itirazım var

hdp gibi, geleneğini, ağırlığını, gücünü kürtlerin oluşturduğu bir partinin eş başkanlarından birinin kürt olması talebinin ırkçı olarak tanımlanmasını kabul edemiyorum.


şöyle bir bakış açısı gözlemliyorum: milliyetçilik çok fena bir şey, onun ağırlaştırılmış hali ırkçılık ve her ikisini de gördüğümüz yerde faşist/faşizm terimlerini gönül rahatlığıyla, bol keseden kullanabiliriz.

ırkçılık, doğuştan gelen özellikleri sebebiyle, başka bir topluluktan üstün olduğu inanmak. bu bazen gerçekten başka bir ırk –örneğin siyahlar- bazen de doğuştan gelen farklı özellikler atfedilen başka bir topluluk –ulus, etnisite- olabiliyor. amerika kıtasını işgal eden ispanyollar ve portekizliler, burada yaşayan halkların kendileri gibi insan olduğunu düşünmüyordu. birçok batılının afrikalılar karşısındaki tepkisi de buna benzer. bu insanların kendilerinden aşağı bir tür olduğuna inanıyor ve onları, hayvanlara uygun gördüklerine yakın bir muameleye layık görüyorlardı. benzer şeyleri, türk olmayan herkes için hissedenler, düşünenler var.

milliyetçilikse ulusların tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte oluşan bir fikir akımı. her zaman bir devlete işaret etmeyebilecek “vatan”severlikten, bugün daha sık kullanılan terimle yurtseverlikten farklı. ve kendimi ateşlere atarak, her zaman, mücadele edilmesi gereken, olumsuz bir kavram olmadığını söyleyeceğim. bir komünistin, bir anarşistin milliyetçilikten uzak olması beklenir. ama bu tek başına milliyetçiliği ırkçılıkla bir tutmaya gerekçe olamaz. bir ulus olarak, vatanınızda egemenlik hakkına ulaşmak isteyebilirsiniz, örneğin bu meşru bir talep ve mücadele. ırkçılığın hiçbir biçimi kabul edilemez ama ulusal kurtuluş savaşları milliyetçi fikirler etrafında örgütlendi, örgütleniyor. milliyetçiliğin tek biçimi tabii ki bu değil, bir de ezen ulus milliyetçiliği var; kendi ulusunun/devletinin başka uluslar ve ülkelere egemen olmasını istemek, bunu makul bulmak. ezen ulus/ezilen ulus milliyetçiliğine –haklı olarak- atfedilen fark da buna dayanıyor. zaten aralarında herhangi bir ezme/ezilme veya sömürü ilişkisi olan toplumsal kategoriler arasında simetri kurmak imkânsız. dolayısıyla milliyetçiliği ırkçılığın bir alt/hafifletilmiş biçimi olarak anlamak doğru da değil, gerçekçi de.

ırkçı olma ihtiyacı nereden ortaya çıkıyor? bence tekil bireyler açısından sadece doğuştan gelen sebeplerle ortaya çıkan üstünlük fikri, tatmin edici. ama devletler ve iktidarlar ırkçılığı ve milliyetçiliği bir yönetim ve baskı aracı olarak kullanıyor.

ama yine kendimi ateşlere atarak bir itirazda daha bulunacağım: faşizm, iki kişinin ilişkisinde falan başlamaz arkadaşlar. o iktidar. faşizm bir tür siyasal iktidar, yönetme biçimi, baskıya dayalı yönetme biçimlerinden biri. yani her kanlı, baskıcı yönetim de faşizm olarak adlandırılamaz. beğenmediğimiz, baskıcı bulduğumuz her şeye faşist damgasını vuruverdiğimizde gerçek faşistlerin suçunu hafifletiyoruz.

bütün bunların ışığında, hdp gibi, geleneğini, ağırlığını, gücünü kürtlerin oluşturduğu bir partinin eş başkanlarından birinin kürt olması talebinin ırkçı olarak tanımlanmasını kabul edemiyorum. örneğin, sinagoglara tekbirlerle saldırılan bu ülkede, yıllardır, insanların soyunda sopunda yahudilik/sabetaycılık kovalayan yalçın küçük’ten esirgenen bu etiketin, yaşı başı da dahil olmak üzere sosyal kalıbına hiç yakışmayacak biçimde davranmış olsa da, hasip kaplan’a bir çırpıda yapıştırılıverilmiş olmasını anlamak mümkün değil. yalçın küçük’ün mücadeleyle örülü geçmişinin ona bir tür koruma sağladığının farkındayım fakat hasip kaplan’ın mücadeleden uzak durduğu söylenebilir mi!

hdp ya da ezilenlerin yanında olduğunu iddia eden herhangi bir siyasal oluşum için de türkler/kürtler diye bir simetri kurulamaz çünkü bu, iki halkın arasında devlet politikaları başta olmak üzere binbir araçla kurulan egemenlik ilişkisini görmemek olur. ki bugün hdp’yi oluşturan kök, ana dinamikler tam da bu ilişkinin fark edilmesi, tanımlanması ve çözülmesi yönündeki çabaların üzerinde yükseldi. burada mesele şu malum yüzde 13’ün kimin oyu olduğu değil. ben de dahil hdp’ye oy vermiş bulunan türkler bu oyu türk olduğumuz için, türk kimliğimizle değil, ezilenlerin mücadelesinin önünü açacak bir adım olarak verdik. dolayısıyla, parti yönetimindeki türkler bizi türk oldukları için değil, ezilen kimlikleriyle veya politik tercihleriyle temsil ediyor. nitekim figen yüksekdağ da hep kendisini sosyalist bir kadın olarak tanımladı. (sosyalist bir emekçi kadın olarak tanımlamaması kendi tercihi) ezilen bir kategori olarak kürtlerin temsilinde ısrar neden “türkler”e yönelik bir tutum olsun? bu ancak türklerin iktidarına yönelik olabilir ki eh, onu da anlayışla karşılamakta yarar var. diğer yandan, kemal pir’den ayşe baykal’a, kürt özgürlük hareketi içinde yer almayı tercih etmiş türklerin varlığı bu tartışmada türklerin marifetlerine işaret eden bir parametre teşkil etmiyor. ama özellikle 2013 yani gezi sonrası bu tercihi yapanların enerjilerini neden türkiye soluna aktaramadıkları bir sorgulama vesilesi olabilir, değil mi?

bir de, sinkaflı konuşmaktan falan kaçınınca eril dilden de uzak olunduğu yönündeki kanaate itiraz etmek istiyorum. iş o kadar basit değil bence. bir tartışmayı hakaretlerle yürütmek, karşısındakine diz çöktürmeyi hedeflemek, ona haklılık payı hatta yanılma, hak verme payı ya da herhangi bir alan bırakmamak da son derece eril. bir nevi savaşın sözlerle sürdürülmesi. ve savaşın bile eril olmadan sürdürülebileceğini görmüşken, kendi aramızda buna razı olmamız için bir sebep geliyor mu aklınıza?

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…