Lice 1993: Çocuklarımın üçü de aynı gün öldü



Artı Gerçek

22 Ekim 1993 tarihinde Lice’de içlerinde 2 yaşında çocukların, kadınların ve yaşlıların da olduğu masum 16 yurttaş katledildi, onlarcası yaralandı, 402 ev, 242 işyeri yakılarak yağmalandı.


Yunus MURATAKAN*


Bize musallat olan ölüler değil, başkalarına ait sırların içimizde bıraktığı boşluklardır. (Nicolas Abraham)

Soğuk bir sonbahar günü. Lice is, kan ve barut kokuyor. Viraneye dönmüş, yakılmış evlerin, işyerlerin içinden hâlâ gökyüzüne kara dumanlar yükseliyor. Öldürülen insanlara ait cesetler sokaklardan toplanmışsa da, masum, kimsesiz bedenlerinden akan kan birikip kırmızı kan göletleri oluşturmuş. Hayvan cesetleri, dalları kırılmış devrik ağaçlar ve haki renkliler dışında kimse yok. Hayat bir gün öncesinde demir kanatlıların ölüm kusan ateşi, gelecek umudunun tonluk paletler altında ezildiği ve ateş topları ile hayatın katledildiği soykırım sonrası anı gösteriyor.

23 Ekim 1993

Bir savcı, bir doktor, bir katip, bir kimlik tanığı sağlık ocağının içine giriyor. Önlerinde yerde parçalanmış üç çocuk cesedi. Otopsi yapılacak. Usuli işlemler bitiyor.

1 No’lu Ceset:
“Bana göstermiş olduğunuz ceset Hüseyin CANTÜRK’e aittir. Baba adı Kerem anne adı Zarife’dir. Lice, Kelvan Mahallesi’ne kayıtlıdır.

Cesedin 1.50 boylarında, 55 kg ağırlığında, siyah saçlı, bıyıksız, sakalsız, 16 yaşlarında bir erkeğe ait olduğu görüldü. Ölü sertliğinin oluştuğu, yatış istikametine göre göğsünde ve bacaklarının üstünde ölü morluklarının oluştuğu görüldü.

Ceset doktora tevdii edildi.

“Cesedin sağ omzun ön tarafından başlayarak sağ kolun 3*2 cm içine alacak şekilde sağ aksille, sağ koltuğun tamamı içine alacak şekilde göğüs ön duvarının sağ tarafını kapsayacak şekilde derin dokuları içine alacak şekilde doku kaybı olduğu görüldü. Keza alnın sol üst köşesinde 1 cm derinliğinde kesi olduğu görüldü.”

Sonuç: Bu bulgulardan başka bulguya rastlanılmadı, bu bulgular ışığında cesedin kesin ölüm sebebi İÇ ORGANLARIN HARABİYETİNE BAĞLI DOLAŞIM VE SOLUNUM YETMEZLİĞİDİR. Cesedin kesin ölüm sebebi belli olduğundan klasik otopsiye gerek yoktur.

2 No’lu Ceset:
Kimlik tanığı huzura alındı. Bana göstermiş olduğunuz ceset Suzan (Suna) CANTÜRK’e aittir. Baba adı Kerem, ana adı Zarife’dir. Lice Kelvan Mahallesi’ne kayıtlıdır.

Cesedin 104 cm ebadında, 22 kg ağırlığında kumral saçlı, kahverengi gözlü, buğday tenli bir kıza ait olduğu, ölü sertliğinin oluştuğu ölü morluğunun oluşmadığı görüldü.

Ceset doktora tevdii edildi.

Kafatasının arka ve yan kısımlarını içine alacak şekilde kafatasının olmadığı, beyin dokusunun bulunmadığı görüldü.

Sonuç: Cesette bu bulgulardan başka herhangi bir bulguya rastlanılmadı ve bu bulgular ışığında cesedin ölüm nedeni BEYİN DOKU HARABİYETİNE BAĞLI DOLAŞIM VE SOLUNUM YETMEZLİĞİDİR. Cesedin kesin ölüm sebebi belli olduğundan klasik otopsiye gerek yoktur.

3 No’lu Ceset:
“Bana göstermiş olduğunuz ceset Mizgin CANTÜRK’e aittir. Baba adı Kerem anne adı Zarife’dir. 5 yaşlarındadır. Lice Kelvan Mahallesi’ne kayıtlıdır.

Kimliği tespit edilip harici muayeneye geçildi. 85 cm boylarında 4-5 yaşlarında, 15 kg ağırlığında, siyah saçlı, buğday tenli, siyah gözlü çocuğa ait olduğu görülen cesette ölü sertliğinin oluştuğu, ölü morarmasının gerçekleşmediği görüldü.

Ceset bilirkişi… doktora tevdii edildi.

“Başın sağ üst köşesinde beyin dokusunu alacak şekilde kurşun giriş ve çıkış deliği mevcuttur. Kafatasında parçalı kırık olduğu ve kafa derisinin 3*4 cm ebatında soyulduğu görüldü, sağ kolun dirsekten 3 cm üst tarafında 3 cm derinliğinde doku kaybı olduğu tespit edildi.

Sonuç: Bu bulgulardan başka herhangi bir bulgu tespit edilemedi, bu bulgular ışığında cesedin kesin ölüm sebebi BEYİN DOKU HARABİYETİNE BAĞLI DOLAŞIM VE SOLUNUM YETMEZLİĞİDİR. Cesedin kesin ölüm sebebi belli olduğundan klasik otopsiye gerek yoktur.”

*****

12 Mart 2013
20 yıl önce evinde yanı başında 3 çocuğu öldürülen, kendisi bacağından, eşi vücudunun çeşitli yerlerinde yaralanan, diğer çocuğu gözünü kaybeden Kerem CANTÜRK, savcılık talimatı ile tek başına gittiği Diyarbakır Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde belki geçmişle yüzleşilir, suçlular cezalandırılır ve adalet yerini bulur diye mağdur müşteki olarak ifade veriyor.

“1993 yılında Lice ilçesinde taksicilik yapıyordum. Olayın olduğu günün sabahı saat: 07.00 sıralarında işe gitmek için Atatürk Çarşısı önünde bulunan, Metin taksi durağına doğru aracımla giderken Kulp ilçesi istikametinde bulunan ve mahalleye yakın olan Komando Taburu tarafında top sesleri geliyordu. O gün ise top sesleri Dibek köyü kırsalından geliyordu. Taksi durağında tahmini 40-45 dakika yolcu bekledim. Durağın karşısında bulunan Lice Jandarma Karakolu önünde nöbet tutan bir askerin etrafa “Kaçın, ilçeyi terk edin, yakacaklar, canınızı kurtarın” şeklinde bağırması üzerine, herkesi bir telaş sardı ve sağa sola koşmaya başladılar. Ben de bunu görünce aracımla eve gittim. Eve vardığımda çocuklarım dışarıda oyun oynuyorlardı. Onları toplayarak eve girdim.

Saat 09.00 sıralarında bir anda ilçenin her tarafından silah ve top sesleri ile helikopter sesleri gelmeye başladı. O zaman köy olan Kumluca köyünden Diyarbakır’a gitmek için, Lice merkezine gelen birinin ismi Zeydin olan BİNGÖL ailesinden üç kişi, silah sesleri üzerine, komşum Ali CANPOLAT’ın barakadan yapılı evine sığındılar. Cezaevinde nöbet tutan askerler bu eve ateş ettiler. Ev alev aldı. Bunun üzerine Ali CANPOLAT, eşi Asliye CANPOLAT, kızı Gülistan CANPOLAT, Zeydin BİNGÖL, kayınpederi ve kayınvalidesi ile birlikte benim betonarmeden yaptığım tek göz odaya geldiler. Benim evimden dışarı bakıldığında, Demirçelik İlköğretim Okulu, cami ve sokak gözüküyordu. Camdan dışarı baktığım esnada, komando taburu istikametinden bir tank caminin köşesine gelerek namlusunun yönünü benim evin istikametine doğru çevirdi. Aradaki mesafe yaklaşık 40-50 metre civarında idi. Ayrıca havada da iki askerî helikopter bizim mahallenin üstünde dolaşıyordu. Daha sonra hem tank, hem de helikopterlerden ateş edilmeye başlandı. Ben aracımı bahçeye aldığım esnada silah ve top mermileri betonarmeden oluşan evimin duvarlarının hepsini yıktı ve üzerimize düştü. Ben de duvarla birlikte aracımın üstüne düştüm. Bu duvarların yıkılması sonucunda ben, eşim Zerife CANTÜRK, kızlarımdan Dilan CANTÜRK, komşum Asliye CANPOLAT, kızı Gülistan CANPOLAT ve Zeydin BİNGÖL yaralandı. Diğer çocuklarımdan Dilbirin CANTÜRK ve Suna CANTÜRK ile komşum Ali CANPOLAT ve Zeydin BİNGÖL’ün kayınvalidesi bayan öldü.

Ben yaklaşık bir saat baygın kaldım. Kendime geldiğimde halen silah ve top sesleri devam ediyordu. Hemen evin içerisinde bulunan yaralıları tek elimle toplayarak yine evimin bahçesinde bulunan 3×2 metre ebadında, 1 metre derinliğindeki boş havuza koydum. Yaralıları kontrol ettiğim zaman yukarıda isimlerini söylediğim çocuklarım ile komşularımın ölmüş olduğunu, diğerlerinin de yaralı olduğunu gördüm. Diğer çocuklarım olan Hüseyin ve Suzan CANTÜRK o an okuldaydılar. Komşularımdan yaşlı bir bayan okul önünde bu çocuklarıma 'evinizi yakmışlar, anne ve babanızı öldürmüşler' şeklinde söylemesi üzerine oğlum Hüseyin CANTÜRK okuldan kaçarak eve geldi. Oğluma bana yardım etmesini söyledim. Yaralıları evinin bahçesinde bulunan havuza birlikte taşıdık. Evin cezaevi istikametine doğru bahçede bulunan iki basamak yüksekliğindeki beton zemini kendimize mevzi yaparak uzandık. O esnada oğlum Hüseyin 'Ay baba ayağım' deyince oğluma baktığımda, sağ dizinin isabet eden mermiyle parçalanmış olduğunu gördüm. Hemen orda bulduğum bir telefon kablosu ile bacağına tek elimle tampon yapmaya çalıştım, ancak yapamadım. Bu yüzden oğlum Hüseyin CANTÜRK kan kaybından vefat etti.

Ertesi günün sabahına kadar silah sesleri devam ettiğinden beklemek zorunda kaldım. Saat 06.00 sıralarında yaklaşık 30 asker evimize geldi. Başlarındaki komutanın omzunda bulunan rütbesinin ters çevrili olduğunu gördüm. Beni ve komşum olan hocayı alıp dışarı çıkararak yolun üzerine yatırdılar. Bizi tekme tokat dövdüler. Daha sonra, askerler Azed CANTÜRK’ün evinden başlayarak ellerinde bulunan bir çuval içerisindeki beyaz tozu eldivenle alarak evlerin içlerine doğru atmaya başladılar. Attıktan sonra da bu evlerin bir anda yandıklarını gördüm. Benim eve de atacaklardı ancak evde yaralılar olduğu için atmadılar. Sonra askerler gitti. Saat 08.10 sıralarında ambulans geldi ve toplam 7 yaralıyı ben de dahil olmak üzere ambulansa bindirerek sağlık ocağına, oradan da araçtan indirmeyerek Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne götürdüler. Hastanede 91 gün tedavi gördüm ve sonra taburcu oldum. Bu olayda 10 aylık olan kızı Dilan CANTÜRK sol gözüne şarapnel parçası isabet etmesi sonucu gözünü kaybetti. Eşimin sırtında halen şarapnel parçaları vardır. Ve tedavisi devam etmektedir. Ölen çocuklarımın defin işlemlerini ben hastanede olduğundan dolayı akrabalarım ve komşularım yapmış.”

1 Nisan 2015
22 yıl aradan sonra, yüreğinde ölü çocuklarının acısı, bedeninde şarapnel parçaları ile bir anne İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin anfiyi andıran salonunda, gözleri geçmişin acı dolu ıslaklığı ve aklında failler hesap verebilir umuduyla sözlerine başlıyor. Salonda mağdur avukatlarından Diyarbakır Baro Başkanı Tahir ELÇİ de var. Zarife Hanım hastalığı nedeniyle ayakta duracak gücü bulmasa da her şeyi anlatacağım diyerek söze başlıyor.

“Lice olayı 1993'te olmuş. Ben üç tane çocuğumu o zaman kaybettim. Çocuğumu da nasıl kaybettim, çocuklarımın başını yıkadım, bizim avlumuz vardı, avluda geziyordu, silah sesleri geldi, babası da geldi, onlara çikolata getirmişti o ufak çocuğu iki yaşındaydı. Ona söyledim rahat durmuyor onu götür içeri, o da kalktı o çikolatayı verdi, onu götürdü içeri, beni çağırdı, dedi valla yukardan silah sesi geldi, baktım helikopter geziyor. Helikopter geziyor, pencereden baktım, bizim penceremizi kırdı, bir tane nasıl taradı, önce evde barakadaydık, sonra beton eve gittik, o beton evde de pencereleri kırdı. Demek ki gördüler herhalde biz gittik, bilmiyorum yani nasıl oldu, biz içeriye girdik, nasıl içeriye girdik daha evi taradılar. Evi taradılar, bir pencereden baktım, abimin evi aşağıdadır, yaktılar, böyle duman çıktı. O dumana baktım aay dedim vay abimin evini yaktılar, haberim yoktu ki çocuklarım. Sonra bizim eve ben pencereden baktım, bir tane panzer bir taraftaydı tank bu tarafta caminin yanındaydı. O komando tarafta panzer vardı, tank da caminin taraftaydı. Ve baktım eşim dedi içeri gir, herhalde bir şey var, dedi bilmiyoruz bizim haberimiz hiç birşeyden yoktu, çocukları aldı, al dedim yanına al, yanına aldı o kızım küçüktü beşikteydi, onun da gözü kör oldu. O beşiği kaldırdım öbür duvar tarafına, her iki tarafta da pencere vardı, dedim silah gelir biz lavabo tarafına gittik, biz duvar tarafına gittik. Bizim tanıdık Ali Canpolat kapıyı çaldı, kim o dedim, benim dedi. Kapıyı açtım, valla Zarife abla bizim evi yaktılar, biz betona sığındık. Onların beton evi yoktu. Ben kapıyı açtım kapıyı açtığımda tanktan ateş edildiğini gördüm, roket geldi. Ak kırmızı top gibiydi, bu taraftan komando tarafından geldi. Duvarı deldi içeriye geldi, içeriye geldi, bu tarafta da cami tarafından da geldi, ben kendimi hatırlayamadım, ben çocuklarımı gördüm. Çocuklarım roketten yaralanmadı. Ben yaralandım. Çocuklarım ölüyor. Kızımı ben bilmiyordum, zaten sonra söylediler küçük kızımın kafası duvara... (ağlıyor anlatamıyor.) Vicdanınıza kalmış ben ne diyeyim. Vicdan varsa öyle yapmazdı bu çocuklara, çocuklar da yapıştı biz de yapıştık, kendi evimizde oturuyorduk ne yaptık? Bu iki çocuklarım da zaten okuldaydı, ondan sağ çıktılar, bir oğlum bir kızım. Küçük kızımın da gözü kördür, o da yaralıdır. Hâlâ daha aklımdadır. Çocuklarım keşke o suyu vereydim onlara, su benden istediler ben suyu da götürmedim. O sırada bana hasret olmuş. Silah sussun sonra size su veririm. 20 gün fakültede kaldım. Ondan sonra ben yoğun bakımdan çıktım. Çocuklarımı sordum, çocukların kaynın evindedir, Bingöl’dedir dediler. Benim kaynımın bir tane evi Bingöl’deydi, dedi sen iyileşene kadar onlar gelir, bir şey olmamış onlara, o diğer çocuklarımı da okula göndermişim. Ben bilmiyorum ki o büyük oğlum da gitmiş. Sonra sordum o iki küçüğü de o da büyüğü de onların yanına gitmiş onlara bakıyorlar. Bu iki tane de babamgilde kalıyordu, bazen kaynımgilde kalıyordu, bazen babamgilde bazen diğer akrabamızda kalıyordu, ben üç ay fakültede yattım. O üç aydan sonra ben eşime her zaman soruyordum, bana diyordu ben onları getireceğim sen iyileş. 4 ay bitti sonra bana söyledi, işte 5-6 ay da bitti ben sonra onların mezarlığına da gitmedim de yine. Hâlâ da çekiyorum, şarapnel parçası var, raporum da var, küçük kızım da 9 aylıktı beşikteydi, bir gözü kördü, kolu yaralıydı, hâlâ da kolu ve ayağıyla sancı çekiyor, doktora götürüyorum, krem sürüyor, yani gözü kördür. Ettim etmedim gelmedi, dedi anne ben gelem sanki ne yapam? sanki gözümü geri veriyorlar, gel dedim hakkını iste, gözünü sana geri vermiyor ama hakkını iste. Ettim etmedim o gelmedi, dedim valla ben gidiyorum, katılıyorum. Her kimse olmuş buna sebep olmuş ben şikâyetçiyim ve ölene kadar da onlara hesap soracağız.

Üç çocuğum da aynı gün ölmüş. 13 yaşındaydı, Suna 5 yaşındaydı, öbürü 2,5 yaşındaydı. Yani vicdanına kalmışım. Sizin 1 tane ufak çocuğunuz Allah korusun kaza geçirse içiniz nasıl yanar. Yani 22 yıldır benim içim öyle ölene kadar yanar, bir de ben de çekiyorum, şarapnel parçası var, dikiş var kalçamda oturamıyorum doğru dürüst, daha ben ne soruyorsanız söyleyim.”

****

Anne ve baba CANTÜRK’ler yaralanıp Diyarbakır’daki hastanelere sevk edildiğinden öldürülen çocuklardan Hüseyin CANTÜRK dışındaki iki çocuğun bilgileri kimlik tanığı tarafından yanlış yazılmıştır. Hayatını kaybedenler Mizgin ve Suzan olmayıp kardeşleri 4 yaşındaki Suna CANTÜRK ve 2 yaşındaki Dilbirin CANTÜRK’tür.

****

22 Ekim 1993 tarihinde Lice’de içlerinde 2 yaşında çocukların, kadınların ve yaşlıların da olduğu masum 16 yurttaş katledildi, onlarcası yaralandı, 402 ev, 242 işyeri yakılarak yağmalandı. Licelilerin 20 yıllık adalet mücadelesinden sonra dönemin sorumlularından İl Jandarma Komutanı Eşref HATİPOĞLU ve JİTEM Tim Komutanı Tünay YANARDAĞ hakkında dava açıldı. Savcılık davada sanık Eşref HATİPOĞLU hakkında beraat kararı verilmesini istedi. Yarın (7 Aralık) İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek karar duruşmasına tüm duyarlı kamuoyunu davayı takip etmeye çağırıyoruz.

*Avukat