'Yaşam kuyuları ölüm kuyuları oldu'



Artı Gerçek

Dargeçit Katliamı’nı konu alan “Bîr” (Kuyu) belgeselinin yönetmenliğini üstlenen Veysi Altay, belgeselin hikayesini ve çekim sürecini Artı Gerçek’e anlattı.


Rıfat DOĞAN


ARTI GERÇEK - Mardin Dargeçit’te 1995 yılında üçü çocuk yedi kişinin gözaltına alınıp kaybedilmesini ve kayıp yakınlarının verdiği mücadeleyi anlatan “BÎR” (Kuyu) belgeseli Hindistan’da düzenlenen Lakecity Uluslararası Film Festivali’nde en iyi hikaye ve en iyi yönetmen ödülü aldı. 

Gözaltındayken işkenceye uğrayan yedi insanın atıldığı kuyulardan ismini alan filmin yönetmenliğini Veysi Altay üstelendi. Belgeselin çekimleri dört yıl sürdü. Ailelerle birlikte uzun süredir kayıpları bulmak için mücadele eden Altay, başından sonuna kadar annelerin oğullarını bulmak için verdiği çabanın da bizzat tanığı. Film 15 festivalde seçki listesine alındı. Gösterimi ailelere özel yapılan film, uluslararası festivaller bittikten sonra Türkiye’de gösterime girecek. 

“Bizim için yaşam kuyuları olan içtiğimiz ve yemek yaptığımız kuyular, devletin politikasıyla ölüm kuyuları haline geldi” diyen Altay, belgeseli yaşananların unutulmaması adına hafıza oluşturmak ve annelerin verdiği mücadeleyi geleceğe taşımak için çektiğinin altının çiziyor. Yakınları için arayışlarını sürdüren anneler için “benim bir yönetmen bir arşivci olarak en çok önemsediğim nokta onların güçlülüğü ve direnişi. Çünkü direniyorlar bu insanlar” ifadelerini kullanan Altay, kuyunun dipsiz olmadığını belirterek başka ülkelerde annelerin mücadelelerden verdiği örneklerle bu topraklarda da bir yüzleşme yaşanacağını belirtiyor. 

Altay’ın bu belgeseli dışında dört çalışması daha bulunuyor. Belgeselle ilgili yan yana geldiğimiz Yönetmen Veysi Altay, Artı Gerçek’in sorularını yanıtladı.

ANNELERİN DİRENİŞİNİ ANLATIYOR 

Dargeçit Katliamını anlatan ödüllü bir belgesel çektiniz. Öncelikle kutlarız. Bize belgeselin çıkış noktasını, hikayesini biraz anlatır mısınız?

Dargeçit’te köyleri uçaklarla bombalandıktan sonra göç etmek zorunda kalan ailelerin direnişi sonucu ortaya çıkan bir hikaye. Cumhuriyet bayramının kutlandığı gece ve sonraki gün Dargeçit’te ve aynı köyde çoğu birbirinin akrabası olan yedi insanın gözaltına alınması ve sonrasında kaybedilmesini anlatıyor. Yedi kişi gözaltına alınıyorlar tabura götürülüyorlar ve orası da evlerinin hemen hemen 100-150 metre yakınında. Tabur çocukları da oralarda oturuyorsa o çocuklarla birlikte oynayan, onlarla birlikte okula giden çocukların hikayesi. Kaybedilen yedi kişiden dördü 11 ile 14 yaşı arasında çocuk. Bu insanların kaybedildikten sonra ailelerinin onları bulma hikayesi aslında. Onların direnişini anlatıyor. Direniş diyorum çünkü gerçekten çok ciddi bir direniş, 2014’lere yani kemiklerin bulunmasına kadar ve sonrası için direnen ailelerin ortasında durduğu bir hikaye. Gerçek bir olgu.

DARGEÇİT FAİLLERİNDEN BİRİ SİYASETE ATILIP AKP’YE GEÇTİ

Yedi kişiden biri olan 67 yaşında olan Süleyman Seyhan’ın cesedi yakılmış ve başı gövdesinden ayrılmış bir şekilde 1996 yılında bulunuyor sonrasında altı kişinin kemikleri ve cesetleri de farklı farklı yerlerde ikisi mağarada ikisi bir kuyuda ikisi de başka bir kuyuda 2013 ile 2014 arasında bulunuyor. Bir bu. İkincisi faillerin çok net ve açık olması. O dönem Mardin Dargeçit Komutanı olan ve katliamın faillerinden biri Mehmet Tire, sonrasında emekli olup Demokrat Parti’den Bodrum Gümüşlük Belediye Başkanı seçildi ve sonrasında AKP’ye geçti. Cumartesi Anneleri o dönem Başbakan olan Erdoğan ile görüştüklerinde “bizim çocuklarımızın katili bu” demelerine rağmen ondan altı ay sonra Erdoğan’ın kendisi bizzat Mehmet Tire’ye rozet takarak AKP’ye transfer etti. Diğeri de CHP Sivas Çepni’de siyaset yapan Hurşit İmre, o da o dönem Mardin Tugay Komutanı yanılmıyorsam ve o da faillerden biri diye adlandırılır. Buna benzer çok sayıda fail daha sonra siyasetçi oldu. 

YAŞAM ALANIMIZ OLAN KUYULAR ÖLÜM KUYULARI OLDU

Başka öneriler de old mu, “Kuyu” ismini vermenizin ne gibi bir anlamı var?

Kuyu ismini neden verdim? Bu çocukların büyük bir bölümü kuyuda bulundu ve bizim yaşam alanımız dediğimiz özellikle Kürdistan’da çeşmelerin olmadığı suyun yoğun olmadığı yerlerde insanlar kuyu açar ve o kuyuya su doldururlardı. Çeşme veya tulumba olmadığında o kuyu bizim yaşam alanımız olurdu, hem içeriz, hem yemek yaparız ya da bahçe sularız. Bir şekilde yaşam alanımız olan kuyular, devletin Kürdistan’da yaşattığı politikadan sonra bizim için ölüm kuyularına dönüştü. Kuyuların birçoğu halen kapalı. Seyhan Doğan ve Mehmet Emin Aslan’ı bulduğumuz köyde muhtemelen 30’a yakın su kuyusu var. Her evin bir kuyusu var. 90’lı yıllarda JİTEM’in üssü olarak kullanılırdı. O kuyular açılırsa birçok insana ait kemik bulunacaktır. Yaşam ile ölüm arasındaki kuyular bizim belgesel için de uygun bir isim diye düşündük.

CEP TELEFONLARIYLA KUYULARDA ÇEKİM YAPTIK

Ne kadar sürdü belgeseli çekmeniz, yasaklı bir bölge sonuç olarak ve çekimler konusunda zorluk yaşamışsınızdır, ne tür engellemelerle karşılaştınız mı?

O ailelerin yaşadığı zorlukların yanında bizim yaşadığımız zorluklardan bahsetmek lükse kaçar. Bu hikayelerin bir parçası oldum, bazen ailelerle o köylere kemik aramaya gittim, savcılığa ve mahkemelere gittim. Kemikleri birlikte bulduk, ailelerle birlikteydim. O süreçte ailelerin yaşadığı zorluklara tanık oldum, o zorluklarla yüz yüze kaldım. Bireysel röportajlarda sıkıntı olmadı ama çekimler konusunda sıkıntı yaşadık. Onu da kendi yöntemlerimizle gizli bir şekilde bazen cep telefonuyla bazen küçük kamerayla onlara hissettirmeden bazen onlardan biriymiş gibi davranarak çekimleri yaptık.

ANNELERİN MÜCADELELERİNİ GELECEĞE TAŞIMAK İSTİYORUM

Belgesel yaşanan katliamı gözler önüne seriyor. Arşiv olarak saklanması gereken bir çalışma. Siz belgeseli oluştururken neyi amaçladınız? Hedefiniz neydi? 

Yüz fotoğraf yüz hikaye üzerinden bir çalışmam vardı. Sonra 90-95 yılları arasındaki kayıplar için Cizre’yi çalıştım. Kemal Atak, Cemil Temizöz dönemini anlatan bir belgesel. Sonra Berfo Ana’yı çalıştım. Bu benim dördüncü çalışmam. Bu belgeseli işlememin sebebi, ailelerin verdiği amansız mücadeleyi, Taksim’de Cumartesi Anneleri, Cizre’de, Batman’da, Amed’de uzun süre oturan anneleri yani bu toplumun vicdanı olanları, bu toplumun vicdanı olanların hikayelerini, mücadelelerini ve direnişlerini geleceğe taşımak. Bu süreç belki hep böyle olmaz, on veya yirmi yıl sonra gelecek insanlar “bu ülkede ne oldu, bununla yüzleşelim” diyecekler belki. Bizim de bir hafıza sorunumuz var bu topraklarda. 1915 yılında Ermeniler katledildi, iki yüzün üzerinde Ermeni entelektüel öldürüldü.

HAFIZA OLUŞTURMAK İSTİYORUM

Şeyh Sait’in Seyit Rıza’nın da mezarları yok. Mezarsızlık devletin bir politikası. Sadece öleni öldürmekle değil, kalanın yassını da süreklileştirerek cezalandırıyor. Türkiye devrimci hareketi ve sonradan ortaya çıkan Kürt hareketi devrimcilerinden yüzlerce insan kaybedildi. Bunların direnişlerini geleceğe taşımak istiyorum. Devletin hafızasını oluşturmak aslında devlet ne yaptı ve buna karşı ne oldu? Aslında bunu oluşturmak istiyorum. Uluslararası arenada bunu anlatabilmek istiyorum. Arşivsel olarak ciddi sıkıntılarımız var. O hafızayı oluşturmakta kısmen katkım olacaksa bu beni çok mutlu edecektir.

ANNELERİN SÖZLERİ BENİ RAHATLATAN VE MOTİVE EDEN SÖZLERDİ

Kuyularda çekimler yaptınız. O süreçte ailelerin yanında olan biri olarak sizin için zor olsa gerek. Neler hissettiniz, zorlandınız mı?

Ben bir gün Hediye anneye anlatsın diye provokatif bir soru sormuştum. “Ne yapacaksın kemikleri, bulsan ne olacak demiştim?” Şunu demişti: Benim kocam gözlerimin önünde öldürüldü. Ben onu götürdüm, gömdüm yasını tuttum. Her şeyimiz vardı, koyunlarımız, kuzularımız, bahçemiz vardı ve maddi durumumuz iyiydi. Bir gün köyümüze geldiler, koruculuğu dayattılar ama biz reddettik ve ondan sonra köyümüzü bombaladılar, biz de köyümüzü terk etmek zorunda kaldık. Bir sürü zorluk çektik, yer edinemedik. Dargeçit’e taşınmak zorunda kaldık. Bir süre sonra yerleştik ve durumumuzu düzelttik. 

Devlet bize çocuklarımıza karşı savaşmamızı onlara düşman olmamızı istedi, biz kabul etmeyince devlet kendi işini biz de kendi işimizi yaptık ve bu mesele böyle bitti. Ancak kayıp meselesi böyle değil. Ben 23 yıldır yaşamıyorum gülmüyorum. Ben yasını tutmak istiyorum. Temel sorunum bu ve benim için çocuğumun kemiğini bulmak “müjde” olacak. Çünkü ben sormuştum, “Yas mı olacak müjde mi olacak?” diye ona. O da “bana müjde vereceksin” demişti. Bu söz çalışırken senir rahatlatan bir sözdür. Rahatlatan diyorum çünkü o kadar zorlu bir süreçti. O söz beni motive eden sözlerdi. Daha önce Berfo Ana’dan da başka annelerden de duymuştum.

YÜKÜM HAFİFLEDİ

Onlara “müjde” vermek bizim görevimiz çünkü bu insanlar yapabileceklerini yaptılar. Onların bu sözleri sizin için çok motive edici ve o işi yapmana vesile olan sözlerdir. Çünkü Xizne de aynısını söylemişti. O da kuyunun başında kendi kardeşinin kemiklerini buldu. Röportaj yaptığımızda “bu kuyu benim hayatımı değiştirdi” demişti. Çünkü 13 yaşında kaybedildi. Kendisi de o dönem 11 yaşında. Ama o o yaşta kaldı ve güzel şeyler kaldı. Top oynarken, köyde koşarken veya birlikte çobanlık yaparken. Bulmak başka bir şey. Yasını tutmak başka bir şey. Ölünün ölmesini sağlamak hayattayeken yaşayamayanların yaşamasını sağlamak annenin “bu benim için çok önemli” demesi bizim yükümüz hafiftleten ve benim bu işleri olması gerektiğine inandıran şeylerdi.

BELGESELDE ÖNEMSEDİĞİM NOKTA ONLARIN GÜÇLÜ VE DİRENİŞÇİ TARAFI

“Ben acıyan taraftan ya da acıma hissiyle olaya bakmıyorum, ben onların güçlü taraflarını, direnişlerini veriyorum” diyorsunuz. Bu duyguyu verebildiğinizi düşünüyor musunuz? Aileler izlerken neler hissetti?

Ailelerden aldığım tepkiye dayanarak bunu başarabildiğimi söyleyebilirim. Bir gerçeklik vardır. Siz bu hikayeyi ele alırken bir yönetmen olarak nereden bakarsanız o açında alırsınız. Yüz noktadan bakabilirsiniz. Yüz nokta da gerçek olabilir. Ama benim bir yönetmen bir arşivci olarak en çok önemsediğim nokta onların güçlülüğü ve direnişi. Çünkü direniyorlar bu insanlar. Boş bir direniş değil. 20 yılIık bir pratik. Gerçek bir direniş. Ben kameramı oraya çevirdim. Çünkü ben tarafım, tarafsız değilim. Subjektif de değil objektifim ama tarafım. Ben Cumartesi Annelerinden, yakınlarını kaybetmiş, devletten zarar görmüş insanların tarafıyım. Bunu kameramla da ortaya koyuyorum. Direniş noktasına çevirdim. Bunu ne kadar yapabildiğim izleyicinin takdiridir ama en azından şimdiye kadar yaptığım çalışmalarda ailelerin, bu işten sinemasal olarak anlayanların ve izleyicilerin büyük bir kısmının düşüncesi bu işi yapabildiğim üzerine. Aileler filmi izlerken, ben de onları izledim ve hepsini acıtan bir film oldu. Tabi ki 20 yıllık bir direnişi bir filmde veremeniz mümkün değil çünkü yirmi yılın her günü bir filmdir.  

ANNELERİN VERDİĞİ MÜCADELEDEN UMUTLUYUM

“Kuyu dipsiz değil ve o dibinde görünen ışığı büyütmek gerekir” diyorsunuz. Bu sözleriniz ailelerin verdiği mücadele için ne anlama geliyor?

Ben umutluyum. 20 yıldır mücadele veriyorlar, ben de onların bulunduğu noktadayım. Ben de o umudu taşıyorum. Belki bugün yaşadığımız coğrafya buna izin vermiyor, iktidarda olan devlet zihniyeti buna çok ihtimal vermiyor ve üstünü örtmek için elinden geleni yapıyor ama bu böyle gitmez. Bunun birçok örneği var. Tam istediğimiz gibi çözümler olmasa da bir Arjantin örneği var, Plaza de Mayo Anneleri, Cumartesi Anneleri’nin başlangıcına da vesile olmuş. Yugoslavya var. Bosna Hersek var. Kıbrıs var ve buralarda kısmen bazı şeyler hayata geçmiştir. Bazı şeyler ortaya çıkmıştır. Bazı şeylerle yüzleşilmiştir. Ben bu yüzleşmenin bu topraklarda da olacağına inanıyorum. Bu inancımı hiçbir zaman yitirmedim. Ama bu, bu zihniyetle olabilecek bir şey değil. Devlette devamlılık esastır. Kayıplarda aynı şekilde devamlılık devlette esastır. Bu zihniyet değişmeyecek diye bir şey yok, ben bu konuda ümitliyim. Yakın mı diye sorarsanız bana göre uzak ama bu ailelerin çocuklarının akıbeti sormaktan vazgeçecek anlamına gelmiyor. Bu mücadele devam edecek.

BELGESEL FESTİVALLERDEN SONRA TÜRKİYE’DE GÖSTERİME GİRECEK

İzleyiciler belgeseli nasıl bulacak? Nerede gösterimler olacak? Başka çalışmalarınız da olacak mı?

Daha çok uluslararası film festivallerine gönderiyoruz. 150’ye yakın festivale gönderdik, çoğundan daha haber alamadık ama yavaş yavaş dönüşler almaya başladık. Yaklaşık 20’ye yakın dönüş yaptı. 15 tanesi seçkiye aldı. Türkiye’de halen göstermedik. Ailelerle birlikte izledik. Türkiye festivallerine ilkesel olarak göndermek istemiyorum ama elimizden geldiği kadarıyla başka alternatif yerlerde göstereceğiz. Festivallerden sonra bizden belgesel isteyen olursa onlarla da paylaşırız. Büyük bir yer bulabilirsek kendimizce gala gösterimi yapmak istiyoruz. Bulamazsak da Türkiye’de Kürdistan’da izlemek isteyenlere birlikte bir şekilde izletmek isteriz. Ne olursa olsun bu belgeseli göstereceğiz.

Buna benzer bir çalışmalarım olacak. Devletin şiddetine uğramış, hakkını arayan direnen insanların hikayelerini anlatmaya devam edeceğim. Bir konu üzerinde çalışıyorum. Kafamda şekillenmek üzere yakın zamanda muhtemelen onu çalışmalarına başlarız.