORSA, YİNE SOYUNURUM”

Sinemada yaş almış kadınlar için fazla rol olmadığı tartışmaları var.  Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? 

Keşke biraz Fransız Sineması gibi olsak dediğim zamanlar oluyor çünkü Fransız Sineması yaşsız bir sinemadır, oyuncunun yaşı yoktur. İtalyan Sineması da böyledir. Bizimki biraz Amerikan Sineması gibi, belli bir yaştan sonra gençlere daha çok şans veriliyor. Bu dizilerle daha da ön plana çıktı. Diziler resmen insan harcama makinesi gibi, çok çabuk tüketiliyor. Bir zamanlar kızımı oynayan Özge Borak bile şimdi 12 yaşında bir çocuğun annesini oynuyor. İnsanları hemen yaşlılar gurubuna atıyorlar. Öyle bir yeni kuşak var ki, arkada sıra bekliyorlar. İyi oyuncu olup olmamaları da önemli değil çünkü etrafını iyi oyuncularla besliyorlar zaten.

Kadınlara saldırılmak istendiği zaman özellikle bedenlerinden, kadınlıklarından ve yaşından saldırılıyor. Özellikle filmlerde soyunmuşlarsa… Siz ne düşünüyorsunuz? 

Ben neden yaşa saldırıldığını hiç anlamıyorum gerçekten, herhalde onlar ileride yaşlanmayacaklar mı sanıyorlar acaba? Bir de oynadığımız filmlerden de bahsedilir ama saldırmak için, sanki birileri bizim kafamıza silah dayamış da zorla oynamışız gibi… Hikayelere inandığımız için yaptığımız akıllarına bile gelmiyor. 65 yaşımdayım, şimdi iyi bir senaryo gelse ve gerçekten çırılçıplak görünmem gerekiyorsa, yine soyunurum. Benim için önemli olan hikâyeye inanmak yani…   

Çıplaklık neden bu kadar konuşuluyor sizce?

Çıplaklık bizde konuşulan bir şey çünkü, Batıda böyle bir şey konuşulmuyor. Aa şuna bak, soyunmuş demiyorlar. Bir gün Bernardo Bertolucci gelmişti buraya, söyleşiye ben de gittim; ona soru sorsunlar diye okullardan birtakım öğrenciler seçmişler tabii… Bir sinema öğrencisi çıktı ve adama “sizde de rol kapmak için yönetmenin yatak odasından geçiliyor mu?” diye bir soru sordu. Adam olduğu yerde kalakaldı, ‘acaba şaka bir soru mu bu’ diye emin olamadı ve ‘ben anlamadım sizin sorunuzu, böyle bir soruyu cevaplamak istemiyorum’ falan dedi. 

Yeşilçam’da böyle bir söylem vardı ama... 

Bu sadece Yeşilçam’da yok ki, her mesleki alanda böyle bir tavır bulabilirsiniz. Bir bankacı için de geçerlidir bu, bir hastanede çalışan için de… Bir yönetmen onunla beraber oldu diye bir kadını başrol yapar mı sizce? Geçenlerde bir avukat ‘avukatlık mesleğini zedeliyorlar’ diye Çukur dizisine dava açmış, bir sahnede avukat öldürülüyormuş. Biz kime dava açalım o zaman dedim. “Artistlik yapma lan”, “Ne filmler çeviriyorsun sen”, “Burada bir tiyatro oynanıyor”, “İyi senaryo yazmışsınız valla” en çok kullanılan laflardan bazıları değil midir? Yani dünyanın en eski mesleklerinden biri hakaret unsuru olarak kullanılıyor. Bizim mesleğimiz kadar itibarı zedelenen bir meslek yok, biz kime dava açalım? 

Cem Yılmaz bir gösterisinde “kıllı göbekli bir tellak çizdim diye bütün tellaklar ayağa kalktı, seksi bir hemşire çizdim diye Hemşireler Derneği beni kınadı” demişti… Hassas bir milletiz demek ki. 

(Gülüyor) Dava açıyor ama diziyi de seyrediyor bir taraftan demek ki. Seyrederken de ‘ben şunlara bir dava açayım’ diyor, ilginç yani. Ama her mesleğin onurlu insanları var kuşkusuz, şimdi avukatları görüyoruz, kimileri cezaevinde; Çağdaş Avukatların neredeyse yarısı cezaevinde… Birileri de hırsızları katilleri savunuyor; mesela Emine Bulut’un katilinin avukatı, adamın cinayeti tasarlayarak işlemediğini söylüyor, cezasını hafifletmek istiyor. O da bir avukat. Biz bunun için dava açıyor muyuz? 

İnsanlar senaryolara inandıkları için, Erol Taş’a az saldırılmadı bu ülkede.   

(Gülüyor) Kötü adamı oynayan Mesut Akusta diye bir arkadaşım var, yolda bir teyze ona selam vermiş sonra arkasını döndüğünde bir anda ensesine şak diye vurmuş, “o kızı bir daha rahatsız etmeyeceksin” diye… (Gülüyor) Çok ciddiye almış, dedi. Geçip gittikten sonra bir anda dönüp, ensesine vuruyor falan… 

Dizideki senaryolara inananların basının yazdığı senaryolara inanması çok doğal tabii. 

Tabii, tabii. Dizideki hikayelere inanan biri, aynı manşetleri atan gazetelere nasıl inanmasın? Hiç izlemiyorum ama bazen kanal değiştirirken denk geliyorum, oradan baktığınızda, ülke Norveç, İsviçre gibi… Refah durumumuz şahane, uçmuşuz falan… Hepimiz uçuyoruz. 

Bu arada da Fatih’te yoksulluk sebebiyle 4 kardeş intihar ediyor falan. (Haber yayımlanalı daha bir gün olmuştu)

Ya, onlara o kadar içim yandı ki! Alt yazıda, Fatih’te 4 kişilik aile ölü bulundu diye yazınca, Suriyeli bir aile olduklarını düşündüm önce… Maalesef öyle haberlere de rastlıyoruz ya. Arkasından detayları öğrendiğimde nasıl üzüldüm anlatamam. Nasıl hazin bir hikâye! Ölüme yatarken ki zarafetleri bile öyle can acıtıcı ki! (Gözleri doluyor) Kapıya “Siyanür var, içeri girmeyin, polise haber verin” yazıyor. Elektriği, hava gazı kesildiği için, maaşına haciz konulduğu için artık çıkış yolları kalmamış… Üstelik orta sınıfa ait insanlar değil mi? Birkaç yıl evvel de birkaç kardeş intihar etmişti, hatırlıyor musun? Maraş’tı sanıyorum, yine dört kardeşlerdi, onlarınki yoksulluktan kaynaklı bir olay değildi ama yine çok korkunçtu. 

İntihar kararını aldıkları o son konuşmayı merak ediyor insan, değil mi?

Evet. Çok radikal bir karar ya! (Boğazı düğümleniyor) Haberi öğrendiğimden beri doğru dürüst uyuyamadım. Oraya yatıyorum, buraya yatıyorum, bir şeyler okumaya çalışıyorum ama kapıdaki o not gözümün önünden gitmiyor. Gerçekten çok yaralandım. 

Yeşil Kart’a da başvurmamışlar. 

(Bileğiyle dirseğini göstererek) Buradan buraya bilezikli insanlar gördüm ben, Yeşil Kart’la sağlık merkezine gelen… 

“TRANS CİNAYETLERİNE KİMSENİN ACIDIĞINI SANMIYORUM, BİR İ..E ÖLDÜRÜLMÜŞ DİYORLAR; NASIL İNSANLAR BUNLAR?”

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü var önümüzde… 

Ya, kadın öldürmeyi bir sanat haline dönüştürdüler artık, bunu kameralar önünde yapmaktan çekinmiyorlar. Anlamıyorum, bu örnekler azalacağına gitgide artıyor; hapishaneye girince alkışlanıyor mu bunlar bilmiyorum. Ortalama her gün iki kadın öldürülüyor bu memlekette yahu! Her gün açıyorsun gazeteyi, en az iki kadın öldürülmüş, bayağı normalleştirdik yani kadın ölümlerini. Hele trans cinayetlerine kimsenin acıdığını sanmıyorum, bir i..e öldürülmüş diyorlar; nasıl insanlar bunlar? 

Bu ülkede Hande Kader gerçeği var, kadını yaktılar resmen.

Evet, yakıldı resmen. Nasıl bir nefretse bu? 

Bir zamanlar Akrep Nalan yanlışlıkla üzerine oturduğu için köpeğini öldürmüştü ya, aylarca konuşulmuştu o haber; şimdi kim hatırlıyor Hande Kader’i, Emine Bulut’u?

Unutuyoruz ve bu çok korkunç. O gün herkes hashtag yaptı, Emine Bulut’u konuştu şimdi geçti gitti. Her gün konuşulması lazım, bu cinayetler durana kadar. 25 Kasım için bizlere televizyonlara verilmek üzere uzun bir metin verildi, okumamız için. Nasıl ezberleyeceğim diye düşünürken, prompter olacağı söylendi. Yapabilir misiniz diye sordular; “yahu Bahçeli, Erdoğan yapabiliyorsa, ben neden yapamayayım, onlar yapabiliyorsa çatır çatır yaparım” dedim.