'Soner Yalçın’ın hakkımda yaptığı her hakaret benim için çok değerli'



Artı Gerçek

Hakkında açılmış 144 dava olan insan hakları savunucusu Avukat Eren Keskin, kendisine karşı devam eden kuşatmaya rağmen susmuyor.


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – Biliyor. Her yerden kuşatılmış durumda. Her an evine, ofisine gelebilirler ve onu içeri atmak üzere alıp götürebilirler. Bu yüzden gereken bütün düzenlemeleri yapmış, 85 yaşındaki annesine ve kedilerine bakacak birilerini ayarlamış, evinin kirasını ödemek ve yanında çalışanları mağdur etmemek için bir bütçe ayırmış; hazır yani dama girmeye... Ve her gün bu gerçekle yaşıyor. Yine de hayatına, işine devam ediyor ve ülkeden gitmeyi asla düşünmüyor. Çok kararlı ve dirençli bu konuda… Bazı konsoloslukların yaptığı sığınma ve iltica önerilerini geri çevirmiş. Korkunun cesaretinin önüne geçmesine hiç izin vermiyor ama geçtiğimiz aylarda kendisine hakaret eden Nedim Şener’i izlerken ilk defa öldürüleceği hissine kapılmış. Ömründe polis silahı dışında silah görmemesine ve hiçbir zaman şiddeti savunmamasına rağmen, silahlı terör örgütü üyesi olarak girecek cezaevine… Onunla söyleşi yapmamı isteyenler de “aman hapse girmeden yakala Eren Keskin’i” diyerek yönlendirdiler beni…    

Ülkenin yarısı onu çok seviyor, diğer yarısı da nefret ediyor; dünya ona ödüller verirken, kendi ülkesi onu cezaya boğuyor; ortası yok. Tanıdığım en cesur, en müdanasız, en zarif insan hakları savunucusu… Önce insanı, ama daha çok kadınları ve çocukları savunmak için yapamayacağı şey yok! Cezaevinde birçok kez misafir edilmesine, silahlı saldırılara uğramasına, basının özellikle başlattığı linç kampanyalarına, cezaevinden gelen ve üzerinde ‘görülmüştür’ damgası bulunan tehdit mektuplarına, avukatlıktan men edilmesine rağmen... Üstelik bunları yaparken kadın kimliğini ve kadınlığını kesinlikle gizlemiyor, tam tersi attığı her adımda avazı çıktığı kadar kadınlığını haykırıyor... Makyajından, bakımından ve giyiminden asla ve asla ödün vermiyor. Saatlerce eylemlerde olmasına rağmen, o makyaj nasıl bozulmaz dimağım almıyor. “Hayata Dönüş Operasyonu” eylemlerine, kar kış demeden ince topuklu ayakkabıları ile gitmesi hala dillere destan mesela… Kısaca kendisine Cumartesi Anneleri gibi insan hakları ihlalleri ve devlet şiddetini esas alan bütün eylemlerde rastlayabilir, ona destek vermek isteyen kadınlardan “Eren Keskin’in sürmeleriyiz” cümlesini duyabilirsiniz.   

İsmini ilk kez Abdullah Öcalan 1999'da Türkiye'ye getirildiği zaman, onu savunmak için başvuran avukat grubundan biri olduğunda ve basında ‘en kibar’ tabirle ‘Apo’nun dişi kuşu’ olarak lanse edildiğinde duymuştum. Haliyle o dönemin atmosferinde bir kadının bu kadar cesur bir şekilde öne çıkması ve nefret odağı olması herkesin epey dikkatini çekmişti. Gerek insanlardan gerek basından kadın kimliğine, bedenine yönelik sözlü, yazılı tacizlere ve silahlı uyarılara maruz kalmasına karşın prensiplerinden asla ödün vermedi. Mesela Fatih Altaylı’nın Keskin için söylediği “gördüğüm yerde tacizde bulunmazsam namerdim” tehdidi ve kimsenin bu edepsiz söyleme tepki göstermemesi hala dün gibi aklımdadır; belki de bir kadın olarak bunun ne anlama geldiğini fiziksel olarak hissedebildiğim için… 

Eren Keskin’in ismiyle tekrar karşılaştığımda yıl 2002’ydi, ülkenin dört yanında haberi okuyan herkesi dumura uğratan Türkiye’nin “utanç davası” konuşuluyordu. Dava aralarında asker ve kamu görevlilerinin de bulunduğu 28 kişi tarafından tecavüze uğrayan 13 yaşındaki N.Ç. hakkındaydı. (Bu satırları yazmak bile midemin kasılmasına sebep oldu.) N.Ç. harfleri hala mıh gibi beynime kazılıdır bu yüzden… O kız çocuğunu mahkemede temsil eden avukatlardan biri Eren Keskin’di. O minicik kadının, buram buram eril dilin hâkim olduğu o mahkeme salonunda nasıl dişi bir pantere dönüştüğünü çok rahat tahayyül edebiliyorum. Mahkemenin verdiği korkunç kararla, yargının da tecavüzüne uğrayan o kız çocuğunu himayesi altına alan yine kendisiydi.

Bankada müfettiş olan babasının görevi sırasında Bursa’da dünyaya gelmiş. Baba tarafı Kürt, anne tarafı Çerkes, yüzüne bakınca bu şahane karışımı görüyorsunuz zaten. Baba tarafı feodal olmasına rağmen anaerkil ve aydın bir aile yapısından geliyor; anneannesi Türkiye’nin ilk üniversite mezunu kadınlarından... Çocukluğunu çok mutlu ve özgür hatırlıyor. Annesi dahil ailecek futbola aşıklar, hatta Keskin doğru kullanıldığı taktirde futbolun barışa hizmet edebilecek gücü olduğunu düşünüyor. Lise yıllarında solcu olmuş, şimdiki nesli düşününce o nesil fazla olgun ve duyarlı geliyor bana. Deniz Gezmişlerin idamından sonra karar vermiş avukat olmaya. 80’lerde yeşil parkalı, botlu kararlı bir solcu olarak sağ-sol çatışmalara katılmış. Eş Genel Başkanlığını yaptığı İnsan Hakları Derneği’ne 1989’da girmiş ve girdikten sonra olaylar daha da harlamış. 1990-94 arası tam 14 İHD derneği üyesi arkadaşının katledildiği dönemi “bizim için bir korku filmi gibiydi” diye özetlemiş. 1995’te devletin ‘tu-kaka’ olarak gördüğü Kürdistan kelimesini kullandığı için cezaevine atılmış; orada birçok kadının gözaltındayken yaşadığı cinsel şiddet ve tecavüz hikayelerini dinleyince, 1997’de Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nu kurmuş.

Kartviziti mor ve üzerinde kadını simgeleyen Venüs sembolü var. Ofisi son derece mütevazı, rahat, daha çok ev ortamı gibi... Odasının enerjisi de çok huzurlu, oturdukça oturasınız geliyor. Masasının üstü mavi dava dosyalarıyla dolu. Rengarenk kıyafeti ve makyajı, ruhunun ve karakterinin de gökkuşağı gibi olduğunun kanıtı gibi… Ses tonu hala üniversiteli genç bir kadın… Hem samimi hem mesafeli… O kadar çok söyleşi yapmış ki ne soracağınızı önceden kestirebiliyor. Sorulmamış yerlerden soru çıkarmak için çok uğraştım doğrusu… Aslında bu söyleşi güya sadece kendisiyle ilgili olacaktı ama konu döne dolaşa yine insana, sisteme, şiddete ve yargıya geldi. Ofisinde tanıştığım ama ismini hep bildiğim, fotoğrafta gördüğünüz Leman Yurtsever de hem dava arkadaşı hem can dostu...

Biliyor. Her yerden kuşatılmış durumda… Hakkında açılmış olan 144 davanın hepsinden ceza alsa, ne para cezalarını ödemeye ne de hapis cezalarını yatmaya ömrünün yetmeyeceğini biliyor ama bu kuşatmaya rağmen son nefesine kadar mücadelesinden vazgeçmeyecek. Biz de biliyoruz.  

“ANNEANNEMİN ANNESİNİ HATIRLARIM MESELA, KESİNLİKLE TÜRKÜM DEDİRTEMEZDİN, ÇERKES OLDUĞUNU SÖYLERDİ HEP”

Eren ismini kim koymuş? Klasik kadın isimlerinden değil.

Babam. Benim dönemimden bu isme sahip olan fazla kadın görmedim. Sanırım ben ilklerden biriyim. Onun da ismi Eren olan, benden daha eski bir kadın avukat buldum gerçi ama ondan başkasını hiç duymadım. Biz Sivas Hafik’iyiz. Ailemizin büyük ihtimalle Alevilikten döndüklerini düşünüyorum. Babam Eren’i, ‘ersin, ermiş’ anlamına gelen bir şey düşünerek koymuş bence… O zamana bakarsan ne kadar ilginç aslında.

Bu da babanızın karakteri hakkında ufacık bir ipucu veriyor, klasik kadın isimlerini düşünmemiş sizin için.

Doğru. 10 yıl oluyor babamı kaybedeli. Herkesin babası kendine özeldir gerçi ama benim babam gerçekten çok özeldi. Kendime güven duymamı sağlayan bir güçtü. Bu güvenin oluşmasında büyük bir rolü vardı. O dönemde genelde babalar baskıcıydı. Kendi arkadaş çevremden bilirdim, benim babam gibi bir baba yoktu. Bütün kızlar bizim eve gelirdi, herkes sevgililerinin anlatırdı, annemle çay partileri yapılır, babam eve geldiğinde hiç kimse kendini rahatsız hissetmezdi. Hiçbir kısıtlama yapılmazdı. Lise sonda bir erkek arkadaşım olmuştu. 5 yıl boyunca her akşam bizim evimize geldi. Gizlimiz yoktu. Oturup hep birlikte sohbet ederdik.   

Özgür bir aile ortamında büyümüşsünüz.

Çok mutlu bir çocukluk geçirdim. Annem de babam da çok özgür insanlardı. Özellikle baba baskısını hiç yaşamadım. Annemin tarafı çok daha özgür bakışlı, baba tarafımın yapısı daha feodal... Ama her iki taraf da eğitimli ailelerdi, belki de onun verdiği bir etkiydi o kadar özgür büyüyebilmemiz. İkisi de asimile olmuş aileler aslında. Biri Kürt, biri Çerkes… Anne tarafım anneannemin annesine kadar Çerkes milliyetçisi… Anneannemin annesini hatırlarım mesela, kesinlikle Türküm dedirtemezdin. Çerkes olduğunu söylerdi hep.  

Anaerkil bir aileymiş.

Kadın egemenliği vardı ailemizde. Dedem ölünce hepimiz anneannemin yanına taşınmıştık. Her şeyin söz sahibi anneannemdi. O da rahat büyümemiz için gereken ortamı hazırlamıştı. Dedem mimar olduğu için o yapmıştı evi.

Lisedeyken solcu olmak o dönemler için normal bir tutumdu sanırım.

Dönem öyleydi. Lisede katı bir solcuydum. Ailem bizleri o kadar özgür bıraktı ki hiçbir şeyimize karşı çıkmadı. Siyasi tutumumuza bile. Korktular ama hep desteklediler.

O korkuya rağmen anne babanızın sizi desteklemesi çok değerli.

Kesinlikle öyle. Şimdi kendi arkadaşlarıma bakıyorum, bazıları bu alana girmesin diye çocuklarını sakınmaya çalışıyorlar. Bizim yaşadıklarımızı yaşamasınlar diye… Annemler bu konuda ne kadar ileridelermiş, değil mi? Bu yüzden annemizden hiçbir şey saklamadık. Okulda olaylar çıkardı, devrimcilerle faşist ülkücüler kavga ederler, hepimiz karakola düşerdik. Annem karakollara gelirdi, hepimize üzülürdü. O bizim arkadaşımızdı önce, öyle derdi hep. Benim hayattaki en iyi arkadaşım annem olmuştur hep. 

Şimdi hep tetikte yaşıyorsunuz ya, ha içeri girdim ha gireceğim diye, anneniz ne düşünüyor acaba?

Bu bir gün olacak diye bütün önlemlerimi aldım ama ona yansıtmamaya çalışıyorum. O da sormuyor artık çünkü sorduğu zaman kafasına çok takıyor. Sanki hiç böyle bir ihtimal yokmuş gibi yaşıyoruz hepimiz. Bütün tehlikeler bitti gibi davranıyorum.

Bu durum şimdiki ilişkilerinizi de etkilemiştir. Sevgili adayları da dahil sizinle birlikte olmaya korkan insanlar olmuştur.

Oldu tabii. Annemin komşuları bile benim oraya gitmemi istemiyor. Ailemizden bile, özellikle baba tarafımdan bizden uzaklaşanlar oldu.

Halbuki onlar da Kürt. Sizi anlamaları lazım.

Anlamıyorlar işte, öyle görmüyorlar. Anormal karşılamıyorum, çünkü hepsine alıştım artık, beni etkilemiyor. Dostluk ve vicdani ilişkileri benim için daha önemli. 

“BİR GÜN KAVGA ÇIKTI, ERKEKLERİN HEPSİ ORTADAN YOK OLDULAR, BİR BAKTIM BİR BEN KALMIŞIM”

Peki, lisede ilk kez gözaltına alındığınızda anneniz karakola geldi; tepkisi ne oldu?

İlk gözaltına alınmam 80 öncesiydi. Ülkücülerin egemen olduğu Küçükyalı Lisesi’ndeyiz, bizler solcuyuz ve elebaşları bizim sınıfımızdaydı. Bu kadar katı değildi sağ-sol hareketi o zaman. Mesela iki yıl evvel çok iyi arkadaşsın, o zaman siyaset yok ama birdenbire birileri ülkücü birileri devrimci oluyor ve beni bir şekilde koruyorlardı. Bana çok saldırmadılar o yüzden. 

Şimdi düşününce çok komik geliyor ama (gülüyor) bizim içimizde bulunduğumuz yapı belimize zincir dolamamızı söylemişti. Hepimize zincir dağıtıldı. Okula önlüğümün altına zinciri dolayıp gidiyorum. Kavga çıktığı anda zincirleri kullanacağız. Bir gün kavga çıktı, erkeklerin hepsi ortadan yok oldular, bir baktım bir ben kalmışım, elimdeki zinciri sallıyorum. (Kolunu kaldırarak zinciri nasıl salladığını gösteriyor) Polis geldi, “gel bakalım ufaklık” diye yakamdan tuttu, beni aldı götürdü karakola. Annemi aradılar, gelin çocuğunuzu alın diye. Onun bir ağırlığını da yaşayamadım. (Gülüyor) Annem öyle büyük bir tepki göstermedi çünkü bütün oradaki çocuklara çok üzülmüştü.

Polisler daha yumuşakmış o zaman.

Evet ama bu darbe ve Kürt hareketi öncesi dönemler. Sonra şiddetin ölçüsü gitgide arttı tabii. Üniversitedeyken Pol-Der’li polisler vardı, neredeyse üç polisin biri Pol-Der’liydi. Şimdi nerede polisin sendikalaşması? Bu mümkün mü?

Pol-Der ve Pol-Bir… Çocuktum ama sanki bazı Torosların üzerinde Asena çizimlerinin olduğunu hatırlıyorum, büyük ihtimalle Pol-Bir’e ait araçlardı.

Tabii, tabii. Hatırlıyorum ben onları. Üniversiteye girdiğimiz ilk yıl okulda faşist işgal vardı. İki yıl onlar yüzünden okula gidemedik. Amfide sol tarafa bile oturamazdınız. Ben hariç. (Gülüyor) Haluk diye bir arkadaşım vardı, sol tarafa gideceğimi biliyor ya, erkeklik de var, beni yalnız bırakamaz; sınıfa girerken “Eren ne olur gitme, ne olur gitme, gel bari ortaya oturalım” diye ikna etmeye çalışırdı beni. Oraya oturunca beni kafalarına taktılar ve bir gün bacağıma silah dayadılar ama Pol-Der’li polisler kurtardı beni. Sonra da arabayla kaçırmaya kalktılar, yine bağırınca yine onlar kurtardı. Çünkü bütün polisler hep üniversitenin çevresinde olurdu ve herkes kendi insanını korumaya çalışırdı. Pol-Der’liler de bizleri korurdu. Şimdi imkansız o durum.

“LİSEDE MİTİNGLERDE FALAN “KURDARA AZADİ (KÜRTLERE ÖZGÜRLÜK)” DİYE SLOGANLAR ATILINCA “AAA İYİ BİR ŞEY DEMEK Kİ KÜRT OLMAK” DEMİŞTİM”

13 yaşında Kürt olduğunuzu öğrendiğinizde Kürdün ne olduğunu biliyor muydunuz?

Bilmiyordum. En ufak bir fikrim yoktu ve çok bir anlamı da yoktu. Kürt olmak nasıl bir şey acaba diye şaşırmıştım. Bir de “bunu sakın unutma, bunun peşinden git” diye söyleyince ciddi bir şey olduğunu düşünmüştüm sanırım. Lisede mitinglerde falan “Kurdara Azadi (Kürtlere Özgürlük)” diye sloganlar atılınca “aaa iyi bir şey demek ki Kürt olmak” demiştim. (Gülüyor) Bizim önderlerimizden Hayati abimiz vardı, ona sormuştum, “abi ben Kürt’müşüm, biliyor musun?” diye. O da Kürt’tü, o bana biraz anlattı. Okumam için kitaplar önerdi.

Kitapları okuduğunuzda ne hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?

Kitapları tabii ki lisede sahip olduğumuz o klasik sol bakışla okumuştum. Bir solcu mantığıyla… Sosyalizm gelince Kürtler de kurtulacaktı benim için, o zaman öyle deniyordu çünkü. “İyi ki solcu olmuşum, sol hareketle birlikte Kürtler de kurtulacak” diyordum. (Gülüyor) Ama ne zaman ki üniversitenin son yılında, stajyerlik yapmaya başladığım dönemde gerçekten Kürt hareketinin içinde olan Kürt arkadaşlarımla tanıştım, o zaman bu işin sosyalizmle olmayacağını anladım. Sosyalistler kesinlikle o ideolojiyi içselleştirmemişlerdir. Mesela sosyalistlerin çoğu Leninist’tir ama hiçbir şekilde Lenin’in ulus teorisine uygun davranmazlar. O zaman sosyalizmle Kürtlerin kurtuluşunun eşit bir şey olmadığını, Kürt ve Kürdistan mücadelesinin bir kimlik mücadelesi olduğunu o zaman fark ettim ve daha da yakınlık duymaya başladım. Kürt olmamı aslında bu süreç içinde tamamladım diyebilirim. 

Çerkes kimliğinize de sahip çıkıyor muydunuz peki?

Elbette. Onlar da yok edilmiş bir kimlik çünkü. Devleti tanıdıkça dahil olduğunuz bütün kimliklere sahip çıkmanız çok doğallaşıyor. Devletin sadece Türklük, Sünnilik ve Müslümanlık üzerinden bir kimlik tanımlaması yaptığını, diğer bütün kimlikleri yok saydığını anlayınca, kendinize ait bir kimlik tanımlaması yapmanız çok normal. Mesela 1915 soykırımı benim için çok temel bir mesele… Bu coğrafya için de çok temel bir mesele olmasına rağmen, solcular hala konuşmuyorlar bu meseleyi ne yazık ki! Kaypakkaya dışında çok fazla konuşan birileri olmamış. 1915 soykırımını ilk kez açık alanda İnsan Hakları Derneği dile getirdi. Bu sol adına ne kadar ayıp bir şey. Türkiye solu ittihatçılıktan kendini maalesef kurtaramadı. İstisnalar vardır ama çoğunluk olarak bugün kendine sol diyenler, Ermeni veya Dersim soykırımı deyince bir duruyorlar şöyle. “İşte o zamanın koşulları” diye kalıplaşmış söylemlerle başlıyorlar cümlelerine…

Ama Kürtler de az çektirmemişler Ermenilere, 1915’te…

Maalesef. Kürtler de bir şekilde bu oyunda kullanılmışlar. Müslüman oluşları nedeniyle… Burada tabii ki karar merkezi Kürtler değil, ittihatçılar. Kürtler de Müslümanlığın getirdiği bir sebeple, mal işgaline tabii ki katılmışlar. Bence zaten herkes suçlu orada, hepimiz suçluyuz. Soykırımı bilip de susan, ses çıkarmayan, reddeden, ufacık da olsa sonuçlarından yararlanan herkes suçludur. Ben mesela asla bir vakıf malını almam, mülk edinmem. Çünkü bilirim ki onlar Ermenilere, Rumlara aittir. Onlar soykırım mallarıdır.

Ermeni meselesiyle tanışmanız da aile içinde olmuş. Ermeni yengeniz Jozefin sayesinde.

Evet. Yine Kürt olduğumu öğrendiğim zamanlardı. Babamın ikiz kardeşi uzun yol deniz kaptanıydı. Amcamın ikinci eşi yengem Ermeni’ydi. Baba tarafım daha feodaldi ya, Jozefin yengemle evlenebilmek için amcam dedemden izin almış. Dedem hukukçuydu, güya demokrattı, kabul etmiş ama Müslüman olması şartıyla… İsmi de Hülya olsun demiş. Anne tarafımda bu büyük olay oldu. Anneannem ve eşi dedem buna sinirlendiler, bu nasıl bir tavır diye. Kadın bunu kabul etmesin demişler. Yengem Müslüman oldu mu olmadı mı hiç bilmiyorum ama bana sorarsan hiçbir zaman olmadı. Anneme şunu sorduğumu hatırlıyorum, “anne biz yengeme Hülya yenge mi diyeceğiz, Jozefin yenge mi?” Annem de “çok ayıp, onun ismi Jozefin ve her zaman ona Jozefin yenge diyeceksiniz” demişti.

1915’i biliyor muydunuz o dönem?

Artık 16 yaşımdaydım ve Ermeni soykırımını öğrenmeye başlamıştım ama bilgili değildim. Bir gün yengemle Sedef Adası’na denize gittik. O zaman sormuştum ona, ailesinin soykırımda etkilenip etkilenmediğini… Yengem çevresine baktı, kısık bir sesle “gel, denize girelim” dedi. Yüzdük dubalara kadar. Orada ağlamaya başladı ve ailesinin nasıl etkilendiğini anlattı. “Aman, sen bu soruyu sordun ama ben çok korktum, senin başına bir iş gelir, sakın bu konuları başka bir yerde konuşma” dedi.

Hep denizde almışsınız haberleri…

(Gülümsüyor) Öyle oldu. Babamın halasının oğlu da aynı şeyi yapmıştı. Kilyos’un denizi çok uzun sürede derinleşir, biz bayağı yürümüştük konuşmak için. Orada söylemişti Kürt olduğumu. Onun ve yengemin hayatımda çok önemli bir yeri vardır; denizde söylenen gerçekler adına… Hatta bu konuda bir köşe yazısı yazmıştım.       

“BUGÜN ŞİLİ’DE KADINLAR BİR DANS ETTİ, YER YERİNDEN OYNADI. ERKEKLEŞMEYE ÇALIŞMADAN, KADIN GİBİ DANS ETTİLER”

Soldan bahsediyorduk; kadın meselesinde de sol sınıfta kalmış hep. Devrimciler de öyle. Bütün mücadelelerde nedense hep erkek isimleri geçiyor, sanki kadınlar yokmuş gibi… Rüçhan Manas’ın Mahir Çayan’ın kaçmasındaki rolünü düşünsenize… Halbuki hepsi de dava ve silah arkadaşları olan kadın devrimcilerin isimlerini ilk onların geçirmesi gerekirdi. 

Kesinlikle. Bütün konuşmalarımda hep söylerim, biz de egemenimize benziyoruz. Sosyalistlerin kadın erkek ilişkileri konusundaki yaklaşımlarını en net cezaevinde gördüm. Cezaevinde kaldığım sürece, o kendilerine sosyalist devrimci diyen muhaliflerin yaklaşımında o erkek egemenliğin son derece geçerli olduğunu, yine örgütleri erkeklerin yönettiğini, karar mercilerinde hep erkeklerin olduğunu gördüm. Bu bende büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Kadın devrimciler de kendilerine yeteri kadar sahip çıkamamışlar.

Çünkü kadın olarak var olamamışlar ki devrimci olarak var olsunlar. Erkeklerin istediği şekilde şekillenmişler hep. Etek yasak, makyaj yasak, kadın kimliğini öne çıkaran davranışlar yasak; evdeki yasaklar, toplumdaki yasaklar içinde olduğun sol örgütte de devam ediyor, ne bekliyorsun ki? Sen ancak erkekleşerek devrimci olabiliyordun, bu yüzden erkek gibi yürümeye çalışırdım. Şimdi bütün bunlar bana çok komik geliyor. Kadın kimliğimizle devrimci olamayacağımızı kim söylemiş? Bugün Şili’de kadınlar bir dans etti, yer yerinden oynadı. Kadın gibi dans ettiler ama… Erkekleşmeye çalışmadan… Neyse ki geçmişteki o anlayış kırıldı artık, devrimci kadınlar da gayet bakımlılar.

Sizin kırılma noktanız, hapse girdiğinizde cezaevindeki kadınların gözaltında yaşadıkları cinsel saldırıları anlattıklarında olmuş. Siz kendiniz hiç böyle bir şey yaşadınız mı?       

Sözlü olarak çok cinsel saldırıya maruz kaldım, Özellikle Öcalan’nın avukatlığını üstelendiğimiz zamanlarda… Toplu gösterilerde arkadaşlarımla birlikte çok dayak yedik ama bunun dışında birebir ve sistemli bir işkence görmedim, fiziki olarak da cinsel bir işkence yaşamadım.

Bu yüzden cezaevinden çıktıktan sonra 1997’de Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nu açtınız. Kongo’da çekilen ‘City Of Joy’ isminde bir belgesel izlemiştim, militarist güçler bir maden bölgesini ele geçirmek için tecavüzü savaş silahı gibi kullanıyordu. Önce sistematik saldırılarla köylerdeki kadın ve çocukları kaçırıp tecavüz ediyorlar, sonra bu durumdan utanan erkekler köyleri terk ediyorlar, güçler de köyleri ele geçiriyorlardı.

Burada da öyle değil mi? Tecavüz tüm dünyada ve tüm savaşlarda silah ve savaş ganimeti olarak görülen bir şey. Kürdistan’da süren savaşta da kadına yönelik şiddet çok uygulandı. Gözaltında, köy baskınlarında, ev baskınlarında cinsel şiddete maruz kalan kadınlara ve trans kadınlara ücretsiz avukatlık yapıyoruz.

Kadın ve çocuk tecavüzlerinde, kadın cinayetlerinde cezai yaptırımlar konusunda neden hala ciddi bir adım atılmıyor? En son geçen hafta bir kadın öldürülmeden evvel 23 defa savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. İnsanın aklı almıyor artık.

Adalet Bakanı bile bu olayı eleştirdi. Düşünün artık, o noktaya geldik. Bak, bu devlet İstanbul Sözleşmesi gibi çok önemli bir sözleşmeye imza atmış bir devlet ama sözleşmeye tamamen aykırı davranıyor. Bu sözleşmeyi uygulamadıkları için bu haldeyiz. Normalde daha ilk duyuruda gerekli yaptırımların uygulanması gerekir. Hakkında dava açılır, gözaltına alınır hatta eğer öldürülme tehlikesi varsa tutuklanması gerekir. 23 defa savcılığa gitmiş kadın, daha ne yapsın?

23 kez savcılığa gidildiği halde, kendisi hakkında ciddi bir işlem yapılmayan katil zaten bu başvuruları da ciddiye almaz ki! Ceren Özdemir’den sonra gece sokakta arkama bakmadan yürüyemez oldum. Saldırı her an her yerden gelebilir diye.

Maalesef, topluma verilen en büyük zarar budur zaten, bu yolla özgürlüğün elinden alınıyor. Sadece cezaevine atmak da çözüm değil, okulda kadına yönelik şiddet konuşunda bilinç oluşturmak için bir ders olarak müfredata sokmak gerekiyor. Şiddet devlet eliyle meşrulaştırılıyor ve meşrulaştırılan bu şiddet en çok kadınları vuruyor. Kadın cinayetlerindeki artış başka türlü açıklanabilir mi? İstanbul Sözleşmesinde namus anlayışını tartışmaya açacaksın deniyor ama bizde namus her gün pompalanıyor. Dizilere bakın, hepsinde şiddet var. Hepsinde erkek, aile, şiddet, namus kutsanıyor, kadın cinselliği küfür olarak kullanılıyor.

Hindistan’da halk ayaklanmasının başladığı dönemlerde altı saatlik TV dizileri koymuşlar halk evden çıkmasın diye. Halkı uyuşturmak için. Bizde de ‘Dallas’ ya da ‘Yalan Rüzgârı’ gibi dizilerle 80’lerde başladı ya o uyuşturma…

Evet, devletin yaptığı sistematik oyunlardır bunlar. Evlilik ve yemek programları, çok uzun diziler bunun bir parçası.

Şiddete uğraması yetmiyormuş gibi bir de mağduru tokatlamak var bizim coğrafyada. Tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları bir de toplum ve yargı tokatlıyor, dizilerde de öyle.  

Bak, geçenlerde bir program izledim, psikolojik olarak çok hasta olduğu belli bir kadını oturtmuşlar, kadın kocası dışında birinden hamile kalmış, büyük ihtimalle istismara uğramış, o kadar belli ki her halinden. Karşılarına alıyorlar ‘kocanı niye aldattın’ diye saldırıya geçiyorlar. Canlı yayında DNA testi yapılıyor falan, bunlar akıl almaz şeyler yani. O kadının üzerinden namus sorgulanıyor, kadına gülüyorlar, alay ediyorlar, bir travma da toplum yaşatıyor o kadına. Ve orada bir hukukçu var ve o da söyleniyor kadına. Ve bu devlet İstanbul Sözleşmesini imzalamış bu arada.

Kadınların tecavüzcüleriyle evlendirilmesi konusu yasa haline geldi mi bu arada?

Planlıyorlar. Onu da geri getirecekler. Birçok insan sonradan evlenmiş, çocukları olmuş, aileler mağdur olmasın gibi gerekçelerle onu geri getirmeyi planlıyorlar. Siz cinsel şiddete hafifletici bir neden bulmaya çalışıyorsanız bunu onaylıyorsunuz demektir.          

Cinsel saldırıya maruz kalmadınız ama birkaç defa silahlı saldırıya uğradınız. Silahla karşı karşıya kalmak nasıl bir duygu, mesela arabanıza ateş açıldığında ilk ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz?  

94’te Diyarbakır’da bir katliam olmuştu, 11 kişi başlarına demir çubukla vurularak katledilmişti. O olayı incelemeye gitmiştik. Dönüşte bindiğimiz arabaya ateş açılmıştı. Avukat arkadaşım Osman Ergin ile beraberdik. Korkutma amaçlıydı, öldürmek isteseler bizi çoktan öldürürlerdi. O dönem bizim çok arkadaşımız öldürülmüştü, her gün Kürdistan’dan bir ölüm haberi alıyorduk, bayağı hassas bir durumdaydık. Aslında hepimiz tetikteydik ve bekliyorduk, her an bir şey olabilir diye… O gün aracımıza ateş edildiğinde, şoför bize “isabet aldık, yatın” dedi. O bize yatın demesine rağmen, birden paniğe kapılıp, kapıları açıp dışarı çıktık arkadaşımla. (Gülüyor) Kendi yattı ama biz dışarı çıktık ve açık hedef halinde etrafa bakıyoruz, kim yaptı diye ama bu arada adam hala bize yatın diye bağırıyor. Minibüsten bize ateş açılmış ve adamlar bize karşıdan işaret yapıyorlar, görürsünüz diye… (Eliyle hareketi gösteriyor) Birinin elinde bir silah, resmen JİTEM’ciler… Bindik arabaya tekrar, adam bize bir kızdı, nasıl dışarı çıkarsınız, bilmiyor musunuz bir şey diye… İlk kez başımıza böyle bir şey geliyor, ne yapalım. (Gülüyor) Bölgedekiler hazırlıklı ama biz panik yaptık, çıktık.

“AHMET ALTAN KONUŞMAYA DEVAM ETTİ, BU DA ONLARI RAHATSIZ ETTİ VE TEKRAR İÇERİ ATTILAR”

Yargının şimdiki durumu hakkında ne söylersiniz?

Aslında yargı her zaman baskı altındaydı ama eskiden bizim konuşabileceğimiz hakimler vardı. Biz bilirdik hangi hâkim dindar, hangisi Atatürkçü, hangisi solcu, hatta devrimci hakimler bile vardı. Şimdi artık avukat olarak biz hâkim ve savcıların odasına giremiyoruz. Güvenlik var kapılarında. Yargı olarak savcı ve hakimler bize kapanmış durumda. Darbe dönemi bile, bir yazı yazdınız diyelim, çağırılırsınız, gider ifade verirsiniz, iddianameniz hazırlanır, ona göre dava açılır, biter, ceza alırsınız, ona göre Yargıtay’a gider, onaylanır ondan sonra cezaevine girerdiniz ama şimdi daha ifade vermeye gittiğiniz anda sizi tutukluyorlar.

İddianameleri olmadan yatanlar var; Demirtaş ve Kavala gibi… Hatta geçenlerde AİHM Kavala hakkında tahliye verdi ama…

Evet. 1-2 yıl iddianame bekleyenler var içeride. Kavala için çıkan karar daha evvel Selahattin için de çıkmıştı ama uygulanmadı. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın tek rakibi ve sivil Kürt siyasetinden çok korkuyor bu devlet. Selahattin benim çok eski arkadaşım; İHD’de birlikte yaptık Genel Başkan Yardımcılığını… AİHM’den tahliye kararı çıktı ama uygulanmadı çünkü Türkiye bir hukuk devleti değil, sorun burada. Birçok uluslararası sözleşmenin altında imzası var, AİHM sözleşmesinin altına imza atmış, mahkemenin yetkilerini kabul etmiş ama verdikleri kararları uygulamıyor.

Ama Avrupa da bu konuda bir yaptırım uygulamıyor. Güvenirliliklerini tamamen yitirmiş durumdalar.

Kesinlikle. Bu konuda Avrupa Birliği’ni çok eleştiriyorum. İmza ortağı olmalarına rağmen hiçbir şekilde gerekli denetimi yapmıyorlar. Kavala kararı için de bakalım göreceğiz, ne olacak?  

Ahmet Altan da bir ara çıktı, üç gün dışarıda kaldı, özgürlüğü bir kokladı sonra tekrar içeri alındı.

Çünkü baş eğmedi. Baş eğsin istiyorlar. Nazlı Ilıcak konuşmadı ama Ahmet Altan konuşmaya devam etti, bu da onları rahatsız etti. Bence çok korkuyorlar. En ufak bir sesten, hareketten çok korkuyorlar. Kadınların bu dans eylemi dünyanın hiçbir yerinde şiddete maruz kalmadı ama bir tek Türkiye’de şiddetle bastırıldı. Danstan bile korkuyorlar. Kadınlardan çok korkuyorlar, her türlü muhalif sesten korkuyorlar, bu coğrafyada bütün baskılara rağmen bir direniş geleneği var, bunu biliyorlar ve bundan çok korkuyorlar. Biliyor, yanlış yaptığını, suçlu olduğunu, demokratik davranmadığını biliyor ve bu yüzden en ufak bir muhalif tavra tahammül edemiyor. 

Fatih Altaylı, Nedim Şener, Soner Yalçın gibi basın mensuplarının sizi hedef göstermesine alışık biri olarak, toplumumuzda linçin bir kültür haline gelmesine ne diyorsunuz? Mesela “Tarık Akan’ı severim ama resmî ideolojiyi desteklediği için bir devrimci değildi” dediğiniz için Soner Yalçın hakkınızda tuhaf bir yazı yazmıştı.

Şaşırmıyorum. Soner Yalçın’ın benim hakkımda yaptığı her hakaret benim için çok değerli. Ona benzemediğim için seviniyorum. O bahsettiğiniz insanların benim için hiçbir anlamı yok. Nedim Şener gelmiş bugün AKP’yi savunuyor, açık bir dille. Fatih Altaylı’nın artık kadınlar hakkında bir söz söyleme lüksü kalmadı çünkü bu konuda bir şey söylemeye kalktığında, herkes özellikle kadın hareketi ona beni hatırlatıyor. Çünkü arkasında bıraktığı bu iz asla unutulmayacak. Bunları tartışmak bile gereksiz. (Gülümsüyor) Ben durduğum yerdeyim, hiçbir yere ve insana biat etmedim ve bunun konforunu yaşıyorum. 

Her ne kadar Amerika, Brezilya, Macaristan gibi birçok ülkede faşizm iktidarları ele geçirmiş olsa da dünyada da karşı sesler bayağı yükselmeye başladı. İran’daki kadın hareketi çok değerli bu anlamda.

Kesinlikle öyle. Hep söylerim dünyayı kadınlar kurtaracak diye. (Gülümsüyor) Yani bu erkek egemen sisteme karşı ancak kadınlar mücadele edebilir. Kadınlar çok daha cesur, çok daha sorgulayıcı… Her yerde erkekler iktidar çünkü ve bunu kaybetmek istemiyorlar.  

“CUMHURİYET GAZETESİ’Nİ HERKES KONUŞUYOR AMA MEZOPOTAMYA AJANSI, JİN NEWS GİBİ MECRALARDA ÇALIŞAN VE TUTUKLANAN GAZETECİLERİ KİMSE GÖRMÜYOR”

İfade özgürlüğü konusunda yine bir ödül aldınız bu yıl. ‘Savaşa Hayır’ demek yasak mesela. İfade özgürlüğünün sınırı nerede?

Sınırlar aslında yasalarla ve uluslararası sözleşmelerle belirlenmiş. Şiddet çağrısı yapmayan, tehdit içermeyen her düşünce özgürdür ve seni çok da rahatsız etse düşünceye ve ifadeye hiçbir kısıtlama getiremezsin. Savaşa hayır demek suç sayılıyor çünkü devletin şu anda uyguladığı politikalara aykırı bir talep ileri sürüyorsun. Türkiye Cumhuriyeti şu anda imzaladığı hiçbir sözleşmeyi yerine getirmiyor. Her şeyi ihlal ediyor ve resmen suç işliyor.

Mazlumların zalime dönüşmesi ne kadar ilginç değil mi? Şiddet gören şiddet gösteriyor. 

Maalesef. Tayyip Erdoğan ve hareketi de bir dönem mazlumdular. Erdoğan bir şiir okudu diye cezaevine girdi. İslamcıların öğrenim hakları ellerinden alındı ama biz o zamanlar da başörtülü kadınların yanlarındaydık. Şimdi o kadınlar, kendi erkeklerinin iktidarında kimseye hak tanımıyorlar. Bu da garip bir durum.

İktidar adalet konusunda her şeyi ihlal ediyor diyorsunuz ya, zamanı geldiğinde sizce yargılanır mı?

Tabii ki yargılanacak ve ben bunun çok uzak bir süreç olacağına inanmıyorum. Ama sorgulayanlar ondan çok mu farklı olacak? Hayır. Bugün muhalefetin de durumu içler acısı… Tayyip Erdoğan’a muhalif olarak çıkan hareketin başındaki kişi, ‘Her Şey Çok Güzel Olacak’ derken, bir taraftan da “ben Topal Osman’a bağlıyım” diyor. Bana göre hiçbir farkları yok o anlamda. Sen bir soykırımcıya bağlılık ilan ediyorsan, benim için yöneten kişinin ismi hiç fark etmiyor. Aynı zihniyet çünkü. İslamcılarla Kemalistler düşman kardeşler sadece, aralarında hiçbir fark yok. Dikkat edin her konuda aynı düşünüyorlar aslında, sadece yönetme kavgası veriyorlar, “sen yöneteceksin, yok ben yöneteceğim” diye. 

Mağdur edebiyatından çok sıkıldık artık toplum olarak. Kinci iktidarlar sıraları gelince halkın üzerine çullanıp duruyorlar.

Bizim coğrafyada en büyük devrim resmî ideolojiyi sorgulamaktır bence. Çünkü onun kalıplarını kullanırsan ne sosyalist ne komünist olamazsın, dolayısıyla da mağdur edebiyatı her dönem devam etmek üzere kendini tekrar eder. 1915 tartışılacak, onun için özür dilenecek, tazmin edilecek, 1938 sorgulanacak, Kıbrıs sorgulanacak, bunları yapmadan mağdurlar oluşmaya devam eder. Hala Kürdistan’da süren savaşta bugüne bugün bir işçi sınıfının neden hala grev yapmadığını çok merak ediyorum.

Bizim işçi sınıfımız var mı sizce? 

Yani yoksulluk, ezilmişlik açısından sınıf olarak görüntüde var ama sınıf da egemeni destekliyor, bu tuhaf bir durum.

Stockholm Sendromu gibi.

Kesinlikle. Ordu-devlet, ordu-gençlik el ele diye yürüyen bir sosyalist hareketten geliyor bu coğrafyanın çok büyük bir çoğunluğu.

Birçok gazeteci arkadaşımız içeride. Sadece görevlerini icra ettikleri için. Giresun’da üç arkadaşımız Rabia Naz’ın haberini yapmak istedikleri için göz altına alındılar mesela.

Muhalefet olma halini en çok kamuoyuna duyuran gazeteciler olduğu için onların üzerinde çok büyük bir baskı var. En büyük baskıyı da Kürdistan’dan yayın yapan Kürt gazeteciler görüyor ama aslında maalesef onlar görülmüyor bile. Cumhuriyet Gazetesi’ni herkes konuşuyor ama Mezopotamya Ajansı, Jin News gibi mecralardan tutuklananları kimse görmüyor. Bu anlamda da bir ayrımcılık söz konusu.  

GÖZALTINDAYKEN YAPILMASI GEREKENLER

Şimdi 80’ler, darbe dönemleri kimlerin gözaltına alınacağı belli zamanlardı. Eğer bir gruba dahilsen, gözaltına alınmaya şaşırmazsın ama şimdi öyle değil. Sokakta yürürken bile gözaltına alınabiliyoruz. Bir gruba ya da siyasi harekete dahil olmak gerekmiyor. Sosyal medyadaki paylaşımlar bile gözaltına alınma sebebi olabiliyor. Yüzlerce kez ifadeye çağırılmış ve gözaltına alınmış bir hukukçu olarak, bugüne kadar hiç gözaltına alınmamış vatandaşlar için önerileriniz nedir?

Yalnızsanız önce polis kimliğini istemek ve görmek gerekiyor. Kimliği görmeden hiçbir yere gitmeyin. Toplu olaylarda zaten polis olduğunu biliyorsun zaten, o zaman gerek kalmıyor. (Gülüyor) Eve geldilerse mutlaka arama izni olup olmadığını sorun ve o izne bakın. Yalnızsanız eve giremezler, komşulardan birinin yanlarında olması gerekiyor. Çıplak arama yapmak istediklerinde bunun yasal olmadığını hatırlatın. Çıplak arama kesinlikle yasal değil! Karşı çıkıp, eğer zorla yapılıyorsa zabıt altına aldırın mutlaka çünkü zorla yapıyorlar. Çıplak arama işkencedir deriz hep ve maalesef sürekli çıplak arama yapıldığına dair başvurular alıyoruz. Gözaltında mutlaka avukat isteyin.

Susma hakları da var.

Kesinlikle. Susma hakları var ve bunu kullanmaları son derece yasal. İfade verme zorunlulukları yok, savcıda ifade vermek isteyebilirler. 

Ve bu suçlu olduğu anlamına gelmez.

Hayır. Kesinlikle suçlu olduğu anlamına gelmez. Her gözaltına alınan kişi önce doktora götürülür, mutlaka doktorun yanında yalnız kalmayı talep etsinler. Yasal olarak bu zorunludur. Polis doktorun yanına giremez. Gözaltı sonrasında da doktorun en ufak sözlü ya da fiziki olan bütün tacizleri, işkenceleri zapta geçirmesi gerekir. Genel olarak insanlar sözlü tacizin, hakaretin, çıplak aramanın normal uygulama olduğunu düşünüyorlar ama böyle bir şey kesinlikle yok. Bunların hepsi işkence ve zor kullanma kavramına girer.  

Gözaltı süresi hakkında da bilgi verebilir miyiz?

Normalde 48 saat ama savcı talebiyle bu süre uzatılabiliyor.

İç Güvenlik Yasası'yla değişti gözaltı süreleri.

Başta AİHM kararlarına uygun hale getirilmişti ama OHAL sürecinde uzattılar bu süreyi ve savcı üç kere uzatabiliyor bu süreyi. Dört güne kadar… Yani üç tane dört gün, toplam 12 gün. 

Evde yapılan aramalar için ne önerirsiniz?

Evden alınan her şeyin listesini tutsunlar. Yapılan her şey zabıt altına alınmalı.

Son olarak, siyasete girmeyi düşünüyor musunuz?

Kesinlikle hayır. Ben insan hakları savunucusuyum, asla siyasetçi olamam. Birey olarak, her türlü iktidar ilişkisinden bağımsız olduğum için daha özgür hissediyorum kendimi.

Siyasetçi olduğunuzda ifade özgürlüğünüzün kalmayacağını mı düşünüyorsunuz? 

Tabii. Çünkü partilerin belli görüşleri ve tavırları var. Belli dönemlerde farklı siyasetler izleyebiliyorlar ama biz her zaman aynıyız ve doğrularımız farklı dönemlerde şekil değiştirmiyor.