'Ortak vatanımızda, çoğulcu, laik, demokratik bir cumhuriyet inşa etmek için tüm adımları atacağız'



Artı Gerçek

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli Artı Gerçek'e konuştu.


Can BURSALI


ARTI GERÇEK - HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, partisinin 31 Mart ve 23 Haziran'daki tavrını, Çözüm Süreci'nin yeniden başlayabileceğine ilişkin iddiaları, Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik krizden çıkış yollarını ve ABD'yle yaşanan S-400 krizini Artı Gerçek'e değerlendirdi.

HDP'nin 31 Mart'tan farklı olarak 23 Haziran'a giderken İstanbul'da Ekrem İmamoğlu'nu açıktan destekleyecek olmasının, günlük bir politika olmadığını vurgulayan Temelli, Selahattin Demirtaş'ın 31 Mart sürecinde etkili olan çağrısının parti politikaları gereği olduğunu söyledi. Demirtaş ile HDP'nin birbirinden ayrı düşünülmesinin iktidarın algı operasyonu olduğunu ifade eden Temelli, HDP seçmeninin 23 Haziran'da İstanbul'da sandığa giderken Binali Yıldırım'ın "Kürdistan" demesinden etkilenmeyeceğini belirtti. 

İSPARK'ın HDP'ye verileceği iddialarına da değinen Temelli, "Kimseyle delikli kuruş için bile pazarlık yapmadık" derken, iktidar bloğunun otoriterleşmesine ilişkin çözümün Demokrasi İttifakı oluşturulmasından geçtiğini savundu. "Ortak vatanımızda, çoğulcu, laik, demokratik bir cumhuriyet inşa etmek için atmamız gereken tüm adımları atacağız" diyen Temelli, iktidarın mecbur kaldığı için PKK lideri Abdullah Öcalan'ın avukatlarıyla görüşmesine izin verdiğini ifade etti.

"AKP-MHP bloğuyla demokratik bir çözüm mümkün değil" diyen Temelli, parlamenter sisteme dönülmesi çağrısını yaparken, Demokrasi İttifakı'nın kurulması halinde iktidar alternatifi olduğunu da sözlerine ekledi. 23 Haziran'ın ardından resmi seçim tavkimine göre en yakın seçimin dört yıl sonra olduğunu belirten Temelli, "Benim kişisel tahminim dört yıldan önce seçim olacaktır" diye konuştu.

AKP'nin 'fabrika ayarlarına' dönmesi halinde bile birlikte hareket etmeyeceklerinin altını çizen HDP Eş Genel Başkanı, ekonomik krizin, ekonominin de demokratikleştirilmesiyle çözülebileceğini ifade ederken, S-400 krizine ilişkin, Türkiye'nin kötü dış politikası nedeniyle ABD ve Rusya arasında tenis topu gibi gidip geldiğini savundu.

Sezai Temelli'nin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

'İMAMOĞLU'NA AÇIK DESTEK 31 MART'TAN SONRAKİ GELİŞMELERDEN ÖTÜRÜ DEĞİL'

HDP, 31 Mart'ın aksine açık açık Ekrem İmamoğlu'na destek vereceğini ilan etti. Bu kararınızda 31 Mart'tan sonra yaşanan süreç mi etkili oldu yoksa İmamoğlu'nun tutumu mu belirleyiciydi?

İstanbul seçimleri artık bir referanduma dönüşmüş durumda. Biz bu seçimleri demokrasi referandumu olarak nitelendiriyoruz. 31 Mart'a giderken ortaya bir strateji koyduk ve 'Ya faşizm ya demokrasi' dedik. Biz demokrasiden yana tercihte bulananlar, AKP-MHP bloğunu geriletecek bir seçim stratejisi izledik. Ama bu seçim stratejisi, aynı zamanda bir siyasi stratejiydi. Türkiye, özellikle son 4 yılda, mutlak tecrit dönemi dediğimiz dönem boyunca her geçen gün hukuksuzluğun ve adaletsizliğin arttığı bir süreç yaşadı. Hukuksuzluk ve adaletsizlik artarken, baskı rejimi ile otoriterlik güçleniyordu. Bunu kırmanın yolu, demokrasi güçlerinin bir araya gelmesinden geçiyordu. Ortaya koyduğumuz strateji bunu başardı. Yani, bu otoriter rejime bu ülkenin mahkum olmadığını gördük. 23 Haziran'a giderken, 31 Mart'tan sonraki gelişmelerin değil, uzun soluklu mücadele hattımızın gereğini yapıyoruz. 23 Haziran'daki demokrasi referandumunda iki aday var. AKP-MHP bloğunun karşısındaki adayı destekliyoruz. Bizim açımızdan mesele bu kadar net. 

'SELAHATTİN DEMİRTAŞ HDP'DİR'

31 Mart'ta İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya gibi kentlerde HDP'nin aday çıkarmamasıyla birlikte yönetimi Cumhur İttifakı'nda olan kentleri Millet İttifakı kazandı. Selahattin Demirtaş'ın da seçimden hemen önce "Bağrınıza taş basın" diyerek yaptığı bir çağrı vardı. HDP seçmeninin Millet İttifakı'na oy vermesinde parti politikası mı, Selahattin Demirtaş'ın çağrısı mı belirleyici oldu?

İstanbul'da 900 binden fazla HDP seçmeni Millet İttifakı adayına oy verdi. 200 bin civarında seçmenimiz de sandığa gitmedi. 23 Haziran'da onların sandığa gitmesini sağlayacağız. HDP olarak yoğun bir çalışma yapıyoruz. Sayın Selahattin Demirtaş HDP'dir. Dolayısıyla bir HDP - Selahattin Demirtaş ayrımı varmış gibi yaklaşmak, Demirtaş'a büyük bir haksızlıktır. Geçen dönem eş başkanımızdır, bu dönem de her şeyiyle HDP'dir. Biz, Selahattin, Pervin, Sezai, Figen isimlerinden öte, birlikte bir çalışma yapıyoruz. HDP'nin demokrasi ve barış mücadelesine emeğimizi, yüreğimizi koyuyoruz. Selahattin Demirtaş barış ve demokrasi mücadelesini verdiği için cezaevindedir. 

'DEMİRTAŞ İLE HDP'NİN AYRI DÜŞÜNÜLMESİ BİRAZ DA...'

Selahattin Demirtaş'ın, 31 Mart'tan çağrı yapmasını siz mi rica ettiniz yoksa kendisi mi inisiyatif alarak çağrı yaptı?

Biz bir arada, bütünlüklü olarak bir çalışma yapıyoruz. Parti politikalarına uygun bir harekette bulunmuştur. Biraz önce de söylediğim gibi, Selahattin Demirtaş HDP'dir. Bundan farklı bir yaklaşımı ne Demirtaş düşünür ne de biz düşünürüz. Selahattin Demirtaş ile HDP'nin ayrı düşünülmesi biraz da, HDP ve onun tabanına yönelik iktidarın algı yönetimi çalışmasıdır. Buna en güzel cevabı da Selahattin Demirtaş veriyor. 

Önceki çözüm sürecinde iki taraflı yürütülmesine itirazlar vardı...

Evet, ciddi eleştiriler vardı. Haklı eleştirilerdi, haklı itirazlardı. Sayın Öcalan da, 2 Mayıs'tan sonra yaptığı açıklamalarda, dönemin neden sağlıksız geliştiğine dair eleştirilerini ortaya koyuyor. 

'HDP SEÇMENİ BİNALİ YILDIRIM'IN KÜRDİSTAN DEMESİNDEN ETKİLENMEZ'

31 Mart öncesinde sizin açıklamalarınız hedef alındı ve "Kürdistan diye bir yer yok, defolun gidin" denildi. 23 Haziran'a giderken Binali Yıldırım Diyarbakır'da "Kürdistan" dedi. Yaklaşımdaki bu değişim, HDP seçmenini etkiler mi?

HDP seçmeni "Kürdistan" denilmesinden etkilenmez. Çünkü samimi bir söylem değil. Samimi olan bir siyaset, Kürt meselesine çözüm üretir. AKP, çözümsüzlük üzerinden kendisini yapılandırıp sürekli olarak düşman hukukuyla yaklaşıyor. 31 Mart'a giderken benim şahsımda seçmenlerimize "Defolun gidin" diyen, hor gören, terörist diyen bir zihniyet var karşımızda. 31 Mart'taki sonucu kabullenmeyip, YSK marifetiyle gayrı meşru bir şekilde seçimleri yeniletenler, samimiyetsiz söylemlerle HDP seçmeninden medet umuyor. Bu düştükleri aczi gösteriyor. Bizim seçmenimiz, aslında bizim tabanımızdır. Onların Kürtlere şirin gözükmeye çabalamasının hiçbir karşılığı yoktur. 

İSPARK'IN HDP'YE VERİLECEĞİ İDDİASI: DELİKLİ KURUŞ İÇİN BİLE PAZARLIK YAPMADIK

İktidara yakın medyada, Ekrem İmamoğlu'nun kazanması halinde İSPARK'ın HDP'ye verileceği yazıldı. Böyle bir pazarlık oldu mu?

AKP iktidarı, siyaset yapmanın kolayını, HDP'yi kötüleyerek, düşmanlaştırarak buldular. İSPARK'ın bize verilmesi iddiasına kargalar güler. Fakat İSPARK'la ilgili konuşacaklarsa, İSPARK'taki yolsuzluğu konuşsunlar. İSPARK'tan elde edilen hasılatlar nerede? Halkın paraları nerede? Çok ciddi rakamların yolsuzlukla yok edildiğini görüyoruz. Bunlar ortadayken, İSPARK'ın HDP'ye verildiğini söyleyerek odak kaydırma, HDP'yi düşmanlaştırma, kendi suçlarını örtme gibi bir anlayışları var. Biz, 31 Mart seçimlerine giderken de, 23 Haziran'a giderken de, hiçbir partiyle delikli kuruş için bile pazarlık yapmadık, yapmayacağız da. 

'ORTAK VATANIMIZDA ÇOĞULCU, DEMOKRATİK, LAİK BİR CUMHURİYETİ İNŞA ETMEMİZ İÇİN GEREKEN TÜM ADIMLARI ATACAĞIZ'

Millet İttifakı'nda CHP'nin yanı sıra, İYİ Parti de var. İYİ Parti'nin içinde olduğu ittifakla birlikte hareket etmek, sizi siyaseten zorlamıyor mu?

Biz, kendi yaptığımıza bakıyoruz. Yaptığımız Türkiye halklarının, emekçilerinin, kadınların, çiftçilerin yararına mı, ona bakıyoruz. Biz bir Türkiye partisiyiz. Türkiye gerçekliğine vakıf olmalıyız. Biz, aynı zamanda Avrupa'yla, Ortadoğu'yla güçlü ilişkileri olan bir partiyiz. Dolayısıyla bu koca coğrafyayı ele alıp, jeopolitiği doğru okumamız lazım. Sosyolojik dünyasını iyi bilmemiz lazım. Ekonomipolitiğini iyi bilmemiz lazım. Yoksa, partilerin günlük aktüel siyasetleri bize yön vermemeli, stratejimizi belirlememeli. O yüzden, İYİ Parti'nin de siyaset yapma hakkı vardır. Ama her şeyden önce siyaset yapacakları bir zemine ihtiyaçları vardır. Bu nedenle, "Gelin, hangi partiden olursanız olun, siyaset zeminini oluşturalım" diyoruz. Ama bu zemin altımızdan çekildi. Bu toplumun bir anayasası yok. "Gelin önce anayasamızı yapalım" diyoruz. Bakın bu ülkenin toplumsal barışı yıkılmış, temeline dinamit konulmuş. Terörle Mücadele Kanunu gibi ayrımcılığı körükleyen, tüm memleketi terörize eden bir kanunla yargı bağımsızlığını yitirmiş. Evrensel hukuku var edelim, iktidara talip olalım. Bu zemin var edildikten sonra üzerinde siyaset yapılır. Siyaset o zaman kolaydır. Bu zemin yokluğunda, hepimizi ürküten gidişatta günlük siyasete boğulursak, ortak vatanımız için hayırlı sonuçlar doğurmaz. Biz, ortak vatanımızda, çoğulcu, laik, demokratik bir cumhuriyet inşa etmek için atmamız gereken tüm adımları atacağız. 

'DÜNYA SİYASETİNİN MERKEZİ ORTADOĞU, EN ÖNEMLİ ÖZNESİ DE KÜRT HALKI'

Öcalan'la ilgili gelişmelerin yaşanması, sizin seçim çalışmalarınızı etkiledi mi?

Sayın Öcalan'ın açıklamaları, her şeyden önce sadece HDP'yle sınırlı değil. 8 yılda avukatlarıyla görüşmemesi, ailesiyle iki buçuk defa görüşmesi büyük bir mağduriyet. Özellikle son dört yıldır süren mutlak tecrit koşullarının ne denli adaletsiz olduğunu sürekli dile getirdik. Açlık grevleri bunu açığa çıkardı. Artık iktidar mecbur kaldı ve avukatlar gitmeye başladı. Bunların sürekli olması Türkiye ve Ortadoğu için yararlıdır. Dolayısıyla sadece HDP siyasetinin çok ötesinde, herkesin Öcalan'dan gelen mesajları dinlemesi, yanıt vermesi, açıklama yapması, eleştirmesi, desteklemesi, katkı sunması gerekir. Tüm sorunların kavşağında konumlanan Kürt meselesinin çözmemiz lazım. Kürt meselesinin çözülmesi Türkiye'nin çok daha ötesinde, Ortadoğu'daki bir meselenin çözümüne denk düşer. Bugün dünya siyasetinin merkezi Ortadoğu'dur. Bu siyasetin en önemli öznesi Kürt halkıdır. Bu durumda meselenin birinci elden muhatabını yok saymak adaletsiz ve hukuksuz olduğu kadar, siyaset aklına terstir. 

'KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMÜNÜN DE DEMOKRATİKLEŞMESİ LAZIM'

Kürt meselesinin çözümü dediğimiz meselenin de demokratikleşmesi lazım. O yüzden herkesi davet ediyoruz. Demokratik müzakere dediğimiz anda, tüm halkların, tüm kesimlerin, emekçilerin, kadınların, sivil toplum örgütlerinin, baroların, toplumsal muhalefetin, muhalefet partilerinin konuya müdahil olması bir zorunluluktur. 

'AKP-MHP BLOĞUYLA DEMOKRATİK BİR ÇÖZÜM MÜMKÜN DEĞİL'

Yeniden bir çözüm sürecinde AKP'yle birlikte hareket edebilir misiniz?

AKP-MHP bloğuyla demokratik bir çözüm beklemek mümkün değil. Çünkü otoriter rejimi kalıcılaştırmaya çalışan, faşizmi kurumsallaştırma çalışan, tekçi anlayışla ve uyduruk Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlal edildiği bir yapıyla, demokratik hiçbir şey üretilemez. Demokratik çözüm, ancak demokratik mekanizmalarla ve o mekanizmaların toplumla bütünleşmesiyle üretilebilir. Sayın Öcalan, umudunu buradan koruyor. Sayın Öcalan, demokratik çözümde ısrar ediyor. Türkiye'de demokrasi isteyen herkes harekete geçmeli. Biz, Meclis'in üzerindeki vesayeti kaldırmalıyız. 

'PARLAMENTER SİSTEME DÖNÜLMELİ'

Tekrar parlamenter sisteme dönülmesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Parlamenter sisteme dönmek, demokratik bir yapıyı inşa etmek, ama bunu da sadece TBMM sınırında bırakmamak, bugünkü parlamentonun vazgeçemeyeceği bir ödevdir. Bu ödev yerine getirilmelidir. Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin parlamentoyu işlevsizleştirme tuzağına düşülmemelidir. 

'İDDİALI BİR ŞEY SÖYLEYEYİM; BİZ ARTIK BİR İKTİDAR SEÇENEĞİYİZ'

Parlamenter sisteme dönülmemesi halinde bir çözüm sürecinden bahsetmek mümkün değil mi?

Bugünkü iktidar özellikle çözümsüzlükten beslenerek yol alıyor. Sürekli olarak silah sanayiinden, militarizmden, savaştan bahseden, sürekli olarak Kürt halkının hem Türkiye'de hem Suriye'de anayasal çözüm isteklerini yok sayan, sürekli sınır ötesi harekat düzenleyen bir akla sahip. Buradan çözüm beklemek zor. Ama bütün partiler bu konuda inisiyatif alabilir. Tüm toplumu barışın önünü açabilecek politikalara davet edebilir. İşte umudu korumak böyle bir şey. Bu koruduğunuz umudu büyütmelisiniz. HDP'ye düşen budur. HDP, umudun partisidir. Gereğini yapmak için toplumun tüm kesimleriyle buluşuyor. Ama bundan daha iddialı bir şey söyleyeyim. Artık biz, bir iktidar seçeneğiyiz. Demokrasi İttifakı bir iktidar seçeneği olmalıdır. Türkiye'yi demokratikleştirecek bir bir geçiş programının seçeneğini var etmelidir. Bu çağrımız herkesedir. "Hep beraber Türkiye'yi değiştirelim, dönüştürelim" diyoruz. 

'İHTİYAÇ HALİNDE DEMOKRASİ İTTİFAKI KURUMSALLAŞIR'

Demokrasi İttifakı çağrınızı kurumsallaştıracak mısınız? 

Demokrasi İttifakı çağrımızı öncelikle toplumsallaştırıp, tüm halkları katmaktan söz ediyorum. Kurumsallaştırmak, buna bağlı gelişebilecek bir süreçtir. Baştan bir kurumsal aklı toplumun kendi siyaset yapma anlayışının üzerine koyduğunuzda, toplum hareket kabiliyetini kaybediyor. Oysa, toplum kendiliğinden hareket etmeli, bir araya gelmeli. Bu hareketlilik zaten mevcut yapıları da etkileyecektir. İhtiyaç halinde yeni kurumsal yapıları da oluşturacaktır. 

ERKEN SEÇİM VURGUSU: SEÇİMLER 4 YILA KALMADAN GERÇEKLEŞİR

Bir erken seçim beklentisiyle mi Demokrasi İttifakı çağrısı yapıyorsunuz?

Tek başımıza Demokrasi İttifakı'nı oluşturmamız mümkün değil. Her yer ulaşacağız. Elimizden gelen tüm çabayı ortaya koyacağız. Bu hareketlilik dalga dalga yayıldığı zaman süreç, umulandan çok daha hızlı bir ivme kazanır. Bu ivmeye bağlı olarak da, benim kişisel tahminim, seçimler 4 yıla kalmadan çok daha önce gerçekleşir. İktidar da değişir. Türkiye insanı, vatandaş olmayı, eşit vatandaşlar olarak yaşamayı hak ediyor. Türkiye çevresine barışı taşıyabilecek bir potansiyele sahipken, çevresine sürekli savaşı taşıyor. Buna bir son vermemiz lazım. Türkiye halkları bunu başarabilir. 

'FABRİKA AYARLARINA DÖNMÜŞ BİR AKP'YLE DE BİRLİKTE HAREKET ETMEYİZ'

AKP'yle ilgili 2002-2007 arasındaki döneme atıfla "Fabrika ayarlarına dönüş" vurgusu yapılıyor. AKP fabrika ayarlarına dönerse HDP'nin birlikte hareket etme olanağı var mı?

Yoktur. Fabrika ayarları dediğiniz dönemi incelediğinizde, AKP'nin siyaset üretmekten çok, neoliberal ekonomi politikalarını Türkiye'ye yerleştirmeye çalışmıştır. O dönemde Türkiye'nin neyi var, neyi yoksa satmışlardır. Aşırı borçlanmışlardır. Bugün yaşadığımız bütün iktisadi krizlerin temelini oluşturmuşlardır. Yanlış seçimleriyle, yanlış stratejileriyle içinden çıkılmaz bir kriz yumağı yaratmışlardır. AKP fabrika ayarlarına dönemez çünkü satacak bir şey kalmadı. O yüzden giderek otoriterleşti. O sahte baharın getirmiş olduğu kaynaklarla demokrasicilik oyunu oynadılar. Ama sahici adımlar atmadılar. Eğer atabilmiş olsalardı, zaten bugün bunları konuşmayacaktık. Dolayısıyla birisi yedisinde ne ise, yetmişinde de odur.

'FABRİKA AYARLARINA DÖNMEK YERİNE KENDİ İÇİNDE BİR DEMOKRATİKLEŞME ADIMI ATABİLİRSE...'

AKP'nin herhangi bir formuyla siyaset yapma olanağı yok mu diyorsunuz?

Bugünkü AKP anlayışıyla yok. Ama, fabrika ayarlarına dönmek yerine, kendi içinde bir demokratikleşme adımını atabilirse, bu tüm partiler ve Türkiye açısından hayırlı olur. Türkiye'deki siyasi yaşamın en büyük sorunu parti içindeki demokrasi mekanizmalarının çalışmamasıdır. Bu bütün partiler için geçerlidir. 

HDP için de geçerli mi?

HDP için geçerli değil tabii ki. HDP, parti içi demokrasi meselesini aşmış bir radikal demokrasi anlayışıyla örgütsel çalışma gerçekleştiriyor. 

'EKONOMİYE REÇETEMİZ DEMOKRASİ İTTİFAKI'

Bir akademisyen ve HDP Eş Genel Başkanı olarak, Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik krize nasıl bir reçete sunuyorsunuz?

Türkiye'deki hem iktisadi kriz hem siyasi kriz birbirine çok bağımlı. Hem birlikte hareket ediyor, hem de birbirini tetikliyor. Kriz süreçleri kronikleşirse, bir ülkeyi faşizme ve hatta daha da ötesi diktatörlüğe götürür. Krizlerin sonlanması için bir ekonomi politikanız olmak zorunda. HDP, bu anlamıyla hem demokrasi programıyla hem de ekonominin demokratikleşmesi programıyla bu kriz sürecine karşı mücadele veriyor. Demokrasi İttifakı'nın iktidara gelmesi önemlidir derken, ekonomideki krize karşı da reçeteyi ortaya koyuyoruz. Yoksulların, çiftçilerin, esnafın, küçük ve orta boy işletmelerin söz, yetki, karar sahibi olabileceği, üretim süreçlerinin toplumsallaştığı, teknololojicilik süreçlerine çok fazla kendini kaptırmadan gerçekten sahici teknolojilerle hareket edilen, üretimin tabana yayılmasıyla beraber kendi kaynağını doğayla barışık bir şekilde yeniden üretime sokabileceği modeller üzerine çalışıyoruz. Özellikle tarım bizim için başat sektördür. Tarım, tekstil, turizm gibi sektörlerde ölçek ekonomilerini tabii ki koruyarak ama ekonomiyi de yerelleştirerek, tabana yayarak bir anlayışı hakim kılmak istiyoruz. Ekonominin büyük bir kesimi sanaldır. O rakamların büyük kesimi gerçeklikten kopuktur. Gerçek ekonomiye dönüp, finans tahakkümünden ekonomiyi kurtarmak lazım. 

'DEMOKRATİK CUMHURİYETİ VAR ETMENİN YOLU EKONOMİYİ DE DEMOKRATİKLEŞTİRMEKTEN GEÇİYOR'

Bugün, ekonomi ayakta duruyorsa, borçalanarak duruyor. Hem makro ölçekte devlet borçlanıyor. Hem de mikro ölçekte aileler, kişiler borçlandırılıyor. Neden borçlanıyoruz? Borç dünyasını büyütmek için, o sanal dünyayı büyütmek için borçlanıyoruz. Her ilave borçlanma bizi daha da yoksullaştırıyor. Her ilave borçlanma işsizliği arttırıyor, doğayı daha fazla tahrip ediyor. İşte bu bağları kopartmamız, gerçek ekonomiye dönmemizle mümkün. Ama gerçek ekonomiyi de bir sanayiileşme hamlesi olarak okumamak lazım. Böyle bir yanılgı da var. Daha fazla sanayiileşme aslında büyük bir yıkım demek. Sağlıklı bir büyüme, öncelikle insanın beslenmesinden barınmasına, sosyal kültürel yaşamında doğaya kadar ihtiyaçlarını karşılayan bir ekonomi politikamız var. Kimilerine göre bu bir ütopya. Hayır, bu bir ütopya değil. Kapitalizmin bütün yıkıcılığına karşı, radikal demokrasinin var ettiği bir ekonomi programı. Evet, kapitalizm yıkmaya devam ediyor. Bazen termik santrallerle, nükleer santrallerle, bazen İHA'larla, SİHA'larla, S-400'lerle, savaş uçaklarıyla, insana hiçbir yararı olmayan şeylerle yıkıp yok etmeye devam ediyor. Başka bir ekonomi anlayışıyla başka bir dünyayı, demokratik cumhuriyeti var etmenin yolu, ekonomiyi de demokratikleştirmeden geçiyor. 

'TÜRKİYE S-400 PAZARLIĞI VE F-35 PAZARLIĞI ARASINDA GİDİP GELEN BİR TENİS TOPUNA DÖNDÜ'

HDP'nin S-400 krizinde, ABD Savunma Bakanı Vekili'nin yazdığı mektuba bakışı nedir?

Türkiye'yi mektup yazılabilir hale gelmiş bir dış politikayı arzu etmiyoruz. Ama Türkiye'nin savaş politikalarıyla hareket eden bir ülke olmasını da arzu etmiyoruz. Bu anlamıyla, ABD'nin politikaları da, Rusya'nın politikaları da, Türkiye'nin hayrına olmayacaktır. Türkiye'nin kendi özgün dış politikasını üretebilmesi için, kendi ülkesinde, halkıyla, toplumuyla barışık bir politik iklimi yaratmak zorundadır. Türkiye bunu yaratmadığı için, kendi halklarıyla barışık olmadığı için, sürekli savaş politikalarıyla hareket ettiği için, bir gün Rusya'yla S-400 pazarlığı, ertesi gün ABD ile F-35 pazarlığı arasında gidip gelen bir tenis topuna dönmüş durumda. Türkiye çok yıprandı. Çok hatalı bir Suriye politikası sonucunda Türkiye bir çok değerini yitirdi, itibarsızlaştı. Tüm bu itibar tahribatını telafi edebilecek bir dış politikayı, barış odaklı bir dış politikayı bir an önce hayata geçirmemiz lazım. Ekonomide demokratikleşme, siyasette demokratikleşme ve tabii buna bağlı olarak diplomaside demokratikleşme ve onurlu bir barış için Türkiye bir an önce adım atmalı.