Yüzüncü yılında Almanya Devrimi (1918-19) – III



Artı Gerçek

Birçok şehirde yönetimi ele geçiren işçi-asker konseyleri, müesses nizamın temsilcisi olan yerel aristokrasinin kaçmasına ve buralarda katılımcı halk yönetimlerinin kurulmasına yol açtı.


Bülent BİLMEZ


Taşradan merkeze devrim dalgası:

İmparatorluğun sonu ve iki cumhuriyet ilanı

Her ne kadar Berlin’de cumhuriyetin ilan edildiği 9 Kasım günü, sonraki yıllarda ‘Kasım Devrimi’ olarak da anılan ‘Alman Devrimi’nin yıldönümü olarak anılsa da konuyla ilgili her çalışmada aslında Almanya Devrimi sürecinin başlangıcı olarak, 28 Ekim 1918’de Wilhelmshaven’da ve 3-4 Kasım günleri Kiel’de patlak veren açık deniz filosu askerlerinin (bahriyelilerin) ayaklanması kabul edilir.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda imparator II. Wilhelm’in çok önem verdiği bir kampanyayla kısa sürede Avrupa’nın en modern ve en güçlü ikinci donanmasına dönüşen Alman donanmasına ait en önemli savaş gemileri, Kuzey Almanya’nın bu iki liman kentinde bulunuyordu. Bu gemilerin mürettebatı arasında beklenmedik bir anda patlak veren birbirleriyle bağlantılı bu ayaklanmalar, daha önce devrim sürecinin önemli aktörlerden biri olduğunu belirttiğim, partilerden bağımsız kendiliğinden muhalefetin aktörleri olan ‘halk inisiyatifi’nin öncülüğünde gerçekleşti.

İki ayaklanmada da siyasi bilinci yüksek olan ve giderek daha radikal sol düşüncelere eğilim gösteren aktörler önemli roller oynasa da hızla kızıl bayraklı sol bir görünüm ve renk kazanan bu ayaklanmaların, önceden planlanmış olmadığı, örgütlü bir önderlikten yoksun ve kendiliğinden bir karaktere sahip olduğu genelde kabul edilir.

Ancak askerler ve işçiler başta olmak üzere halk arasında yayılan hoşnutsuzluğun, daha savaş yıllarında birçok kendiliğinden protestoya ve (mevcut partilerden birinin inisiyatifinde olmasa da) giderek kendi aralarında ilişkili, her gün daha koordine ve örgütlü bir muhalefete dönüştüğünü unutmamak gerekiyor. Nitekim savaş sırasında yaşanan açlık ve sefalete karşı şehirlerde özellikle kış aylarında kendiliğinden ve dağınık bir şekilde ortaya çıkan protesto eylemleri düzenlenmişti. Bunlardan en meşhuru, 1916-1917 kışının ağır koşullarında yaşanan açlık ve sefalete karşı patlak veren spontane ve parçalı ayaklanmalardı. Mesela 1917 baharında yurt çapında kişi başına düşen ekmek miktarında kesintiye gitme yönünde hükümet kararına karşı Berlin, Leipzig, Magdeburg, Halle ve Braunschweig şehirlerinde geniş katılımlı grevler ve protesto eylemleri düzenlenmişti.

Çok yaygın olan asker kaçaklığı bir türlü engellenemiyor ve 1917 yazında başlayan savaş karşıtı eylem girişimleri ancak şiddetle bastırılabiliyordu. Nitekim daha Ağustos 1917’de kuzeydeki Wilhelmshaven şehrinde 400 kadar denizci askerin düzenlediği barış yanlısı miting sonrasında kuzeydeki liman şehirlerinde düzenlenen benzer mitinglerin liderleri hemen tutuklanmıştı. Bunlardan ölüm cezası alan beş liderden üçünün ölüm cezası daha sonra affedildi, ama ikisi ibret olsun diye infaz edildi: 25 Ağustos 1917’de kurşuna dizilen Max Reichpietsch (1894-1917) ve Albin Köbis (1892-1917), askerler arasında sevilen iki önemli muhalif liderdi ve idamlarının ardından savaş karşıtları ve özellikle askerler arasında kahramanlaştırılarak, sembolik figürlere dönüştüler.

Ayrıca giderek artan bir kitlesel güce sahip SPD’nin, özellikle onun içinde büyüyen sol eğilimin ve bunun sonucunda ortaya çıkan Bağımsız-SPD’nin bilinçli bazı askerler ve özellikle işçiler üzerindeki etkisi de unutulmamalıdır. Uzun savaş yıllarının yarattığı tahribat ve bunun sonucu olarak hızla değişen Almanya’daki siyasi iklimle birlikte düşünüldüğünde ve nihayet 1917 Bolşevik Devrimi’nin yarattığı psikolojik etki dikkate alındığında, özellikle alt rütbeliler arasında yaygın bu muhalefetin patlak vermesi için sadece bir kıvılcıma ihtiyaç olduğunu, bugünden bakınca görmek mümkün.

Bu ‘kıvılcım’, savaşın yenilgiyle sonuçlandığının artık genel kabul gördüğü sıralarda donanmaya gelen ve adeta intihar eylemi anlamına gelen ‘Britanya filosuna saldırı talimatı’ olacaktı!

Savaş suçlusu müesses nizamın ‘yenilgiyi yönetme’ çabaları

Müesses nizam elitlerinin tüm çabalarına rağmen, 23 Ekim 1918’de yaptığı bir açıklamada ABD Başkanı Wilson, savaşın sorumlularının tasfiyesini içermeyen Almanya’daki rejim dönüşümünü yeterli bulmadığını, yani gerçek bir geçişin söz konusu olmadığını belirtti. Müttefiklerin ateşkese ikna edilmesi ve aynı zamanda yükselen muhalefeti yatıştırmak için daha somut ve radikal adımlar atılması gerekmekteydi.

Bu arada, hızla yükselen muhalefeti yumuşatma politikalarının parçası olarak II. Wilhelm tarafından 23 Ekim 1918 tarihinde ilan edilen genel aftan yararlanan Karl Liebknecht cezaevinden çıktı. Trenle gittiği Berlin’de Anhalter Bahnhof’ta kendisini karşılayan halkın yol açtığı izdiham ve ortaya konulan kararlılık ve büyük coşku, savaş döneminin en tutarlı ve ısrarlı anti-militaristinin savaşın sonunda bir kahramana dönüştüğünün kanıtıydı. Savaş öncesinde askerleri sevinçle cephelere gönderen ve militarist gösterilere coşkuyla katılan halk, dört yıl sonra savaşa karşı büyük bir tepkiyle şimdi sokaklardaydı.

Berlin’e geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri, gizli yapılan bir Devrimci İşçi Temsilcileri Komitesi (Vollzugsausschusses der Revolutionären Obleute) toplantısına katılmak olan Liebknecht, o günlerde davetli olduğu kokteyle katılmak üzere gittiği Sovyet Rusya’nın Berlin’deki elçiliğinin önünde de halk tarafından büyük tezahüratla karşılandı. Elçilikteki kabulde de büyük bir coşkuyla karşılanmış, Lenin’in özel mesajı kendisine iletilmişti. (Nisan 1918’de Brest-Litovsk Antlaşması sonrası Berlin’e Sovyetler Birliği temsilcisi/elçisi olarak gönderilen Adolf Abramowitsch Joffe, elçiliğin ayaklanmaları desteklediği gerekçesiyle Kasım 1918’da kapatılması üzerine ülkeyi terk etmek zorunda kalacaktı.)

Savaşın kaybedildiğini kabul edip ateşkes yapılması ve sorunsuz geçişin yönetilmesi için sivil hükümetin kurulmasını savunan ve bu amaçla Max von Baden başbakanlığında Meclis'e daha çok yetki ve sorumluluk verilmesini de onaylayan Almanya ordusunun komutanları arasında da Ekim ayının ortalarından itibaren bu plandan vazgeçip son bir saldırıyla avantajlı koşullarda ateşkes imzalanmasını savunmaya başlayanlar vardı. Kamuyla paylaşmasalar da imparator ile (dönemin diktatörü olarak bilinen) Genelkurmay İkinci Başkanı Erich Ludendorff da bunlar arasındaydı. Ancak halkın savaşın uzama olasılığına karşı büyük tepkisi, giderek büyüyen ve radikalleşen muhalefet ve artık savaşmayı reddeden ordu birlikleri içindeki pasif ve aktif direniş nedeniyle bu plana karşı çıkanlar, (özellikle Bolşevizm korkusu ve Almanya’da da anti-kapitalist radikal bir devrim tehdidi argümanıyla bir an önce ateşkes yapılmasını isteyen başbakan von Baden’ın da katkısıyla) savaşın devam edemeyeceğini görüyorlardı.

Diğer yandan, Almanya topraklarına geriletilmemiş olup Almanya toprakları dışında konuşlanmış Alman ordusunun nihai yenilgisini (sivil hükümet ve politikacılar aracılığıyla) kabullenmek yerine, halen olası bir ateşkes anlaşması öncesi mümkün olan en iyi konuma gelmek için, gerekirse ‘onurlu’ bir yenilgiyi göze alarak son bir saldırı gerçekleştirme fikri, bazı komutanlar arasında ağır basmaya başlamıştı.

Ordu komutanları arasındaki görüş ayrılığı, von Baden hükümetinin çalışmalarını imparator nezdinde eleştiren Ludendorff’un 26 Ekim 1918 tarihindeki istifasıyla sona erdi. Onun yerine sinsi geçiş sürecinin en önemli uygulayıcılarından biri olan Wilhelm Groener geçti. Sonraki süreçte politikaya girerek 1928-1932 yıllarında Savunma Bakanlığı yapan ve bu sürenin son bir yılında İçişleri Bakanlığını da üstlenen Groener, muhafazakâr duruşunu hep korumakla birlikte Cumhuriyet rejimine sahip çıkma tavrından da vazgeçmeyecektir.

Genelkurmay Başkanlığı (Oberste Heeresleitung) görevini yürüten ve savaş sırasında askerî diktatörlüğün liderliğini pratikte Ludendorff’la paylaşan Mareşal Paul von Hindenburg, Ludendorff’un görevden ayrılmasından sonra da görevinde kalarak, Groener ile birlikte sinsi planı yürütecek ve bu süreçten yıpranmadan çıkacaktı. (1925 yılında Ludendorff’a rakip olduğu seçimde cumhurbaşkanlığına seçilecek olan Hindenburg, eceliyle öldüğü 1934 yılına kadar sürdüreceği bu görevinin son aşamasında, Hitler’i 1933 yılında hükümet kurmakla görevlendirip başbakan olmasını sağlayacaktı. Cumhurbaşkanlığı döneminde Hindenburg’un atmış olduğu adımlar kendisinden sonra cumhurbaşkanlığı görevini ve tam iktidarı Hitler’in kolayca devralmasında da belirleyici olacaktı.)

Bu arada 29 Ekim 1918’de Berlin’i terk ederek Belçika topraklarındaki Spa kentinde bulunan Alman ordusunun ana karargâhına giden II. Wilhelm’in desteğini de alan müesses nizamın pragmatist kolu için gelinen noktada cumhuriyetin kaçınılmazlığı açık olduğu gibi, asıl görevin radikal demokratik ve özellikle Bolşevik ‘bozgunculuğunun’ önüne geçmek olduğu da kesindi. Bunun için kapitalizm-içre çözüme açık olan sol reformistlerle işbirliğinin kaçınılmazlığına onları en çok ikna edenler von Baden gibi liberaller ve diğer sivil demokrat çevrelerdi.

Bu yönde atılan ilk önemli adım, Ekim 1918’de kabul edilen anayasal reform (Verfassungsreform) oldu: O güne kadar imparator tarafından atanan hükümet, yeni anayasal-parlamenter monarşi sisteminde Meclis tarafından belirlenecek ve sadece Meclis'e karşı sorumlu olacaktı. Ekim Reformları (Oktoberreformen) denilen yasal düzenlemelerin parçası olan bu değişikler aracılığıyla Meclis'e verilen bu yetkiyle, cumhuriyete giden yolda önemli bir adım atılmıştı, ama imparator istifa edip merkezi hanedanlık tahttan inmedikçe cumhuriyetten söz etmek olanaksızdı.

Ancak Berlin’deki Hohenzollern hanedanlığından önce, sürpriz şekilde patlak veren ayaklanmalar sayesinde, değişik şehir ve bölgelerde ilan edilen şura hükümetleri aracılığıyla önce periferideki yerel hanedanlıklar ortadan kaldırılacaktı!

Beklenmeyen yerde ve zamanda devrim kıvılcımı: Kiel Ayaklanması ve Almanya’da hızla yayılan Sovyet yönetimleri

Bir yandan tabanın giderek daha çok kaynadığı Berlin’de yeni rejim arayışları ve iktidar mücadelesi tavanda devam ederken, sürecin radikalleşmesine ve hızlanmasına neden olan asıl hareket, herhangi bir partinin önderliğinde gerçekleşmeyen, kendiliğinden patlak veren ve asker, işçi ve küçük burjuvazinin geniş katılımıyla hızla büyüyerek tüm Almanya’ya yayılan halk ayaklanması oldu. Bunun sonucu olarak işçi-asker konseylerinin (sovyetler/şuralar) her yerde yönetime kansız bir şekilde el koymaya başlaması, taşrada müesses nizamın sonunu getirmese bile onun elitlerini iktidarda kesinlikle uzaklaştırmıştı: Taşrada devrim başlamıştı!

Elbette konseylerin önemli aktörleri arasında mevcut sol partilerin ve grupların üyeleri önemli rol oynuyordu, ama bu partiler ve gruplar ayaklanmaların başlamasında ve yayılmasında belirleyici rol oynamıyordu. Yükselen dalganın üzerine çıkarak ayakta durmaya ve zamanla o dalgayı yönetmeye çalışan ve kendi aralarında rekabet içinde olan SPD-Çoğunluk (Mehrheits-SPD veya Mehrheitssozialdemokratische Partei Deutschlands, MSPD) ve Bağımsız-SPD (Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands, USPD) yöneticileri, büyük oranda başarılı olacaklardır, ama ikisi de sol radikal söylemiyle bu süreçte bir anda kitlelere daha çok ulaşma olanağı olan Spartakistlerin soluğunu enselerinde hissetmektedir.

Yukarıda belirttiğim üzere, bu beklenmedik ayaklanmalara yol açan şey, kuzeydeki limanlarda savaş boyunca âtıl kalmış olan filoya gönderilen, Britanya savaş gemilerine saldırı emri olmuştu. 24 Ekim 1918 tarihli bu talimata göre 29 Ekim’de gerçekleşmesi öngörülen bu saldırının, askerler için alenen bir intihar saldırısı olacağı belliydi: Savaş boyunca limanlarda yatan Alman donanmasının güçlü Britanya donanması karşısında hiçbir şansı olmadığı, Alman savaş gemilerinin henüz açık denizlere açılamadan hemen batırılacağı, dolayısıyla böyle bir saldırının söz konusu askerleri bilerek ölüme gönderilmesi anlamına geldiğini herkes biliyordu.

 

Yenilgiyi kabul edemeyen komutanların son bir saldırı planlarının parçası veya onurlu yenilginin sembolü olarak düşünülen bu deniz saldırısıyla ilgili savaş gemisi komutanlarına gönderilen gizli emirin limanlardaki bahriyelilerinin eline geçmesi, 27-28 Ekim 1918 tarihlerinde Wilhelmshaven’daki savaş gemilerinin askerleri arasında (pasif) direnişe yol açtı: Emre itaatsizlik kararı alarak Derfflinger, Von der Tann ve Seydlitz isimli modern savaş gemilerini 27 Ekim’de işgâl edip kontrolü ele geçiren bahriyeliler, 28 Ekim 1918’de Markgraf, Kronprinz und Großer Kurfürst gemilerinde de emre itaatsizlik eylemi başlattılar.

Kısa sürede bastırılan bu direnişten sonra bir yandan direnişçilerin yargılanması devam ederken, diğer yandan Wilhelmshaven direnişçileriyle temasta olan Kiel’deki daha örgütlü bahriyeliler, 03 Kasım 1918’te pasif direniş kararı aldı. Aynı gün düzenlenen barışçıl yürüyüşe küçük bir askerî birlik tarafından açılan ateş sonucu yoldaşlarının öldürülmesinin yarattığı büyük tepki üzerine silahlarına sarılarak isyan eden denizci askerler, bu arada hapsedilen arkadaşlarının serbest bırakılmasını, yeni kurdukları konseyler aracılığıyla o sırada Kiel valisi ve donanma komutanı olan Amiral Wilhelm Souchon’dan talep ettiler.

Ertesi gün sayıları 20 bine ulaşan isyancı bahriyeliler, kurdukları bahriyeli konseyleri aracılığıyla şehirdeki kışlalarda hızla kurulan asker ve işçi konseyleriyle birleşerek, daha radikal ve kapsamlı talepler sundular: Savaşa hemen son verilmeli ve Hohenzollern hanedanlığı tahttan inmelidir! Bu arada şehirde İşçi-Asker Konseyleri Hükümeti adına yönetime el koyan isyancılar, ilk iş olarak, hapisteki arkadaşlarını kurtardılar. Ayrıca, uzun zamandır kadın hareketinin önemli taleplerinden bir olan seçme ve seçilme hakkı da ayaklanmacıların talepleri arasında yer aldı. Devrim mücadelesinin sonraki aşamalarında da muhalefetin daimi taleplerinden biri olacak olan bu talep, Alman Devrimi'nin başarı hanesine tartışmasız yazılması gereken, belki de tek kazanıma giden yolda önemli bir adımdı. Nitekim, o güne kadar sadece kadın hareketinin marjinal meselesi olarak görülen bu hak, ayaklanmalar sayesinde geniş kitlelere mal olmuştu.

Ayaklanmanın kısa zamanda radikalleşmesi ve Bağımsız-SPD’nin solcu önderleri tarafından yönlendirilmeye başlanması üzerine, SPD-Çoğunluk Başkanı Friedrich Ebert’in önerisiyle Başbakan von Baden tarafından durumu kontrol altına alması için sağ kanat SPD-Çoğunluk milletvekillerinden Gustav Noske acilen Kiel’e gönderildi. Gider gitmez durumu çok iyi okuyan Noske, ayaklanmaları bastırmak veya yatıştırmak yerine, ayaklanmacılarla uyumlu bir dil kullanarak, SPD-Çoğunluk adına merkezden gönderilmiş olmasının avantajını kullanarak partinin yerel yöneticilerinin ve aktivistlerinin de yardımıyla kısa zamanda liderliği ele geçirdi ve kendisini şehrin İşçi-Asker Konseyleri Hükümeti’nin başına seçtirdi.

Daha devrimin başlangıcındaki bu ilk deneyim, sonraki süreç için birçok yönden belirleyici olacaktı: Her şeyden önce, büyük bir tepkiyle çoğu zamandan kendiliğinden patlak veren ve nerdeyse her zaman önderliği belli bir siyasi partiye bağlı olmayan, dönemin tüm devrimci halk hareketlerinin önderliği için SPD-Çoğunluk ve Bağımsız-SPD arasında rekabet yaşanacaktı. Her türlü radikalleşme ve özellikle ‘Bolşevikleşme’ tehlikesine karşı alarm durumunda olan SPD-Çoğunluk yöneticileri, söz konusu hareketlerin başına geçerek onları kontrol etmeye, pasifleştirmeye veya ehlileştirmeye çalışacak ve dönemin en büyük partisi olarak yerelde işçi örgütlenmeleri arasındaki yerleşik ilişki ağlarını çok iyi kullanarak, genelde istediği sonucu alacaktı. Marjinal bir grup da olsa kısa zamanda daha çok varlığını hissettirecek olan Spartakistlerin neredeyse hiç etkisinin olmadığı bu yerel ayaklanmalardan farklı olarak, merkezde aynı yöndeki çabalarında SPD-Çoğunluk yönetimi, sadece güçlü taban örgütlenmesine ve ilişkilerine değil, müesses nizamın asker ve sivil elitleriyle kurduğu gizli işbirliklerine de güvenecektir. Daha sonra göreceğimiz üzere, birincisinin sayesinde hem işçi-asker konseyleri arasındaki oylamalarda hem de genel Meclis seçiminde büyük başarı elde edecek olan SPD-Çoğunluk, gizli işbirlikleri sayesinde de militan Spartakist ve diğer solcu SPD-Bağımsız önderlerinin sonraki haftalardaki militan eylemlerini (gerekirse kanlı bir şekilde) bastırmak için, büyük burjuvazinin direkt desteğiyle toparlanan ve silahlanan paramiliter grupların veya milislerin (Freikorps) şiddete dayalı gücünden destek alacaktı.

Kiel’de yaşanan ilk deneyimin ortaya koyduğu bir gerçek de Gustav Noske’nin dönemin anahtar kişiliklerinden biri olacağıydı: Kısa bir süre sonra görüleceği üzere, en kritik süreçte, militarist iştahla gönüllü savunma bakanı rolü oynayan ve Berlin’deki kardeş kavgasını şiddete başvurarak körükleyen Gustav Noske, müesses nizamın asker elitleriyle kurduğu uyumlu ilişki sayesinde Aralık 1918 ve Ocak 1919 aylarında kardeş kanı akıtılmasında birinci derecede rol oynayacaktır. Gelecek yazıda ele alacağımız, Liebknecht ve Luxemburg’un katliyle sonuçlanan kanlı olayların en dolaysız sorumlularından biri Noske olacaktır. Nitekim, en kritik zamanda SPD-Çoğunluk lideri Ebert’in aradığı ‘devrimin kötü adamı’ rolünü oynamayı gönüllü olarak kabul ettiğini yıllar sonra anılarında kendisi de anlatacaktır: Her devrimin gözü kara bir zalime ihtiyacı vardır, mecazen gözünü kan bürümüş köpek (Bluthund) adını verdiği bu rolü üstlenmeyi kendisi kabul etmiştir.

Kiel ayaklanmacılarının öncülüğünde, küçüklü büyüklü birçok şehirde benzer şekilde yönetimi ele geçiren işçi-asker konseyleri, müesses nizamın temsilcileri olan yerel aristokrasinin kaçmasına ve buralarda (geleceği belirsiz) katılımcı halk yönetimlerinin kurulmasına yol açıyordu. Berlin’de olduğu gibi diğer şehirler ve bölgelerde de müesses nizamın elitleri, verdikleri tepkiyle en kötü sondan kurtulacaktır: Ayaklanmalara şiddet kullanarak karşı koymak yerine bir süreliğine de olsa geri çekilmeyi yeğliyorlardı. Bunun ne kadar planlı veya anlık zekice atılmış bir adım olduğunu bilmek zor, çünkü ayaklanmalar selinin ve öfkeli ayaklanmacıların gazabından kurtulmak için verilmiş ani iradi bir tepki de mümkündür. Ancak, sonuçta uygun zamana kadar bekleyip koşulların uygun olduğu zamanda ve oranda yeni süreci yönlendirme taktiği merkezde olduğu kadar yerelde de görülecektir.

Birkaç günde, önce kuzey Almanya’daki Lübeck, Bremen, Hamburg, Oldenburg, Rostock gibi şehirlere ve ardından (Hannover, Braunschweig, Frankfurt am Main başta olmak üzere) daha güneydeki şehirlere yayılan ve nihayet Almanya’nın her yerinde yaşanan ayaklanmalar, büyük oranda SPD-Çoğunluk ve Bağımsız-SPD’nin yerel üyelerine dayanıyordu. Genelde demokratik ve anti-militarist savaş karşıtı söyleme sahip olan ve her yerde müesses nizamın yerel elitleri konumundaki komutanları ve aristokrasiyi yerlerinden uzaklaştıran/kaçıran isyancılar, müesses elitin diğer temsilcilerinden burjuvazi ile aynı oranda konfrontasyon yaşamıyordu.

Almanya’da en büyük ve başarılı ayaklanma, halkının çok muhafazakâr olduğu düşünülen bir yerde, Bavyera’da yaşandı. Bavyera devrimini başlatan, Bağımsız-SPD liderlerinden Kurt Eisner önderliğinde 07 Kasım 1918’de Münih Theresienwiese'de düzenlenen ve 40.000 ile 60.000 kişi arasında katılımın olduğu söylenen büyük bir barış mitingi oldu. Çağrısı Çoğunluk-SPD, Bağımsız SPD ve bağımsız sendikalar tarafından yapılan miting sonrasında, şehirdeki merkez istasyon, telgraf ofisi ve Bavyera Eyalet Meclis'i gibi önemli kurumlar ayaklanmacılar tarafından işgal edildi ve SPD-Çoğunluk ve Bağımsız-SPD üyelerinin önderliğinde kurulan işçi ve asker konseyi ilk toplantısını bu Meclis'te yaptı.

Bölgenin en güçlü işçi partisi olan Çoğunluk-SPD ile sendika yöneticileri, ayaklanmanın radikal bir devrime dönüşmemesi için başından itibaren Eisner ve taraftarlarının öncü rolünü kırmak için elinden geleni yaptı; ancak bunda başarılı olamadı: 07-08 Kasım 1918 gecesi Eisner tarafından kaleme alınan ve ertesi gün şehirde dağıtılan bildiride Bavyera Özgür Devleti ilan ediliyordu! Parlamenter demokrasi öngören bu bildiriye göre, en kısa zamanda yapılacak seçimlerden sonra oluşturacak olan bir Ulusal Meclis toplanıncaya kadar, halkın çıkarlarını Geçici Ulusal Konsey (Provisorische Nationalrat) temsil edecekti. Hükümette, Geçici Ulusal Konsey temsilcilerinin yanı sıra, sosyal demokrat Bavyera eyalet milletvekilleri, Köylü Birlikleri (Bauernbunds) temsilcileri ve Liberal Dernek temsilcileri yer alacaktı.

Daha önce aralarında yapılan müzakerelerde SPD-Çoğunluk ve Bağımsız-SPD’nin yerel yöneticileri arasında varılan uzlaşıya uygun olarak, Geçici Ulusal Konsey’in Meclis'te yaptığı ilk toplantıda kurulan yeni hükümette yer alacak bakanların dağılımı, dört SPD-Çoğunluk, üç Bağımsız-SPD ve bir bağımsız şeklinde oldu.

Ayaklanmacıların ilk başarısı: Müesses nizamın savaşı bitirme kararı

Ayaklanmaların Berlin’e ulaşmak/sıçramak üzere olduğu bir sırada, Groener, Belçika topraklarındaki Spa kentinde bulunan karargâha yerleşmiş olan imparator ve çevresindekileri ateşkes yapılması ve imparatorun tahtan çekilmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Başbakan von Baden ve SPD-Çoğunluk liderliği, yükselmekte olan radikal sol muhalefet tehdidi karşısında başka yol kalmadığı konusunda Greoener’i ikna etmişti. Nitekim ayaklanma henüz Berlin’e ulaşmadan, Merkez Partisi’nden Matthias Erzberger başkanlığındaki Almanya heyeti General Ferdinand Foch liderliğindeki Müttefiklerin heyetiyle ateşkes görüşmesi için Fransa’nın Compiègne şehrine gitti.

Topraklarının çoğu zaten düşman ordularının kontrolünde olan Osmanlı İmparatorluğu’nun 30 Ekim, Avusturya-Macaristan’ın da 3 Kasım 1918’de ateşkes imzalamasından sonra, 11 Kasım 1918’de de Almanya ateşkes imzalayacaktı. Ancak, yukarıda belirtildiği üzere, en geç ateşkes imzalayan Almanya’da buna rağmen “müttefiklerimiz teslim olduğu için yenik sayıldık” miti yerine, “içerideki, yani cephe gerisindeki Bolşevikler ve Yahudiler arkadan hançerlediği için yenildik” miti (Dolchstosslegende) muhafazakâr ordu mensupları tarafından üretilecek ve sağ siyaset tarafından hızla yaygınlaştırılacaktı. Bunda en büyük rolü, ordunun ve rejimin neredeyse çökmesine yol açan ve 1917 yılından sonra daha çok tabandan örgütlenip hızla büyüyerek yayılan protesto mitinglerinde, ordudan kaçışlar ve pasif direnişlerde ve özellikle kitlesel grevlerin gerçekleşmesinde askerler ve işçiler arasında örgütlü sol sosyal demokratların oynamıştı. Bu grevlerin en büyük ve etkili olanı, Ocak 1918’de başlatılan ve bir milyon kadar işçinin günlerce aktif olarak katıldığı Berlin merkezli ve ağırlıklı, Almanya çapındaki tarihi grevdi. Savaş endüstrisini birkaç günlüğüne durma noktasına getiren bu büyük grevden sonra yaşanan tutuklama ve askere alma furyası ve artan polis baskısı, kitle hareketlerini bastırdı, ama bu süreçte kurulan ve yayılan devrimci işçi temsilcileri komitelerinin çalışmalarını engelleyemediği gibi, daha da radikalleşmesine yol açtı.

Kasım Devrimi: Ayaklanma Berlin’e ulaştığında aktörler ve güç dengesi

Bu sırada SPD-Çoğunluk ile müesses nizamın temsilcileri arasında kurulan ittifak sürecinde, savaş sorumlulukları ve bunun geniş kitlelerde yarattığı öfke nedeniyle müesses nizamın askerî ve sivil elitleri (özellikle büyük Alman burjuvazisi) ve onların temsilcisi olan partiler, mümkün olduğunca legal siyasette ve kamuoyu önünde görünmemeye çalışıyorlardı. Bu nedenle görünürde merkezi iktidar, adeta öfke ve özgüven patlaması yaşayan geniş kitleleri arkasına almayı başarmış iki büyük sol parti arasında paylaşılıyordu: SPD-Çoğunluk ve Bağımsız-SPD.

Elbette SPD-Çoğunluk niceliksel ve niteliksel olarak ezici güce sahipti: 250 bine yakın üyeli SPD-Çoğunluk, tüm Almanya’da seksen kadar süreli yayının 66’sını ve birçok yerel sivil toplum kuruluşunun kontrolünü ve önemli mali kaynakları elinde tutuyordu. Ayrıca büyük sendikaların yönetiminde söz sahibi oldukları gibi, özellikle sendikal hareketten gelen milletvekillerinin bu dönemdeki etkin olması sayesinde Meclis'in en güçlü partisi konumundaydı.

Ancak Bağımsız-SPD’nin de azımsanmayacak güce sahip olduğunu ve daha önemlisi kitlesel tabanının o sırada hızla büyüdüğünü unutmamak gerekiyor. Nitekim 100 binden biraz fazla üyesiyle Çoğunluk-SPD karşısında belki küçük kalıyordu, ama sonuçta radikal bir partinin bu kadar çok üyeye sahip olması önemliydi. Ayrıca Berlin, Frankfurt am Main, Braunschweig, Leipzig, Halle ve Erfurt şehirlerinin yerel yönetiminde çoğunluğa sahip olabiliyorlardı. Diğer yandan, Bağımsız-SPD içinde sol kanat hizip olarak yerel alan Spartakistler, radikal politikalarıyla öfkeli işçi-asker kitlelerini ve özellikle önderlerini kendilerine çekmeye çalışıyorlardı. Asli devrimci aktörler olarak gördükleri konseylerin/sovyetlerin kontrolünü ele geçirmeye veya daha radikal talepler için yönlendirmeye çalışıyorlardı. Ancak Spartakistler diğerlerinin yanında (özellikle) niceliksel olarak marjinal konumdaydı: Bağımsız-SPD’ye katılma aşamasında birkaç yüz üyesi vardı sadece!

Sol muhalefet, savaşın son aşamasında ortak düşman olan müesses nizama ve özellikle onun asker-polis gücüne karşı rekabet eden gruplara ayrışsa da özellikle sokakta birlikte mücadele etmekteydi. Bu noktaya kadar söz konusu olan, sol gruplar arası rekabetti. Ancak Kasım ayı başındaki ayaklanmalar sonucunda diğer tüm siyasi aktörler tasfiye olduğu, geri çekildiği veya beklemeye geçtiği için bir anda önce çıkan ve Çoğunluk-SPD’nin iktidarı ele geçirmesinden itibaren söz konusu olan, (giderek rekabetten çıkarak) kardeş kavgası olacaktı. Nitekim Berlin’de ilk devrim şehitleri, müesses nizamın güvenlik güçlerinin isyancılara açtığı ateş sonucu verildi: 9 Kasım günü Chausseestraße üzerindeki kışlaya girmeye çalışan kitleye ateş eden bir subay, üç devrimciyi öldürdü.

Aslında günledir giderek artan bir huzursuzluk ve devrimci hareketlilik hissedilen Berlin’de, güne hızlı başlanmıştı: En büyük işçi kitlesine sahip olan SPD-Çoğunluk üyelerinin de katıldığı savaşın bitirilmesine yönelik talepler günlerdir tabanda dile getirilirken, değişik şehirlerdeki ayaklanmaların etkisiyle harekete geçen Spartakistler ve radikal sol işçi temsilcileri, o sabah devrim çağrısı yapan bildiriler dağıtmaya başladılar. Bir süredir devrimci işçi temsilcileri tarafından hazırlıkları yapılan ve aslında 11 Kasım’da başlaması planlanan genel grev, daha fazla katılım için biraz daha zamana ihtiyaç olduğuna inanan bağımsız devrimci işçi önderlerinin muhalefetine rağmen, militanlık ve acilcilik yarışına girmiş radikallerin baskısıyla 08:00’den itibaren başlatıldı. Özellikle Bağımsız-SPD ve devrimci işçi öncülüğünde greve katılan büyük fabrika işçileri, üç işçi liderinin öldürülmesiyle sonuçlanan yukarıda sözü ettiğim Chausseestraße örneğinde olduğu gibi, askerleri isyana katılmaya çağırmak ve komutanları silahsızlandırmak için kitlesel olarak kışlalara akmaya başladılar. Küçük bir grupla propaganda faaliyetlerini yürüten Spartakistler, bu andan itibaren, özellikle yayınları ve bildirileri aracılığıyla etkili olmaya başlayacaklardır.

Önce genel grevi engellemeye çalışan SPD-Çoğunluk, çığ gibi büyüyen ve radikalleşerek isyana dönüştükçe özellikle Spartakistler’in kitle üzerindeki etkisini artıran bu eylemleri, aynı gün öğlen alınan kararla desteklemeye karar verdi. Aslında radikal devrimci nitelik kazanmaya başlayan isyanın kontrolünü ele geçirmek için tabanda çok sağlam ağlara sahip olup en büyük ve en örgütlü konumdaki işçi partisi tarafından alınan bu karar, kaçınılmaz olarak eylemlerin daha çok kitleselleşmesinde önemli rol oynadı.

Bir yandan 8 Kasım’da başlayan ateşkes görüşmeleri devam ederken ve ayaklanma tüm Orta Avrupa’da hızla yayılırken, devrimin ayak seslerini Berlin’de duymaya başlayan başbakan von Baden 9 Kasım 1918 öğlen saatlerinde hayati bir adım attı: Tahttan çekilmesi konusunda ikna edemediği II. Wilhelm’in tahtan çekildiğini, böyle bir yetkisi olmadığı halde kamuya ilan etti ve başbakanlığı (yine böyle bir yetkisi olmadığı halde) SPD-Çoğunluk Başkanı Friedrich Ebert’e bıraktı.

Halkların katliamına dönüşen ve sivillerin büyük bedel ödediği bir felaket olarak görülmeye başlanan Birinci Dünya Savaşı'nı bitirmeyi amaçlayan ayaklanmacıların (müesses nizamın ve SPD-Çoğunluk yönetimin gözünde ‘ayak takımı’nın), değişik şehirlerde yönetimleri ele geçirmesi ve hızla kendi aralarında örgütlenmesi karşısında, ayakların baş olması tehlikesine karşı acilen harekete geçme konusunda anlaşan müesses nizamın elitleri ve reformist SPD-Çoğunluk yöneticileri Kiel ayaklanması sırasında yerel düzeyde gösterdiği başarıyı Berlin’de de gösterecekti: Radikal devrim dalgasının karşısına çıkıp ona direnmek yerine, başına geçip istediği gibi yönlendirmek konusunda ustalaşan ve bu konuda her türlü gizli ajanda ve entrika anlaşmasıyla hazır olduğu anlaşılan Gustav Noske ve Friedrich Ebert, bir yandan radikalleşmenin önüne geçerken diğer yandan da kendi devrimlerini hayata geçirmeye çalışıyordu.

Cumhuriyet’in ilanıyla taçlanacak bu devrimin en önemli adımını teatral bir şekilde atan Philipp Scheideman, aslında SPD-Çoğunluk Başkanı Ebert’ten rol çalmıştı, ama onun asıl derdi o gün sosyalist cumhuriyet ilan edeceklerini öğrendiği Spartakistlerden onların cumhuriyetini çalmaktı!

Çifte cumhuriyet ilan ediliyor

9 Kasım 1918 günü Philipp Scheidemann başbakanlık binasından Meclis binasına (Reichstag) geçtiğinde, Meclis önünde toplanmış büyük bir kalabalıkla karşılaşmıştı. Çatırdamakta olan Alman devletinin çoğu ana binasıyla birlikte ele geçirdikleri Meclis binası içindeki silahlı isyancı askerler tüm binaya yayılmış, gelişmeleri yakından takip etmeye çalışıyordu. Saat 14:00 sıralarında, Friedrich Ebert ile birlikte çorba içmekte olan Scheidemann, masasından kalkarak okuma odasının penceresinden kitleye konuşma yapmaya başladı. Bazı kaynaklara göre bunun nedeni, Meclis'in etrafında toplanan sayıları on binlere ulaşan halkın merak içinde olmasından dolayı kendisinden konuşma yapmasının talep edilmesiydi. Bu konuda daha yaygın ve ikna edici açıklama, radikal sol ve Spartakistlerden rol çalma refleksiyle/hesabıyla bu kararı vermişti: Propaganda amacıyla Meclis'e giren bir grup devrimci işçi-asker konseyleri üyesinin Liebknecht tarafından sosyalist cumhuriyet ilan edileceğini duyurması asıl tetikleyici şey olmuştu. Bizzat aktörlerin sonradan aktardıkları da dahil olmak üzere, bugüne kadar çelişkili detaylarla dolu ve günümüze birçok farklı şekilde aktarılan bu olay konusunda kesin olan iki şey vardır: Birincisi, Scheidemann’nın pencerede yaptığı spontane konuşmada, eski düzenin artık yıkıldığını ve yeni başbakanın Ebert olduğunu söylediği ve en sonunda “Yaşasın Yeni Olan, Yaşasın Cumhuriyet!” dediğidir.

İktidar boşluğunun dip noktasında göstericilere yapılan spontane konuşma sonunda atılmış bu slogan aracılığıyla gerçekleşmiş bir ‘cumhuriyet ilanı’ söz konusudur!

Bu konuda kesin olan ikinci şey de Scheidemann’ın bu konuşması üzerine cumhuriyet ilan edildiği haberinin bir anda yayılmasından en çok rahatsız olanlardan birinin kendi parti eş-başkanı ve Başbakan Friedrich Ebert olduğudur! Spontane ve çok kısa konuşmasından sonra masasına dönen Scheidemann’a bunu (kimi anlatılara göre yumruğunu masaya vurarak) hiddetle ve açıkça söylediği bilinen Ebert, parti yetkili organlarının bu konuda karar almamış olmasını rahatsızlığının en büyük nedeni olarak göstermekteydi. Nitekim, ne parti olarak SPD-Çoğunluk’un ne de başkanının böyle bir kararı olmadığı gibi, böyle bir şey söz konusu olursa parti başkanı ve başbakan Ebert’in ilan etmesi de planlanmamıştı! Aslında müesses nizamla pazarlık ve denge politikası güden SPD-Çoğunluk yönetimi ve özellikle Ebert için, hanedan ailesinden birinin sembolik olarak tahtta kalabileceği, parlamenter bir rejim bile mümkün olabilirdi. Ebert için daha somut sorun, cumhuriyet karşıtı olan Merkez Parti gibi Meclis'teki önemli partilerle yapılması öngörülen ittifak ve işbirliklerinin, cumhuriyetin ilan edilmesi nedeniyle tehlikeye girmesiydi. Bir iddiaya göre, daha sonra SPD-Çoğunluk’un hükümette sadece Bağımsız-SPD ile koalisyon kurmasının nedeni buydu.

Aslında Scheidemann’ın inisiyatif alarak spontane olarak attığı bu adımın kendisinden rol çalınması anlamına geldiğini bilen Ebert, giderek Spartakistlerin daha çok etkisine giren sokaktaki radikal muhalefetin önünü bir an önce kesmek istediği için, Scheidemann’ın attığı bu sembolik adımın isyancı kitleler için anlam ve önemini hemen kavramıştı. Bu sayede, yeni kurulacak rejimle ilgili müesses nizam elitleriyle arasındaki güç dengesinde ve pazarlıklarda, demokratik kazanımları kabul ettirebilmek için bir avantaj elde ediyordu. Çünkü aslen cumhuriyet düşmanı olan müesses nizamın özellikle asker elitlerinin, o sırada asıl korkusunun sosyalist bir rejim olduğunu, bunu engellemek için Çoğunluk-SPD ve özellikle Ebert ile sıkı pazarlıklara dayalı (gizli) bir ittifak kurmak istediğini biliyordu.

Nitekim birkaç saat sonra, sadece birkaç kilometre ötede, önceden verilmiş bir karara dayalı olarak daha planlı düzenlenmiş bir mitingde Karl Liebknecht sosyalist cumhuriyeti ilan edecekti! Kitlesi büyük olmamakla birlikte giderek artan bir enerji ve kararlılıkla halk ayaklanmalarında daha çok öncülük ve önderlik rolü oynamaya başlayan Bağımsız-SPD’nin sol kanat üyeleri ve işçi-asker konseylerinin önderleri için çekim merkezi olmaya başlamış olan Spartakistler, cumhuriyetin ilanı için, eski rejimin merkezi olarak sembolik öneme sahip olan ve devrimci işçi-asker konseyleri tarafından ele geçirilen imparatorluğun sembolü konumundaki Şehir Sarayı’nı (Berliner Stadtschloss) seçmişlerdi. Sarayın balkonundan yaptığı konuşmada Liebknecht, eski düzenin yıkıldığını, yüzyıllardır o sarayda hüküm süren Hohenzollern hanedanlığının hükümdarlığının sona erdiğini ilan etti ve sözlerini açık ve net bir ilanla bitirdi: “Şimdi bu sarayda Özgür Almanya Sosyalist Cumhuriyeti’ni ilan ediyoruz!”

Sonraki süreçte başlarına çok tuhaf şeyler gelecek olan ve bugün de yoğun ilgi ve tartışma konusu olan iki ayrı mekânda, aynı gün gerçekleşen bu iki ayrı cumhuriyet ilanından sonra, hanedanlığın artık ortadan kalktığı kesinleşmiştir, ama hangi cumhuriyetin yaşayacağı, sonraki aylarda yaşanacak olan ve giderek şiddetlenerek sonu kanlı bitecek mücadele sonucunda belli olacaktır.

Liebknecht’in sosyalist cumhuriyeti ilan ettiği 9 Kasım 1918 günü Breslau’daki cezaevinden serbest bırakılan, en yakın yoldaşı ve Spartakistler’in ikinci büyük önderi Rosa Luxemburg, Berlin’e gelir gelmez, aynı gün yayınlanmaya başlanan, grubun yayın organı Rote Fahne (Kızıl Bayrak) gazetesinin editörlüğünü ve başyazarlığını üstlenecek ve bu mücadelenin önemli bir sembolik ismi ve önderi olacaktır.

Liebknecht ve Luxemburg’un katliyle sonuçlanacak olan (Aralık 1918 – Ocak 1919) bu kanlı mücadelenin tarihi, bir sonraki yazının konusu olacak.