'Gülen bir kadını suskun bir kadına çevirirler sonra da gülen bir kadın aramaya başlarlar'



Artı Gerçek

Hayat verdiği karakterlerle karikatür sanatında bir çığır açan ödüllü çizer Ramize Erer, 'Minibüste şort giyen kıza tekme atan kişi aynı anda çizere de tekme atmış oluyor' diyor.


Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK – 70’li ve 80’li yıllar, mizah dergisi tirajlarının en yüksek olduğu dönem… Türkiye'nin o yıllardaki popüler kültürünü ve sosyal yapısını anlamak için paha biçilemez bir kaynak olan Gırgır ise dönemin en ünlü mizah dergisi. 16 yaşında bir lise öğrencisi, üstelik bir kız çocuğu, Gırgır için karikatür çizmeye başlar. O yıllarda hangi 16 yaşındaki bir kız böyle bir şeyi hayal edebilirdi ki? Eğer Gırgır’ın başında kız çocuklarına da bir şans tanımak isteyen ülkenin en önemli karikatüristlerinden Oğuz Aral olmasaydı, büyük ihtimalle bu bir hayal olarak kalırdı zaten.

Türkiye karikatür sanatının en zenginleştiği ülkelerden, halkın büyük kesiminde adeta bir alışkanlık haline geldiği için, kemikleşmiş bir okuyucu kitlesine de sahip... Genelde erkeklerin ve eril dilin hakim olduğu bu alanda bilinen ilk kadın karikatürist, 1908-1918 yani Meşrutiyet Dönemi’nde Leylâk dergisinde çizen Fatma Zehra hanımmış. Osmanlı döneminde ondan başka bir kadın çizere rastlanmamış. 1930 ve 40’lı yıllarda ise çeşitli gazete ve mizah dergilerinde Melilâ Fuat, Amcabey dergisinde ise Selma Emiroğlu imzasını görüyoruz. Kadın karikatüristler 1950’li ve sonraki yıllarda daha sık ortaya çıkmaya başlasalar da hiçbir zaman kayda değer bir rakama ulaşamamış. Dolayısıyla Ramize Erer, Özden Öğrük, Gülay Batur, Meral Onat, Eda Oral gibi 70’li yıllara imza atan kadın karikatüristler, Gırgır’daki “Biz Bıyıksızlar” köşesinde kadınların sorunlarını, hayallerini ve yaşamlarını dile getiren karikatürlere yer vererek kendilerinden sonraki nesiller adına bir çığır açmışlar. Ülkenin ilk kadın karikatüristi olmasa da çizdiği “Kötü Kız” karakteriyle, toplumun ahlak anlayışını tepe taklak hatta kadın-erkek rollerini alt üst eden, ilk ezber bozan çizer Ramize Erer’dir bana göre.

Çok güzel bir kadın gerçekten, kafalardaki maskülen karikatürist imajından çok farklı. Kadınlığını asla gizlemiyor; uçuşan elbiseleri, etekleri çok seviyor. Kırmızı ruj ve oje kullanıyor. Modadaki yaratıcılığı seviyor ama ille de takipçisi değil. Tanıdığım çoğu karikatürist ve çizerden çok farklı, hatta çizdiği yırtık karakterlerle taban tabana zıt; naif ve çok utangaç bir tarafı var. Bazen konuşurken yüzü kızarıyor. Sanki hala o 16 yaşındaki kız çocuğu var karşımda. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü mezunu. Kendisi gibi çok ünlü bir çizer ve Leman Dergisi’nin yaratıcısı olan eşi Tuncay Akgün ile de orada tanışmış. Ülkenin Cumhuriyet gibi çok önemli dergi ve gazetelerinde çalışmış ama Cumhuriyet’ten “ahlaksız” olduğu gerekçesiyle çıkarılmış. Öyle aydın bir gazetenin kadın yöneticisinin, yine bir kadın çizeri çizdiği karakterlerden dolayı işten çıkarması, aslında ülkenin içinde bulunduğu sosyolojik durumu çok iyi açıklıyor. Gırgır döneminde hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine ulaşsa da Radikal Gazetesi’nde çalışmaya başladığında ülke çapında tanınır olmuş. Haliyle çoğu aydın ve popüler isimlerin karşı karşıya kaldığı linç kültürüyle tanışmakta gecikmemiş. Leman’da yayımlanan bazı çizim ve makaleler kendisine ve eşine tehdit yağmuru olarak dönünce, 12 yıl evvel yurtdışına taşınmak zorunda kalmış. Birkaç kez işsiz kaldığı için, parasızlığın ve çaresizliğin ne demek olduğunu gayet iyi biliyor. Gönülsüz olarak gittiği Paris ona öyle bir kucak açmış ki içindeki ressam tekrar hayata dönmüş. İki yıl evvel, karikatürlerinde yer verdiği güçlü kadın karakterleri sebebiyle 44’üncü Angouleme Çizgi Roman Festivali’nde aldığı ‘Yaratıcı Cesaret’ ödülü ise çizgiye verdiği emekleri taçlandırmış. 11 yıldan sonra geçen yıl ülkesine geri dönmüş. Karma ve solo sergiler açıyor, çizdiklerini kitaplaştırıyor, panellere katılıyor, özellikle imza günlerine çok değer veriyor. Sosyal medyanın insanları yalnızlaştırdığı bu dönemde okuyucularla buluşmanın çok önemli olduğunu düşünüyor.

“ANNEMİN BABASI VE ANNESİ POMAK’TI, BİZ ‘POMAKLARIN TORUNU’YDUK”

11 yıl sonra ülkeye dönmek nasıl bir his?

Aslında her gidiş -iyi bir şey için bile olsa-, biraz travmatik, buna rağmen ben yabancı bir şehirde çok mutluydum. Paris çok sevdiğim bir şehirdi zaten ve ben sevdiğim bir yere gittim. Mesleki açıdan beni çok besledi. Kendimi öyle gurbet ellerde hissetmedim, Facebook sayesinde her gün arkadaşlarımla birlikteydim. Güzeldi ama dönmek de güzel çünkü 40 sene burada yaşamışım, o yüzden eve dönme hissi vardı. Gerçi 11 yıl sonra bıraktığım yerden devam edeceğimi düşünüyordum ama öyle olmadı. Biraz zorlandım, çünkü orası -özellikle eşi gidip gelen, iki çocuklu yalnız yaşayan bir kadın için- özgürlük duygusu veren bir şehir ama burada maalesef o duyguyu pek hissedemiyorsunuz. Orası kadınlar açısından o kadar rahat bir yer ki, ama burası da çok şefkatli… Ailem, arkadaşlarım, sevenlerim burada…

Şefkatli ama gözleri üstünüzde bir şehir aynı zamanda… Sadece tanıdıklarınızın değil, tanımadıklarınızın da gözleri üstünüzde…

Evet, biraz öyle… Orada ben kuaföre bile gitmiyordum. Gidemezsin zaten çok pahalı… (Gülüyor) ama gitme ihtiyacı da duymuyorsunuz ama burada o ihtiyacı hissediyorsunuz. Çünkü burada her şeyinize bakılıyor. Kadın arkadaşlarınız da bakıyor; ne giydiğinize, saçınızı, makyajınızı nasıl yaptığınıza… Orada ise kadınlar çok doğal, bakımlılar ama doğallar…

Benim arkadaşlarım da botoks yaptırmam gerektiğini söylüyor.

Çok iyi anlıyorum, etraftan hep böyle bir baskı var. Botokssuz kadın görmüyorum neredeyse… Burası biraz da her şeye kolayca ulaştığınız bir yer aynı zamanda. Bakıyorum, herkesin son model telefonu var, taksitle falan ama bir şekilde alıyorlar. Estetiği de alıyorlar.

Hele o dolgu dudaklar! Donald Duck gibi yaptıranlar var resmen. İnsanlar biraz karikatürleşmeye başladı sanki, işiniz kolaylaştı mı bu sayede?

(Gülüyor) O bahsettiğiniz dudaklar çok feci gerçekten. Küçük dokunuşları anlıyorum ama dudaklara hiç dokunmamak lazım, çok kolay anlaşılıyor ve yüzü deforme ediyor. Dediğiniz gibi karikatürleşiyorlar. Çizgi sever böyle abartılı görünümleri… Gerçi Paris’te de var ama ünlü oyuncular, sanatçılar yaptırıyor, halkta böyle bir şey göremezsiniz.

Sizin aileniz de benimkiler gibi Balkanlardan, Üsküp’ten gelmişler; benim ailem 1958’de gelmiş, annem daha 6 yaşındaymış. Yeni Türkiyeliyiz yani…  Sizinkilerin hikayesi nasıl?

Siz geç gelenlerdensiniz. Bizimkiler, yani büyükanne ve büyükbabamlar, mübadele zamanı gelmişler. Amcam Yugoslavya’da doğmuş ama babam Kırklareli’nde doğmuş.

Araştırdınız mı geçmişinizi hiç?

Çok fazla araştırmadım tabii. Babamın annesinden hep Selanik ismini duyardım nedense, Piperova isimli köyünden bahsederdi hep, cennet gibi diye… Bu yüzden ben hep Selanik göçmeni olduğumuzu söylerdim herkese ama sonra her iki tarafın da Üsküp’ten geldiklerini öğrendim. Ninem bana hep oraları anlatırdı ama anlattıklarından duygu olarak bana geçen nedense hep hüzündü. Onlarda Rumeli’ye özgün bir neşe vardır, komiktir herkes, güler, her şeyle alay edilebilir, hiçbir şey öyle büyük trajedilere dönüşmez. Hafiftir, rahattır Rumeli-Balkan insanları, buna rağmen derinlerde bir hüzün hissederdim.

Bizimkiler hala Yugoslavya der Makedonya’ya ve aile büyüklerimiz hala Yugoslav Türkçesiyle konuşur; gelmey misın muri, ne isteysın kızçe bürek mi, gibi…

Ninelerin dili bu… (Gülüyor) Çocukken yaz tatillerimi hep ninemlerin yanında geçirirdim. Kasaba derlerdi ama küçük bir köydü yaşadıkları yer. Orada herkes göçmendi, çok fazla Arnavut vardı ve ben orada o farklı kültürlerle o kadar mutlu olurdum ki! Annemin babası ve annesi Pomak’tı, biz ‘Pomakların torunu’yduk, öyle hitap ederlerdi. O bahsettiğin dil, ninelerin dili benim için… (Gülümsüyor) Mesela annem de biber turşusuna ‘paprika’ derdi. Ninem bizi ‘kumpir’ yemeye çağırırdı. Biz genellikle babamın annesiyle kaldığımız için, Pomak ninem bana hep yabancı gelirdi. Mesafeliydi biraz, bu yüzden de merak ettiğim ve tanımak istediğim bir büyükanneydi. Bazen koynuna alıp uyuturdu bizi. (Gülümsüyor) 

Kız Hikayeleri kitabınızdaki hikayeler o ninenize mi ait peki? Kitabın kapağında Mostar Köprüsü’nün önünde geleneksel kıyafetli, gözü yaşlı bir kız var.

Bayan Yanı için çiziyordum Kız Hikayeleri’ni, sonra onu kitap haline getirdik. Orada büyükannemin genç kızlığını anlattım. Aklımda kalanlarla, biraz da hayal ederek çizdim hikayeleri… Eski fotoğraflara bakarak... Pomak ninemin ismi Nebiye idi. Tütüncülükle uğraşırlarmış mesela, sabah tütün kırmaya gidilirmiş. Çok başka giyiniyorlarmış, örme ponponlu önlükleri falan var, o kadar güzel ki. Çizmek kolaydı ama kullandıkları dili anlatmak zordu; bu yüzden büyükannemin Üsküp’ten tanıdığı, sokakta birlikte oynadığı çocukluk arkadaşını buldum. O söyledi köydeyken başka bir dil konuştuklarını, çiçeğe ‘kitti’ kadına ‘jena’ dediklerini… O dile âşık oldum ve hikayeleri de o kelimeleri kullanarak anlattım.  Ninemin arkadaşı söylemişti bana dedemin Pomak olduğunu, “ninen öyle değildi ama deden Pomak’tı” hani böyle neredeyse üzülerek falan söylüyor ama.  

Pomak ama olsun, der gibi…

Aynen öyle. (Gülüyor) Annem de ninemin Pomak olduğunu kabul etmiyor ama teyzem Pomakça kursuna falan gidiyor; ailede de bir bölünme yaşadık bu konuda. (Kahkaha atıyor) Biz Pomak değiliz diyorlar ama lakap Pomak Hüseyin, biz Pomakların torunlarıyız falan… Mesela Pomaklar tütüncülük yaparlarmış, köyde de tek tütüncü olan dedemdi, ama biz Pomak değiliz… (Gülüyor)  

Kız Hikayeleri geçmişle yüzleşmek gibi olmuş, biraz da vefa borcu gibi…

Yazarken ağladım zaten, beni iyileştirdi gibi... O hikâyeyi çizmekten, yazmaktan dolayı çok iyi hissettim kendimi ve ilk defa büyükannemle gerçek bir ilişki kurdum. 

Peki, ailesi Balkanlardan gelen bir kız çocuğu, önünde bir örnek de yokken, nasıl oluyor da çizer, karikatürist olmaya karar veriyor?

Aslında çok tesadüf çizer oldum. Lisede Levent Tarhan isimli sıra arkadaşımın sınıfa, “karikatür çizmek isteyen var mı” diye girmesiyle, benim de el kaldırmamla başladı. Ama ben hep resim yapan bir çocuktum, babam serbest mesleği olmasına rağmen resme çok düşkündü. İtalyan ressamların yaptığı, klasik manzara resimleri, peyzajlar asardı duvarlara; galerist gibi üç ayda bir o resimlerin yeri değişir, yeni resimler gelirdi. Sanatçı ruhlu bir adamdı, sanatçı olamamış ama ruhunda olduğu için kıyafetlerine büyük özen gösterirdi. İnanılmaz güzel giyinirdi, mesela aynı paltonun hem yazlığı hem kışlığı vardı. Aynı model ayakkabılar, şapkalar, yelekler… Hep kravat takardı ve yatana kadar hiç çıkarmazdı, süslü bir adamdı. Babamı hep ayna karşısında hatırlarım mesela, böyle saçlarını tararken ama annemi hatırlamam. (Gülüyor)  

Anne büyük ihtimalle 5 çocuğun arkasından koşuyordu.

(Gülüyor) Evet, böyle saç baş dağınık falan… Neyse, ben o resimleri kopyalardım, küçük tüplü yağlı boyalarla kağıtların üstüne… Tuval nedir bilmiyordum daha. O resimlerin içinde gezerdim ben; mesela kuyuya bakan kırmızı etekli küçük bir kız olurdu, o kız ben olurdum, o tabloların içinde yaşardım resmen. Yaptığım resimleri gelen misafirlere gururla gösterirdi babam, onun o davranışı da beni çok cesaretlendirirdi. O benim PR’ımı yapıyordu. (Gülüyor) Kafası çok açık bir adamdı. Çok komikti. Misafirler gittikten sonra onların taklitlerini yapardı, hepimiz yerlere yatardık gülmekten. Çok eğlenirdik ama ertesi gün sokakta taklidini yaptığı birini gördüğüm zaman utanırdım, kötü hissederdim. Gözlerimi kaçırır, yüzüne bakamazdım, bir gece önceki halini düşündüğüm için. (Gülüyor) 

Bir babanın kız çocuğunu böyle desteklemesi ne kadar önemli, değil mi?

Tabii ki. Mesela çizdiğim karikatürler için bazıları “eve götüremiyorum gazeteyi, karım var çoluk çocuğum var, bu da hep seksten bahsediyor, başka konu mu kalmadı” derken, babam gururla o karikatürleri kahvede arkadaşlarına gösterirdi “bakın kızımın yaptıklarına” diye… Aslında çok utangaç bir kızdım ben.

Hala öyle olduğunuzu düşünüyorum.

(Utanarak gülümsüyor) Sanırım. Kızımda da var bu.

"YAŞADIĞI TÜM BASKILARA RAĞMEN, GIRGIR HER ZAMAN SÖYLEYECEĞİNİ SÖYLEDİ"

16 yaşındaydınız, Gırgır’ın önünde diğer çizerlerle birlikte beklediğinizde… Sizi görünce şaşırıyorlar mıydı?

Şaşırıyorlardı çünkü çok erkek bir dünyaydı, sekreterden başka hiçbir kadın yoktu. Oğuz Aral’ın sağ kolu, meşhur Mevhibemiz, çok severdi herkes… Onun dışında kadın sesi duyulmazdı. Oğuz Aral, tanıdığım ilk pozitif ayrımcı olarak, bir kız geldiğinde onu hiç kaçırmaz, hemen onun çizimleriyle ilgilenirdi. İlk gidişimde -bütün o siyahları fırça kullanmadan elimdeki tarama ucuyla yapmıştım- hemen bana fırçasını hediye etti. Bunu yaparak hem seni teşvik ediyor hem takdir ediyor hem cesaret veriyor hem de kendini oraya ait hissetmeni sağlıyordu. Çünkü sana fırçasını vermiş bir adama bir daha gideceksin. 

Çok sert bir adammış ama…

Çok. Nefesim tutulurdu odasının önünden geçerken. Korkudan, ayaklarımın ucunda yürüyerek geçerdim, aman beni fark etmesin diye... Odaya girdiğinde saklanmak isterdim. (Gülümsüyor) Aynı zamanda da babacan bir insandı. Karşısındakini çok iyi tahlil eder, resmen röntgenini çeker ve çok iyi anlardı. Kimin nasıl bir sorunu varsa, daha anlatmadan bilirdi. Çok da güzel muhabbet ederdi. Bizim kaç katımız tecrübesi vardı, şöyle bakması yeterdi. Bize çok yaşlı geliyordu ama belki de daha kırklarında bile değildi. (Gülüyor)

İlk çizdiğiniz karikatürü hatırlıyor musunuz?

Ayşe Ali’yi seviyor. (Gülüyor) Yazılı tişört modası vardı o dönem ve tişörtü bir kız giyiyordu. Çok naif bir karikatürdü ve Gırgır’da yayımlanmıştı.

Bir kadın olarak çizer dünyasına uyum sağlamakta zorluk yaşadınız mı hiç?

Hiç uyumsuzluk yaşamadım, çok mutluydum çünkü. Lisedeyken içine kapanık, kolay arkadaş edinemeyen utangaç kız çocuğu birden sosyalleşmeye başlamıştı mesela. Bütün arkadaşlarım çizer ve erkekti. Çok zeki ve çok komiklerdi, çok eğlenirdik. Onlarla birlikte kendimi hiç kız gibi hissetmezdim. Bir cinsiyetimiz yoktu birlikteyken. Herkes eşitti. Adaş gibiydik.

Ben de eski dergiciyim. Ay sonu dergide sabahlama zamanı çok yorucu ama çok eğlenceli geçerdi bizde, sizde nasıldı?

Biz de çok eğlenirdik. Oradaki en önemli duygu o kolektif duygudur bence. Birlikte bir şey ortaya çıkarma duygusu… O heyecan herkese yayılırdı, müthiş muhabbetler dönerdi.

70’li yılların sonundan bahsediyoruz, bir kız çocuğunun bir mizah dergisinde sabahlamasına izin vermiş babanız.

Dergiye gelen başka kızlar da vardı ama ailesinde bu yüzden sorun yaşayanı görmedim. Herkes çok rahat gelir giderdi. Ben de belki çok şanslıydım ya da o zamanlar insanlar daha özgürdü galiba. Sokakta sigara içtiğimizi hatırlıyorum mesela, hiç kimse bir şey demezdi.

Annemin 70’lerdeki fotoğraflarına bakıyorum, şu an giymeye cesaret edemeyeceğim mini etekler, apartman topuklar… Ne ara, o rahatlık ve özgürlükten minibüste şort giydiğimiz için tekme yediğimiz dönemlere geldik acaba?

Gerçekten bilmiyorum. Nasıl bu kadar değişti her şey, bilmiyorum.

Geçen gün ülkenin en önemli oyuncularından Tarık Akan’ın ölüm yıldönümüydü. Siz de Gülay Batur ve Meral Onat’la beraber röportaj yapmak için Tarık Akan’ın evine gitmişsiniz. O günü anlatsanıza…

(Kocaman gülümsüyor) Çok gençtik o zaman, üç kız buluştuk ve onun evine gideceğiz, haliyle çok heyecanlıydık, üstelik gazeteci olmadığımız halde gazetecilik yapacaktık. O kadar güzel karşıladı ki bizi. Kapıyı kendi açtı. Hani ailemizin bir çocuğu gibiydi ya hep, çok yakışıklı, bebek yüzlü ama aklı bir karış havada, lay lay lom falan; kütüphanesini görünce çok şaşırmıştım, boydan boya inanılmaz kitaplarla dolu bir duvar düşün. Hatta Oğuz Aral’ın okumam için tavsiye ettiği ‘Uygarlık Tarihi’ kitabına da orada rastladım. Kitaplarına baktığımı görünce yanıma geldi, kitaptan bahsedince birden kitabı çekti, biri imzalı iki tane varmış meğer ve birini nezaketle bana hediye etti. Bizim istediğimiz her şeyi yaptı çekim için, hiç star kaprisi yapmadan… Camdan atlar gibi yap diyoruz, yapıyor falan… Çok tatlıydı. Çok samimi ve çok mütevazıydı. Çok yakışıklıydı ama sanki yakışıklı olduğunu bilmiyordu.  

Tanınırlığınız ne zaman başladı peki?

Aslında çizginiz yayımlanmaya başladığı andan itibaren görünür olmaya da başlıyordunuz. Fazla mecra yoktu. Gazete sayısı da fazla değildi. TV tek kanaldı. Bir yerde isminiz çıktı mı, bu sizi tanınır yapıyordu zaten. Ama özellikle biz üç kız köşe yapmaya başladığımızda, inanılmaz mektuplar almaya başladık. Hem yaptıklarımızla ilgili hem de aşk mektuplarıydı bunlar. Ama böyle 6-7 sayfalık, 10 sayfalık mektuplardı. (Gülüyor)

Ne kadar masum, naif bir dönemmiş, değil mi?

Çok. Ve en çok da hapishanelerden gelirdi. 12 Eylül sonrasıydı. Aydınlar, entelektüeller içerdeydi o zaman, şimdiki gibi.

Darbe dönemi Gırgır’ı nasıl etkiledi?

Yaşadığı tüm baskılara rağmen, Gırgır her zaman söyleyeceğini söyledi. Hiçbir zaman geri durmadı. Bir kapak yüzünden bir ay kapatıldığı bir dönem oldu ama ardından daha da güçlenmiş bir şekilde çıktı ve çıktığı ay 500 bin sattı. 

500 bin şu an hayal ötesi bir rakam mizah dergileri için… Bir de o zamanların okur-yazar oranını düşünürsek, muazzam bir rakam.

Gerçekten de inanılmaz bir rakam. Düşünsene, öyle bir dergide çiziyorsun. Milyonlarca okuyucusu vardı. Sadece satın alanların sayısı 500 bindi ama dergiyi satın almayanlar da okuyordu çünkü ortak okunan bir dergiydi. Birisi okur bırakır, oradan başka biri alırdı. Üniversitelerde, kantinlerde, toplu taşımalarda bulabilirdiniz Gırgır’ı… Ama benim asıl tanınırlığım Radikal’le oldu. Onunla başka bir okuyucuya ulaştım. Pazartesi Dergisi’yle farklı ve feminist bir kesime ulaştım. Orada Tüpçü karakterini çiziyordum. Bir dönem de 6 ay kadar Cumhuriyet oldu, onun okuyucusu da farklıydı.

“MİNİBÜSTE ŞORT GİYEN KIZA TEKME ATAN KİŞİ AYNI ANDA ÇİZERE DE TEKME ATMIŞ OLUYOR”

Ama oradan ‘ahlaksız’ şeyler çizdiğiniz gerekçesiyle işten atıldınız. Cumhuriyet’i düşününce, bu olaya hem çok şaşırıyorum hem hiç şaşırmıyorum.

Bir taraftan da şaşırmadınız ama, değil mi? (Gülümsüyor) Hiç şaşırtıcı değil aslında.

Aslında bir genel yayın yönetmeninin size kullandığı üsluba şaşırdım daha çok.

Evet, ben de şaşırdım. Benim için şoktu öyle bir söylem, hiç beklemiyordum. Ama bu tamamen insanlarla ve dünyaya bakışlarıyla ilgili bir şey. O yönetici öyle bir insanmış ama Mehmet Yılmaz olsaydı böyle bir şey kesinlikle olmazdı. Kovulduktan sonra Mehmet Yılmaz Radikal için bir şeyler çizmemi istedi ve sonsuz özgür bıraktı beni. Hatta o kadar acayip bir şey oldu ki! (Düşünüyor) ÖzKeşan diye ismini uydurduğum bir otobüs çizdiğim bir karikatürüm yayımlanmıştı; işte otobüs bir tarlanın yanında durmuş, muavin ‘5 dakika seks molası’ diyor ve insanlar cıbıl cıbıl tarlaya koşuyor falan… Çok sempatik bir karikatürdü aslında. Ertesi gün yazı işleri müdürüm aradı; gelen faksın haddi hesabı yokmuş, Keşanlılar karikatüre çok alınmışlar ve tepki faksları göndermişler. Avcılar Derneği dahil, o bölgenin en yetkilileri bile faks çekmiş. Ben yatağa girdim ve bütün gün çıkmadım, eyvah yine atıldım, işsiz kaldım diye... (Gülüyor) Sonra Mehmet Yılmaz aradı ve kahkahayla gülerek ‘tepki gelmesi, gelmemesinden iyidir, canını sıkma’ dedi. Oğuz Aral da hep aynı şeyi söylerdi, tepki gelmesi iyidir, rahatsız olsunlar derdi. Yöneticilerin verdiği destek, cesaret insanı o kadar özgürleştiren bir şey ki, o telefondan sonra ben yine hiçbir şey düşünmeden, üzerimde bir baskı hissetmeden ve oto-sansür uygulamadan çizmeye devam ettim.  

Her iş yerinde geçerli bu ama özellikle yazarların, çizerlerin çalıştığı mecraya güvenmesi ve özgür bırakılması gerçekten paha biçilemez…

Bireysel özgürlüğün için mücadele etmek çok önemli. Mesela 70’lerde feministler olmasaydı Fransa’da kürtaj hala yasaktı ve cezası idamdı. Tanınmış yüzlerce kadın kürtaj olduklarını itiraf edince, yasayı değiştirmek zorunda kaldılar. Manifestonun metnini Simone de Beauvoir yazmıştı. Biz kadınlar her konuda mücadele ede ede bulunduğumuz konuma geldik. Her kadın özgürlüğü için gerek ailesiyle gerek arkadaşlarıyla gerek toplumla bir mücadele vermiştir. 

Erkek egemen Ukrayna toplumuna tepki çekmek için kurulan FEMEN grubu da çok ses getirdi.

Evet. Ses çıkardıkça ilerleyebiliyoruz. Dünyanın her yanında, her dönem baskı yaşamışız. Sen bile bu baskıyı görmüyor musun? Kafalar aynı, nerede olursa olsun. Minibüste şort giyen kıza tekme atan kişi aynı anda çizere de tekme atmış oluyor.

Dünyada ama özellikle ülkemizde anneannenizin anneannesi dahil, sokakta yürürken ya da toplu taşımada fiziksel ya da sözlü tacize uğramamış kadın yoktur bence.

Tabii, kesinlikle. İltifat bile olsa kadınların arkasından laf atılır, bu bir tacizdir. Bu cüreti bulabiliyorlar. Sen farkında olmadan başını öne eğiyorsan ya da bir yerini kapatmaya çalışıyorsan taciz işe yaramıştır.

Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni’nin size ‘ahlaksız’ demesi de bir tacizdir ama sizde işe yaramamış; çizginizi kapatmaya çalışacağınıza ‘Kötü Kız’ karakteri yarattınız.

Kadınların öyle bir karaktere ve öyle bir dile ihtiyacı varmış demek ki çünkü çok sevildi. Ondan rahatsız olanlar, nefret edenler de oldu tabii ama sivri, ezber bozan, kadın erkek rollerini altüst eden bir karakter, elbette tepki çekecekti.  

Çizeri siz olduğunuz için, sizin de kötü kız olduğunuzu düşünenler var mıydı acaba?

Öyle zanneden çok insan vardır çünkü kafalarındaki mizah öyle bir şey. Öyle bir mizahı biraz yırtık olan bir kız yapabilir imajı vardır çoğunun kafasında. Erkeksi bir özgürlüğe sahip olman gerekiyor, böyle bir karakter çizebilmen için. Hayatın içinde kaç kadın kendini dizginlemeden espri yapabilir? Mutlaka ona bir isim, bir yakıştırma takılır. Kötü Kız karakteri için bacaklarını örtsün, öyle oturmasın diyenler oldu ama benim için söylenen kötü bir yorum hiç olmadı veya bana ulaşmadı. Ama benim kötü kız gibi kankalarım hala var, yaşayan bir karakter o yani. 

Haklısınız. ‘Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak’ diyen siyasetçimiz bile var sonuçta.

(Gülüyor) Bırak espri yapmayı, kadın gülemez bile… Gülerse de usturuplu gülmesi beklenir. Gülen bir kadını suskun bir kadına çevirirler sonra da gülen bir kadın aramaya başlarlar. Vahim bir ironi… 

“DÜŞÜNCEYE SALDIRMAK ESKİ BİR GELENEK, KARİKATÜRÜ DE ŞEYTANİLEŞTİRDİLER BU YÜZDEN”

İsmet Berkan’ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Radikal’de uzun yıllar çalıştınız. Birlikte çok zaman geçirdiğiniz için soruyorum; Kabataş yalanı ortaya çıktığında, maddi kanıtla beslenmesi gereken bir gazetecinin ve tanıdığınız birinin böyle milyonları etkileyen bir yalan söylemesi size ne hissettirdi?

Her işte olduğu gibi etik gerçekten çok önemli çünkü ne kadar dürüstseniz o kadar iyi çizersiniz bizim dünyada da. Karikatür bile yalan kaldırmaz. İsmet Berkan’ı severdim ve bu olayı öğrendiğimde kötü hissettim kendimi. Gazeteci ve genel yayın yönetmeni olarak iyi bir çalışma anlayışı vardı, dolayısıyla çok şaşırdım. Hiç ondan bekleyeceğim bir durum değildi. Çok üzüldüm ve bunu çizgiye yansıttım zaten. Çok düşündüm üzerinde ama sonunda üzülerek de olsa İsmet Berkan ile Balçiçek Pamir’i birlikte çizdim; etik çok önemli olduğu için çizmek zorunda hissettim kendimi. Bir taraf olmaktı yaptıkları... O videoyu seyretmiş gibi konuştular ya, ben de anne ve bebek olarak çizmiştim ikisini, bir bebek arabasında…

Çok tuhaf bir senaryo değil miydi? Deriler giymiş erkekler, ellerinde kamçılar, mağdur kişiyi dürtmeler, itmeler, aşağılamalar hatta üzerine işemeler falan…

Çok korkunçtu. Bu detayları gördüğünü söylemiyor ama şöyle bir izledim diyor. Çok da katılmak istemiyor gibi ama aynı zamanda bir durumu da kurtarmaya çalışır gibi... Çok üzücüydü çünkü söylediklerinden gerçekten de milyonlarca insan etkilendi.  

Sadece bir söylemin değil minicik bir karikatürün bile büyük bir etkisi oluyor, ki bazen hayatlara bile mal olabiliyor. Charlie Hebdo olayı gibi…

Maalesef. Düşünceye saldırmak eski bir gelenek. Karikatürü de şeytanileştirdiler bu yüzden. Büyük bir sanattır karikatür, kendine has bir dili vardır; ülkemizin de kendine has bir karikatür dili, köklü bir karikatür kültürü var. Okuyucusu vardır. Her ülkede yok bu; bir Fransa’da vardır, bir de bizde. Bazı açılardan da politik bir sanattır ayrıca. Bazıları kendilerini sözle, yazıyla bazıları da çizgiyle ifade eder. Ama tepki gören yine her zaman düşüncedir.

Yine de çizmekten vazgeçmiyorlar. Ofislerinde kurşunlanıyorlar ama vazgeçmiyorlar. Leman gibi dergiler kâğıda yapılan zamlardan sonra cep boyda çıkıyorlar ama çıkıyorlar. Baskı görüyorlar ama devam ediyorlar. Hapse bile giriyorlar ama çizmekten vazgeçmiyorlar. Bu direniş değil de nedir?

Dediğim gibi bu baskı çok eskiden beri var. Mizah dergilerine sayısız dava açıldığını biliyorum. Özellikle Özal döneminde… Hatta bir dava, Semra Özal çirkin çizilmiş diye açılmıştı. (Gülüyor) Karikatürize etmek, seni en güzel halinle çizmek değildir zaten. Karikatürünüzün yapılmasından çok hoşlanmazsınız çünkü yüzünüzde bir deformasyon yapılacaktır, bazı özellikleriniz abartılacaktır, kendinizi öyle görmek istemezsiniz. 

Charlie Hebdo’nun toplumların kutsallarına dokunmaktan çekinmeyen, tabuları yıkmaya çalışan bir tarzı var.

Onların tavrı o zaten, çok sert. Her konuda çok sertler. Eleştiriyorlar ama bir sürü insanın gösteremeyeceği durumları çizmekten çekinmiyorlar. Onu ima etmek yerine açık açık gösteriyorlar.

Ama gerçekleri çiziyorlar, insanlar da o gerçeklikten rahatsız oluyor.

Evet. Sanat biraz öyle bir şey zaten, rahatsız etmekle ve kaldırabilmekle ilgili. Ama ona dokunma buna dokunma dersen bu sansüre girer ve bir süre sonra dokunacağınız hiçbir şey kalmaz. Sansürden uzak durmak gerekir. Ne kadar kötü bir şey anlatırsa anlatsın, ben her zaman sanatçının yanında durmayı tercih ediyorum.

Bu uğurda hapse atılan karikatüristler hatta onların karikatürlerini paylaştıkları için ceza alanlar da var. Mesela Musa Kart hepse atıldığında ne hissettiniz?

Şu an çıktı Allahtan ama bir karikatür yüzünden içeri girdi. Çok üzücü ve ürkütücü, ne diyebilirim ki? Bu da bir çeşit sansürdür. Sizi oto-sansüre yönlendiren bir tavır ve ister istemez üzerinizde bir etkisi oluyor.

Siz de oto-sansür uyguluyor musunuz kendinize? Özgür hissediyor musunuz çizerken?

Bazen dikkat etmek zorunda kalıyoruz ama gene de çizerleri çok cesur buluyorum. Kendime çok sansür uygulamamaya gayret ediyorum. Ne düşünüyorsam, onu çizmeye özen gösteriyorum.   

“YAZAR BİR ARKADAŞIM, ‘SENİN KARİKATÜRLERİN HEP FIRINDAN YENİ ÇIKMIŞ GİBİ TAZE’ DEMİŞTİ”

Sadece kadın çizerlerin olduğu bir mizah dergisi çıkarıyorsunuz, dünyada bir ilk sanırım. ‘Bayan Yanı’ ismi nasıl çıktı? O söylem otobüs yolculuklarında kullanılırdı genelde.

Tamamen o fikirle yola çıktı. Bulduğumuzda hepimiz çok güldük, sevdik ama onu anlamayanlar var. Neden kadın yanı değil de bayan yanı, diye… Çok sinir bozucu. Orada kadınlara bayan diye hitap etmiyoruz, bütün kavramlar karışmış durumda.

Sizin gibi kadın meselesine duyarlı birine böyle ders vermeye çalışmaları tuhaf doğrusu.  Bazen söylemlere takılma olayı çok büyütülmüyor mu sizce de? Fazla hassasiyet ipin ucunu kaçırmaya sebep olabiliyor.

Takılmalarının sebebini çok iyi anlıyorum ama bazen çok abartılıyor. Bayan diyen bir erkeğe de çok kızamıyorum çünkü yerleşik bir hitap şekli o ve uzaktaki birine bayan diye seslenirsin, kadın diye seslenemezsin. Madam, matmazel gibi bir söylem bayan... Ama bazı durumlarda kadın yerine ısrarla bayan denmesi beni de rahatsız ediyor.

Artık çizgi sinemayı da ele geçirmeye başladı. Son dönemlerde dizi ve film niyetine yapılan animasyonların sayısı artıyor. Amerika’daki bazı üniversitelerde Bilişsel Psikoloji bölümünün içinde anime ve oyun karakterlerinin psikolojilerini çalıştıkları bir ders bile var.

İlginç bir dersmiş, acaba insana faydası ne? Herhalde çocuklara yanlış bir yönlendirme yapılmasın diye mi konmuş acaba? Bazı animasyonlar çok distopik ve karanlık, ben giremiyorum o dünyanın içine. Mesela benim küçükken en sevdiğim çizgi film Heidi idi. Bayılırdım ona. O kadar özdeşleştirmiştim ki kendimi onunla, o nefes nefese koşarken benim de nefesim kesilirdi. 

Ben de bayılırdım Heidi’ye hatta Peter’a aşıktım.

Ben de aşıktım Peter’a. (Gülüyor)

Üstelik çizgi film deyip geçmemek lazım, Heidi’nin çıplak ayaklı olmasının sebebi, İsviçre’de köle olarak satılan çıplak ayaklı çocuklara bir göndermeymiş aynı zamanda.    

Doğru. Herkesin bilmediği bir gerçeklik de saklı o animasyonda. Bir çizgi filmin hayatlarımızda ne kadar büyük bir etkisi var düşünsene.

Çizgi romancı Galip Tekin’in dünyası da distopik ve fazla sıra dışıydı. İncecik belli, diri memeli, sıkı kalçalı mükemmel kadınlar çizerdi ama sizin kadınlarınız gerçeğe daha yakın.

O yüzden belki o dünyaya çok yakın hissetmedim kendimi. Çok ruhsuz ve çok erkek buluyorum o çizgiyi… Benimki karikatür zaten, mükemmel olması anlamsız. Çizgi roman farklı bir tarz, arada hikayeler anlatsam da ben çizgi romancı değilim. Çizgi roman çizerken hem yönetmen hem oyuncu hem ışıkçı hem ses hem yazar hem kameraman olacaksın, çünkü o kareler aynı zamanda birer kadraj. Çok zor ve meşakkatli bir iş. O yüzden Galip’in işlerini inanılmaz ve insanüstü buluyorum. O hikayeleri haftalık yapıyordu bir de. Emeğe bakar mısın? Fransa’da editörler bir çizgi roman hikayesine iki sene veriyor. Bizde her şey çok hızlıydı, seri üretim gibi… 2-3 günde hatta birkaç saatte iş teslim ederdik bizler. Ağır işçiydik resmen ama o stresin de verdiği bir yaratıcılık var tabii. O strese, o adrenaline o kadar alışmışım ki, insani zamanlarda çizdiklerim, o son anda yaptığım işler kadar etkileyici ve komik olmuyor. Yazar bir arkadaşım, ‘senin karikatürlerin hep fırından yeni çıkmış gibi taze’ demişti. Sanıyorum bunun sebebi, hep o son anda yapmanın verdiği heyecan ve adrenalin. Bu da çizgine yansıyor tabii.

Üstelik Radikal’de çalıştığınız dönemde, 13 yıl boyunca bayram seyran demeden her gün çizdiniz.

Bir de o var, her gün çizmek de çok acayip bir şey. Her gün o stresi yaşıyorsun ama o stres çok yaratıcı yapıyor insanı. Şimdi oturup yapamam öyle bir şey mesela çünkü stres yaratan bir durum yok ortada, bir yere bir iş yetiştirmem gerekmiyor. Paris’te oğlumu okuldan almaya giderken otobüste çizdiğimi bilirim. Bir taraftan gazeteden biriyle konuşuyorum, daha ne kadar zamanım var diye, bir taraftan da çiziyorum, bir taraftan da faks bulmam gerekiyor. Otobüste başımı kaldırdığımda herkesi beni seyrederken bulurdum. (Gülümsüyor)

Radikal’den de mecburen atılınca birden büyük bir boşluk olmuştur.

Çok sarsıcı bir durumdu gerçekten. Çünkü size bağlı olmayan bir durum, işsiz kalıyorsunuz ve birden korkunç bir boşluğa düşüyorsunuz. Parasızlık da var, birden beş kuruşsuz kaldım. Çok depresif bir durumdu. İlk 6 ay çok zordu. Sorbonne’a gittim ne yapabilirim diye. Sanat tarihi okuyabileceğimi söylediler, akademi mezunu olduğum için, ama öğrencilik işleri benden geçmişti artık. Aslında ressam olmama rağmen yıllardır resim yapmıyordum; büyük bir kararla resmi bırakmış, karikatüre başlamıştım. Başladıktan sonra bir daha resimle ilgilenmemiştim, bir ressam arkadaşım bile olmadı, o derece… (Gülüyor) Paris bana resmi hatırlattı. Müzelerde, sokaklarda gezdiğinde her yerde resim karşına çıkıyor zaten, dolayısıyla resim aşkım tekrar depreşti ve eve şövale, tuvaller, boyalar aldım.

İlk ne çizdiniz?

İlk çocuklarımın portrelerini çizdim. Resmi unutmuştum ama iyi ki unutmuşum çünkü akademide bir atölyeye dahil oluyorsunuz ve hocanın etkisiyle resim yapıyorsunuz. Aslında Gırgır da öyleydi biraz. O etkiden kurtulmanız ve kendi tarzınızı oluşturmanız çok zor. Şimdi baktığımda keşke bir ekolden bağımsız bir şeyler yapabilseydik diye düşünüyorum. Mutlaka bir ekole giriyorsunuz çünkü ve o tarzınızda çok belirleyici oluyor, özgürleşemiyorsunuz, bana iyi gelmiyor bu. Bazen o ekolün etkisinden yıllarca kurtulamadığınız için yeni bir şey üretemiyorsunuz. Risk almak istemezsiniz çünkü. Bu yüzden dahil olduğum ekolü unutunca, direkt özgür olarak başladım resim yapmaya. Karikatür de beni çok özgürleştirmiş gerçi, farklı bir disiplin olduğu için.

En sevdiğiniz ressam kim peki?

Akademide de en sevdiğim ressam Matisse’di. Hala ona hayranım, bayılıyorum. Onun verdiği müthiş bir ferahlık duygusu var. O espas, o derinlik, renkleri, formları bambaşkadır. Özellikle formları deforme edişini de çok severim. Klasik bir resim değil, bugünün resmi de aynı zamanda. Marlene Dumas da müthiş etkileyici bir ressam bana göre… Picasso’yu da severim ama ondan çok etkilenmemişimdir. Van Gogh ise bambaşka bir şeydir benim için, ressam değil o artık, başka bir şey… Biricik yani, başka bir yere koyuyorum ben onu. Zaten en iyi hoca orijinallerin kendisiymiş, çünkü akademide orijinal görmemiştik hiç. Kötü baskılı kitaplara bakardık, gittiğim müzelerde seyrettiğim her resim benim hocam oldu.