Yaramazlık, direniş ve tiyatro



Artı Gerçek

Shakespeare ve Brecht’in gölgesinde sürgünde bir Türkiyeli yazar: Can Dündar


Kumru TOKTAMIŞ


Usta Bertolt Brecht ile ustalar ustası Shakespeare bir gün yolda karşılaşmışlar. Brecht hemen atlamış: “Üstad hayatın şiirini ne güzel yakalıyorsun. Sen bakma orda burda senin için ebedi insanı yazıp, bireysel acıları öykü ettiğinden şikâyet ettiğimi söyleyenlere. Yakaladığın şiir ile herkesin içinde derinden hissedip bir türlü tarif edemediği öfkeleri, sevgileri,coşkuları, arzuları nasılda toparlayıp dillendirebiliyorsun. Yani hepimizin ortak seslerini bulup çıkartıveriyorsun, o eski moda ama bir o kadar da güzel İngilizcen ile. Helal olsun sana” demiş.

Masal bu ya Shakespeare bunun üzerine “Aman üstadım keşke sendeki başkaldırıyı dillendirebilme ve paylaşabilme, en pısırık insanlarda bile direnme duygusunu uyandırabilme becerisi bende olsa. Üstelik benim oyuncular semalara rol keserken seninkiler doğrudan seyirciye konuşup ortaklık duygusunu anında yankılandırabiliyorlar” deyivermiş.

O zaman Brecht de “Gel birader, hep beraber senin kraliyet tiyatronun karşısında mezarına doğru giden yolun berisinde bir salon açalım” yanıtını vermiş.

Shakespeare’in kasabası Stratford-upon-Avon daki bu salonun adını Öteki Yer [The Other Place] koymuşlar ve 500 yıl ara ile yüzyıllar ötesine seslenir olmuşlar.

Masal bir yana, 1974 yılında bir kulübede kurulan Öteki Yer,  asırlık Shakespeare tiyatrosunun ağırlığının altında ezilmeden bizzat Kraliyet Shakespeare oyuncularının sahneye koyduğu alternatif, deneysel ve yaratıcı oyunlarla bugüne kadar eleştirel sanatın hem ana akımdan beslenerek hem de ana akımı da besleyerek varolabileceğini ve varolması gerektiği gerçeğine mekan, ortam ve imkan sağlamakta.

Peki, bütün bunlardan bize ne? Hayatlarımız buyurgan ve iktidar hırsı ile kavrulmuş Shakespeare karakterlerinin iki dudağı arasında sıkışıp kalmışken ve tüm direniş türküleri bireyleri, aileleri, kasabaları ve köyleri trajidelerde tarif ederken bize ne 500 yüzyıl ara ile buluşabilen ölümsüz ustalardan!

Her şeyden önemlisi Haziran ayı boyunca Kraliyet Shakespeare oyuncuları Öteki Yerde ilk kez bir Türkiyeli yazarın kitabının oyunlaştırılmış halini sahneye koyuyorlar. 31 Mayıs -23 Haziran tarihleri arasında Öteki Yerde düzenlenen Mischief [Yaramazlik/Muzurluk] festivalinde ard arda iki oyun sergileniyor. Birincisi, Can Dündar’ın Tutuklandık adlı kitabının oyunlaştırılmış hali. İkincisi ise Meksika’da 2014 yılında bir taşra öğretmen okulunda okuyan 43 öğrencinin kaçırılarak gözaltına alındıkları ve ardından yerel bir mafya örgütü tarafından yok edildikleri trajik Ayozinapa-Iguala olayını konu ediyor. Shakespeare in yenilikçi, oyunbozan ve kural yıkıcı yanını vurgulayan Öteki Yer oyuncu ve yönetmenleri birbirine hiç benzemeyen, okyanus aşırı iki coğrafyadan iki eleştirel öykü ile Brechtvari bir deneysel sahneleme üstünden baskı ve şiddet ile ayakta duran iktidarları sorguluyorlar.

Özellikle tarihselleştirme, tarihi konu ederek bugünü, farklı coğrafyalar üstünden ortak insanlık hallerini aktarma gerek Shakespeare gerekse Brecht için son derece önemli bir dramatik yöntem olduğu için, bu kültür ile yoğrulmuş oyuncuların elinde, dilinde, eşşiz bir tiyatro disiplininden geçmiş yüz ve beden ifadelerinde tutuklu ve devamında sürgün bir aydın gazeteci ve 43 tane akıbeti bilinmeyen öğretmen okulu öğrencisinin ve yakınlarının dramlarını izlemek bugünümüze bakmaya utandığımız ve bakmalara kıyamadığımız bir ayna tutuyor.

Can Dündar ve Erdem Gül’ün Kasım 2015 de tutuklanıp 92 gün sonrasında mahkemede düşen casus suçlaması ile hapiste tutulmalarının titiz ve mağrur, zaman zaman mizahi, çoğunlukla öfkeden göz yaşartan öyküsünün ardından 1968 Tlatelolco katliamını anmak üzere yola çıkıp bir daha asla ailelerinin yanına dönemeyen Meksikalı gençlerin kayboluşlarının şiir, müzik ve folklorik motiflerle dillendirilmesini izlemek en azından bir sanatsal tasarım olarak iz bırakıyor. Sonrasında sadece insan aklına özgü başkaldırı ve direniş öyküleri olarak ortak insanlığımızda yer ediyor her iki oyun da.

En azından diyorum çünkü Can Dündar’ın öyküsü tanınmış bir aydının ve en yakınlarının başına gelenlerin hikâyesi olmaktan çıkıyor, bir ülkedeki ifade ve basın özgürlüğü üstündeki hukuka ve akla aykırı baskıları gözler önüne seriyor. Can Dündar bir kişi olmaktan çıkıyor, tüm basın çalışanlarının üzerindeki baskıyı, tüm basın ve ifade özgürlüğü tutsaklarının yakınlarının çilelerini gözler önüne seriyor. Öte yandan 43 tane Meksikalı gencin hikâyesinde gençlerin hemen her birine tek tek ses ve hayat verilmeye uğraşılıyor, şarkılar, türküler, iskeletler ve maskelerle. Can Dündar’ın karısı mağrur, Meksikalı gençlerin anaları, bacıları yüzyıllar boyu itilmiş, ezilmiş Maya yerlileri ama kadınlar; hepsi direnen, direnişin ana ve etken unsurları insanlar olarak karşımıza çıkıyorlar.  Maya yerlileri geleneksel tınıları ile ağıt yakıp türkü söylerken, Can tecritteki hücresinde hayalinde karısı ile Adele’in o günlerde popüler olan parçası eşliğinde dans ediyor.  Can Dündar bu Amy Winehouse’un hayalini kuracak değil ya! Salondan ayrılırken seyirciler biryandan Can Dündar’ın kendisi ve darmandağınık edilmiş ailesi üstünden halen hapiste olan binlerce isimsiz gazeteci ve yakınlarını düşünürken, öte yandan 43 isimsiz Meksikalı genç öğretmen adayı aynı seyircinin gözlerinde annelerinin ve kardeşlerinin yollarını gözlediği bireyler oluveriyorlar. Okyanuslar ötesinden benzer iktidarların elinde araçsallaştırılmış hukuksuzluk düzenlerini, özgürlüklerin her an yok edilebildiği baskı rejimlerini ve bu tür rejimlerin kaçınılmaz uzantısı mafya parmaklarını beraberce dillendiren her iki oyun da aslında sadece dile getirdikleri coğrafyalarla sınırlı kalmıyor. Yaramazlık festivali sona erdiğinde Meksikalı ve Türkiyeli olmakla kalmıyoruz, zihinlerimizin kapılarını umuda, düş gücüne ve yaratıcılığa sonuna kadar açmaya çalışarak dünyamızın her köşesinden direnen insanlarla buluşabiliyoruz.

Shakespearen’in belki de en büyük eseri olan King Lear’da koskoca bir taht ve iktidar sahibinin insani zaaf ve zayıflıklarını izleriz oyun boyunca. Can Dündar da uzun yıllardır en karmaşık siyasi konuları herkesin tenine değen ve canını yakan haliyle dile getirmeyi ustalıkla üslup edinebilmiş bir yazar. Bu noktada iki yazarı karşılaştırmak gereksiz ancak Can’ın (ve eşinin ve oğlunun ve diğer yakınlarının) öyküsünde Shakespeare’ in hemen yakalayıp konu edebileceği koskocaman bir iktidar hırsı dalgası ile savrulan bir insanlık hali, dramı ve sıkıntısı var. Bu öyküde sadece bu eziyetler dillendirilmiyor ve bunlar üstünden bir tane bireyin nasıl çile çektiği anlatılmıyor. Brecht’in eli hemencecik değiveriyor oyuna ve hep birlikte direniş noktalarını seziyoruz, başkaldırı çağrısına katılıveriyoruz. Meksikalı gençlerin akıl almaz trajedilerini de, bu ülkenin folklorunda aileler için çok önemli yeri olan “Ölüler Günü” nün neşeli iskeletleri ve yorgunluktan omuzları çökmüş tanrıça toprak ananın yaşanmakta olanlardan bezmiş ağıtları ile izliyoruz. Aileleri ile birlikte gençlerle tek tek vedalaşıyoruz, “Ölüler Günü”nde tekrar buluşabilmek dileği ile.

Meksikalı gençleri unutmadık, tutuklu gazetecileri unutmadık, yaşanan dram hepimizin dramı.

İki söz ve gösteri ustası yüzyıllar ötesinden abdal abdal birbirlerine bakıp hüzünle gülümsüyorlar. Kavga bitmedi ki...