Savaşa devam et, cihatçılara maaş bağla karne sistemine de geçersin!



Artı Gerçek

Erdoğan ilk defa içte ve dışta Kürtlere karşı sürdürülen savaşın bir maliyeti olduğunu söyleyerek patlıcanın fiyatından yakınanlara çıkıştı.


90’lı yılları çok çabuk unuttuk.

Zaman zaman geçici ateşkeslerle kesintilere uğrasa da, PKK’ye karşı yürütülen kanlı savaşın ekonomik bilançosunu kesin olmasa da biliyoruz.

Sonraki yıllarda, iktidarların kısa dönemli çıkarları çerçevesinde barışa yöneldiği dönemlerde bu bilançonun resmî-gayri resmî çeşitli kesimlerde sıkça telaffuz edildiğini de çok dinledik.

Savaşın ülkeye verdiği zararların afaki bilançosu olarak kimi 100 milyar dolardan, kimi 500 milyar dolardan söz ederdi. Bu rakamlar o dönem bu konuda yapılan bazı Meclis araştırmalarının raporlarına da yansıdı.

Türkiye Kürt meselesini barışçı yöntemlerle çözebilseydi, savaş için harcanan bu paralar kalkınmaya yönelebilecek ve ülke birçok sorununu daha kısa zaman içinde çözmüş olacaktı.

2002’de işbaşına gelen AKP’nin, iktidarını güçlendirme çabasıyla barışa, istikrara ihtiyacı olduğu günlerde bu lafları çok duyduk.

AKP’nin 2013’de başlattığı ‘Barış süreci’ sırasında, başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin ileri gelenleri de bu kanlı bilançoya atıf yapmaktan çekinmediler.

“Kürt sorunu, ilerlemek, sıçrama yapmak isteyen Türkiye’nin ayağındaki bağdır” diyorlardı.

Bu bağdan kurtulmak, Türkiye’nin sorunlarını çözerek onu güçlü bir ülke haline getirmek için savaş politikalarına son verilmesi ve Kürtlerle barış yapılması gerektiğini ballandıra ballandıra anlatıyorlardı.

Ne kadar haklı olduklarını göstermek için de, 90’lı yıllarda savaş politikaları için harcanan yüz milyonlarca dolarlık gidere, ülkenin bu nedenle başta hayvancılık olmak üzere yok olan ekonomik kaynaklarına atıf yapmayı da ihmal etmiyorlardı.

Savaş nedeniyle yakılan, yıkılan binlerce köy, yasaklanan meralar ve zorunlu göçe tabii tutularak büyük kentlere akan milyonlar nedeniyle bu faturanın daha da kabardığını söylemekten çekinmiyorlardı.

Devletin, özellikle 90’lı yıllarda PKK ile savaşıyorum gerekçesiyle yıllar boyunca kendi dağlarını, ormanlarını bombaladığını anlatarak bu savaşın beyhude bir savaş olduğunu -emekli olduktan sonra- söyleyen generaller de çıktı tabii…

Bu generallerin bazıları, “PKK’ye ağır kayıplar verdiriyoruz, yendik diyoruz ama yine güçlenip karşımıza çıkıyorlar. Meselenin bu şekilde çözülemeyeceği ortada” diyerek ciddi tespitler bile yaptılar.

Zaman içinde, Kürtlerin en doğal insani ve kültürel haklarını tanımamak, eşit vatandaş oldukları gerçeğini reddetmek için sürdürülen bu kirli savaşa karşı çıkan iş adamları da oldu.

Mesela Sakıp Sabancı... Özellikle savaşın ekonomik bilançosuna ağırlık verdiği bir Kürt raporu yayınladı ama, önce Alparslan Türkeş tarafından, "Çizmeyi aşıyorsun" diye tehdit edildi. Sonra da hâlâ aydınlatılamamış, ama arka planında devletin olduğuna ilişkin güçlü ipuçları bulunan karanlık bir suikast sonucu kardeşi Özdemir Sabancı katledildi. Katliamın asıl hedefinin Sakıp Sabancı olduğu biliniyor. 

Sabancı'nın raporunda, "Bu sorun çözülsün, devletin kaynakları savaşa değil, refaha ve yatırıma yönelsin" dediği için hedef alındığını tahmin etmek zor değil.

PATLICAN FİYATI-KURŞUN FİYATI KIYASLAMASI

Bunları niye anlatıyorum? AKP’nin o savaş yıllarında yapılan harcamalara, savaş nedeniyle uğranılan kayıplara ilişkin açıklamalarına neden atıf yaptım?

Malum… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sivas’taki seçim konuşmasında söyledikleri nedeniyle bu yazıyı yazıyorum.

Bu konuşma çok önemli bir itiraf olması açısından belki de bir dönüm noktası…

İlk kez bir yetkili, içinde bulunulan ve giderek derinleşen ekonomik krizin nedeni (En önemli nedenlerinden biri) olarak Kürtlerle sürdürülen savaşı gösteriyor.

Bu konuşma ekonomik kriz nedeniyle domates, biber, patlıcan, soğan gibi temel sebzelerin tanzim satışları yoluyla fiyatlarının düşürülmeye çalışıldığı bir sırada yapıldı.

Tabii burada amaç fiyatların düşürülmesini sağlamaktan çok, zararına satış yaparak devlet ve belediyeler eliyle halka seçim yatırımı olarak gıda yardımında bulunmak.

Beni ilgilendiren meselenin bu tarafı değil.

Asıl önemli olan, Erdoğan’ın savaş ile ekonomik kriz ve hayat pahalılığı ilişkisi üzerine söyledikleri.

AKP Genel Başkanı, KİT kadrolarını soran bir vatandaşa çok sinirlenmiş

“Bizden bir şey beklemeyin, hepsini verdik. Lütfen samimi ve dürüst olalım.

Demiş. Arkasından gelen laf aslında bir gerçeğin itirafı niteliğinde:

Ne diyorlar? Domates, patlıcan, sivri biber, diyorlar. Düşünün, bir merminin fiyatı nedir? Benim Mehmet’imin giyinip kuşanması ve teröristlere karşı verdiği bu mücadelenin bedeli nedir? Bunu düşünün. Bunları bu iktidar yapıyorsa, bu iktidar başarıyorsa, siz daha hâlâ kalkıyor, ‘patates, soğan, domates, sivri biber’, bunlarla konuşuyorlar

Şunu demek istiyor:

“Biz siz istediğiniz için savaş politikasına yöneldik. (O terörle mücadele diyor tabii) Bu savaş da parayla oluyor. Patlıcan fiyatı derken savaşta kullanılan kurşunun ve savaşın maliyetini düşünün susun)

Böylece bizim ve daha birkaç yazarın sürekli hatırlattığımız savaşın maliyeti meselesi ilk defa bir yetkili (Tek yetkili) tarafından kabul edilmiş oluyor.

Tabii mutlaka krizin başka boyutları da var. Uzmanlar ekonominin çok kötü ve keyfi yönetildiğini söylüyor.

İÇTE VE DIŞTAKİ SAVAŞ İÇİN HARCANAN MİLYARLAR

Krizin bu derece derin ve yakıcı olmasının temel nedeni çok açık:

Barış sürecinden vazgeçip içte ve dışta Kürtlere yönelik savaş politikasına dönmek ve buna paralel güvenlik politikaları uygulamak böyle bir sonucu doğurdu.

Savaş para demek. Ülke kaynaklarının askerî harcamalar, silah üretimi, alımı için kullanılması demek.

Ülkenin silahlı kuvvetleri sürekli içte ya da dışta Kürtlere karşı bir savaş yürütüyor. Jet savaş uçakları sürekli havalanıp bir takım hedefleri bombalıyor. Bu bombardımanlar PKK’ye zarar verse bile neticede 90’lı yıllardaki gibi dağın taşın bombalandığı bir gerçek.

Bunlar hep pahalı işler. Kaynakları kıt olan, üretimi kısıtlı ve ekonomisi borçlanmayla ayakta duran bir ülkenin kaldırabileceği paralar değil.

Bir de Suriye iç savaşında Esad’ı devirebilmek amacıyla yapılan ve miktarını asla öğrenemediğimiz harcamalar var. Kimi örtülü, kimi örtüsüz ödeneklerden yapılan milyarlarca dolardan söz ediyoruz.

Türkiye son 8 yıldır muhalif adı altındaki cihatçı örgütlerin en büyük destekçisi oldu. Bu örgütlerin bütün silah, lojistik ihtiyaçları Türkiye tarafından karşılanıyor. Hatta yandaş bir kalemin yazdığına göre, Genelkurmay, ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) militanlarından birlikler oluşturmuş ve bunları maaşa bağlamış.

Buna ne bütçe ne de örtülü ödenek dayanır.

Şimdi Erdoğan’ın bu açıklamasından sonra merak ediyoruz.

90’lı yıllardan sonra neler denildiğini yukarıda hatırlattım.

Peki bu dönem geçtikten sonra ne diyecekler?

Keşke ülkenin milyarlarca dolarını Suriye iç savaşında bir macera uğruna harcamasaydık, 8 yıl sonra Esad’la yeniden masaya oturacaksak o savaşı körüklemeseydik…

Keşke Kürtleri beka sorunu olarak görmek yerine, onlarla bir araya gelerek barışa yönelseydik. Onca kaynağı, onca insanı boş yere harcamasaydık mı diyecekler?

Muhtemelen böyle olacak.

Ama son bir söz:

Savaş politikasına devam ettikleri, güvenlik harcamalarını sürekli arttırdıkları, Suriye’de para saçmaya devam ettikleri sürece varacakları nokta, tanzim satış komedisi de kesmezse, o çok eleştirdikleri tek parti döneminin karne sistemi olmasın?

Çıkacak faturayı yine yoksul, emekçi halka ödetecek olduktan sonra…

Not: İkinci dünya savaşı sırasında, CHP’nin Tek Parti iktidarında ekmek ve bazı gıda maddeleri karne ile her aileye belirli ölçülerde dağıtılıyordu.