İktidar kendi yalakalarını da yer

Her faninin bir gün ölüm şerbetini içmesi gibi, her yandaş gazeteci de bir gün işten uzaklaştırılacaktır. Vicdansızlar, fikirsizler ve irfansızlar müstehak buna.


Birazcık hamile olunmuyor. Su, 110 derece sıcaklıkta artık sıvı olarak kalamıyor. Galatasaray’ın Fenerbahçelisi diye amorf bir şahsiyet yok. Tıpkı ‘’iktidar yanlısı’’ gazeteci gibi. Çünkü gazetecilik tüm iktidarların karşısında kamu çıkarını savunan bir meslek. Üstelik insan için hava, su ne ise, bizim meslek için bağımsızlık ve özgürlük de o derece elzem. Olmazsa olmaz! Bağımsız ve özgür değilsin ama hala gazetelerde haber, yorum yazıyorsun, televizyonlarda program yapıyorsun. Bu yaptıklarına gazetecilik denmiyor, memurluk, kalemşörlük, propagandacılık, ajitatörlük, halkla ilişkiler ya da reklamcılık deniyor. Memurluk ve son iki mesleğin hakiki ve dürüst erbabına sözüm meclisten dışarı, yandaş gazetecilerin yaptıklarına kısaca yalancılık/sahtekarlık da diyebiliriz.

Hem iktidarın hem kamunun çıkarını eşzamanlı olarak savunmak mümkün değil. Baştan bir tercih yapacaksın ve hayatının sonuna kadar bu tercihi uygulayacak ve savunacaksın.  

Bize mektepte, Galatasaray’da, eski müdürümüz Tevfik Fikret’in temel şiarını öğrettiler: Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür!

Aileden aldığımız terbiye, çevreden, eşden-dosttan gördüğümüz, kitaplardan öğrendiğimize göre de kula kulluk etmeyeceğiz, hiçbir güce tapmayacağız, insan ve insan emeğinden daha önemli ve değerli somut ya da ruhani bir varlık tanımayacağız. Serok Mao "Kendi gücüne güven’’ demişti. Meslek büyüğümüz Sedat Simavi de "Kalemine daima efendi kal, uşak olma. Mecbur olursan kalemini kır ama sakın satma" diye yazmış.

Bırakın daha bir çok nitelik ve koşul gerektiren gazeteciliği, insan olmak için şart bu minimum ahlak.

Yandaş ve yandaşlaşan medyada çalışanların binbir mazaret ürettiklerini duydum, okudum: Abi ekmek parası… Aslında bana pek karışmıyorlar… Ya, hükümet sizin sandığınız kadar kötü değil… Vallahi aslında bizim patronun konumu bizimkinden beter… Emekliliğime 2 yıl kaldı. İstifa edip  20 yıllık tazminatımı mı yakayım?... Hocam, buradan ayrılsam nereye gideceğim ki… Aslında bizim patron çok iyi bir adam ama çevresi kötü!

Bu gerekçelerin hiç biri geçerli değil. Ya da ancak fikri, vicdanı, irfanı hür olmayanlar için belki anlaşılabilir ama kabul edilemez. Onlar bilmez ki, kulluğun ilkesi, sınırı ve sürekliliği yoktur. Bir verirsin on ister,  on verirsin yüz ister, yüz verirsin bin ister. Sonu yok yerin dibine geçmenin.  

İktidarın gözünde yalakanın herhangi bir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü o,  çantadaki gönüllü kekliktir. Her an silinir, atılabilir. Yedeği boldur. Yalakanın okur nezdinde de prestiji nakıslarda dolaşır. Yalakalar için geçerli olan bu tespitler, yalakalaşmaya teşne olanlar da için de geçerlidir.

Biz, tanımadığımız birine bile göğsümüzü gere gere çalıştığımız gazetenin, radyo ya da televizyonun adını söyleyebiliriz. Şimdi çürük cenah medyasında görevli herhangi biri, mesela "Söylemesi ayıp, ama ben ahaber’de çalışıyorum’’ diyebilir mi?

Bizde istifa kurumu neredeyse bilinmez, tanınmaz hatta yok. Son olarak Doğan Medya Grubunun yüzde yüz yandaşlaşmasıyla, sendikaların toplu sözleşmelere koyduğu ayrıca bir çok yasada yer alan "Vicdan Hükmü’’ (Clause de Conscience) neden uygulamaya konmadı ki? Bu hüküm gereğince, bir gazeteci, çalıştığı medya kuruluşunda sahip ya da genel yayın politikası değişirse, tıpkı işveren tarafından işten uzaklaştırılmış gibi tazminat hakkına sahip. Çünkü, gazetecinin "Ben işe girerken, o zamanki işverenle anlaşarak ve o zamanki genel yayın politikaları çerçevesinde çalışmak üzere istihdam edildim. Şimdi durum değişti. Ben bu yeni işverenle, bu yeni yayın politikasıyla anlaşamıyorum, çalışamam’’ deme hakkı var.

Başından beri yandaş olan gazeteci kılıklı insanlar hiç olmazsa kendi içinde tutarlı. "Ben ezelden beri mevcut hükümeti destekliyorum. Benim yandaşı olduğum iktidar düşerse, ben de mesleğime muhalif olarak devam ederim’’ diyenleri anlasam da kabul etmem. Ayrıca, geçmişin hesabı verilmeden gelecekte sağlam yürünemez.

Ama rüzgar gülü gibi her iktidara, üstelik gelip geçen ve değişen her iktidara eğilip bükülen, onların medyadaki kalemşörü olmak için takla atanlar yani omurgasız ve şahsiyetsiz kişiler artık demode. Bu aralar hazan yaprakları misali… İsim saymanın anlamı yok. Hem sayfalar yetersiz, hem de artık herkes onları tanıyor. İktidar onları da bir süre sonra ekarte etmeye başladı. ‘’Devrim, kendi çocuklarını yer’’ diye bir söz vardır ya, bizim mesleğe tercümesi ‘’İktidar, kendi yalakalarını da harcar’’ olsa gerek. Bu sadece medya alanında uygulanmıyor. İktidar eski yol arkadaşlarını da yer yutar sindirir.

Harcanmamak için dümen kıvırmaya çalışanlar yavaş yavaş çıkıyor sahneye: Biz aslında ailecek CHP’ye oy veririz zaten…

Hazin bir durumdur, sen onca yıl mevkiini makamını korumak için haber gizle, haber tahrif et, yalan haber yaz, ama bir gün geliyor, seni de kapının önüne koyuyorlar. Daha önce işten atılanlar için kılını kıpırdatmamış olduğun için de tek başına gidersin muhasebeye. Başından beri kararsız kalmışsın. ‘’Aman beni iktidar karşıtı sanmasınlar’’ diye tavizler vermişsin. "Dengecilik’’ adı altında bir o tarafa bir bu tarafa sürüklenmişsin. Arşivin çelişki hazinesi. Kısacası tutarlı olamamışsın, bağımsız olamamışsın, özgür olamamışsın. Üç kuruş, iki imza, bir şeflik, bir müdürlük için boyun eğmişsin. Aklınca kimseye çaktırmıyorsun. Ama evde karınla/kocanla, yetişkin çocuklarınla konuşurken bir gizli sıkıntı, utanmaya yakın bir baskı.(Acaba?) Yakın meslekdaşlarına bile dökemiyorsun içini. Çok tanıdım böylelerini. Kimisi var mesela, Türkiye’de basın özgürlüğü mücadelesini, kendilerinin yandaş medyadan uzaklaştırıldığı günden başlatır. Bunların bir kısmı medya eleştirmenliğine de soyunmuştur bilahare. Eskiden medya ekşisiydiler halbuki.

  • Ne oldu?
  • Beni işten attılar!
  • E sen yıllarca patronunla hükümetle iyi geçinmiyor muydun?
  • Evet ama…
  • Aması ne?
  • Bilmiyorum. Kafam karışık şu an.

Homo Erectus, ayağa kalkmış insandır. Bugün dik durmak, fiziki bir edim olmaktan çok, ideolojik bir tutum. Özgürsen, bağımsızsan seni engellemeye, yapmak istediğini yasaklamaya kalkışana karşı dik durursun, direnirsin ya da teslim olursun. Teslim olduğunda, Erectus’un da gider, İnsan kimliğin de yiter.

François de Sales (1567-1622), Katolik dünyasında "Gazetecilerin ve Yazarların Koruyucu Aziz’’i olarak bilinir. Matbaayı ilk kullanan din adamıdır ve ilk Katolik gazetesini çıkarmıştır.

Bizdekilerin vicdanı, fikri, irfanı olmadığı gibi manevi anlamda koruyucu bir melekleri de yoktur. Kimseye, özellikle okura, izleyiciye ya da meslekdaşlarına karşı sorumluluk duymazlar. Kimseye hesap vermeyeceklerine inanmışlardır. İktidarda iken kendilerini dokunulmaz sanırlar. Bazıları olağanüstü korkak olduklarını itiraf etmeye başladı yakınlarda: ‘’Erdoğan giderse bizi hapse atacaklar’’. 

Bu kesimin azınlığı kendi yaptıklarının, yani yalakalağın doğru bir şey olduğuna inanır. Popülist bir söylemleri vardır. Ama bir türlü neden işten atıldığını size ikna edici bir şekilde açıklayamaz.

En fazla geç kalmış ve beceriksiz bukalemundurlar.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…