Kültür sanat dünyası ışıltılı görünse de aslında gri

'Konsere gitmek, konser mekanına ulaşmak için metrobüse binmek, ardından yeraltına inmek. Ölümü göze almak bir bakıma...'

Ayşegül Sönmez, önde gelen bir sanat eleştirmeni ve bir gazeteci olarak tanınıyor. Bir süredir Sanatatak adlı mekanında eğitim de veriyor, etkinlikler düzenliyor. Önemli sanat etkinlikleriyle geçen bir yılın sonunda Ayşegül Sönmez ile buluştuk ve hem Türkiye'de görsel sanatların durumu hem de çalışmaları hakkında konuştuk:

İshak Karakaş: Önce okurlarımıza kendinizi tanıtır mısınız? Bize biraz kendinizden, kariyerinizden ve Sanatatak'tan bahsedebilir misiniz?

Ayşegül Sönmez: Tabii ki seve seve. Aslında hayatımdaki dönüm noktalarından biri önümüzdeki yıl beşinci yılını dolduracak olan sanatatak.com'u kurmam oldu. Sanatatak kendi içerisinde organik bir şekilde büyüdü bu yıllar içinde. Daha doğrusu kendi içinde yayılıyor diyebilirim. Geçtiğimiz 14 Ocak’tan itibaren başladığımız ve hâlâ devam eden Sanatatak eğitim programları süreci var. Hasanpaşa'daki yeni mekanımızda Sanatatak kendi okurundan yazarlarını elde etti. Okurlar önce yazarlarımız oldu, şimdi de eğitmenlerimiz… İşte bu nokta da bahsettiğim organik büyüme izlenebilir oluyor.

Ahmet Tulgar: Nasıl bir gelişme ya da sizin deyiminizle 'yayılma' bu? Ölçütünüz nedir?

Ayşegül Sönmez: Tam bir büyüme değil ama bir çeşit yayılma diyebiliyorum buna. Okur olanlar yazar oldu evet ve şimdi de Sanatatak eğitimlerinde ders veriyorlar. Bu dersler beş ya da altı haftalık programlar şeklinde olabiliyor veya tek ders şeklinde organize edilebiliyor. Mesela dilini çok sevdiğim, Sanatatak yazarlarından ve mimar olan Volkan Taşkın'ın, genç mimar bakış açısından Turgut Cansever'i güncelledik. Farklı yaklaşımlarla Karakaş Camii'ni konuştuk. Caminin tarihsel yapı grubunda değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini, yeniliğinin ne olup ne olmadığını konuşarak keyifli ve çok yönlü bir beyin egzersizi yaptık mesela. Ya da John Berger’ı güncelledik. 8 saatlik, Arter’in desteğiyle yaptığımız eğitimde Murat Germen, Tolga Tüzün, Fırat Arapoğlu ve ben, kendi bakış açı ve disiplinlerimizle John Berger’ın Görme Biçimleri’ne tekrar bakmayı yeni sözler üretmeyi denedik. Bu yıl itibariyle geriye dönüp baktığımda yani yeni yıla az kaldı çünkü... İkibinlerin başından sonra tekrar 2018 yılında bir kez daha Kyoto Yarışması Felsefe ve Sanat dalında jüri olmaktı benim için sanırım.

İshak Karakaş: Siz nasıl güncellediniz peki John Berger’ı?

Ayşegül Sönmez: Benim dersimde Kadını Görme Biçimleri’ni odağa aldım. 21. yüzyılda kadın nasıl görünüyor? Bu bakış feminist mi? Popüler formlarda bu feminizmin izlerini görebiliyor muyuz? O derste bir saç takıntısı vardı. Saç, tüy, kadınların bunları hep temizliyor asla gösteremiyor olmalarını kavramsallaştırmıştım bir yandan. Yeni dersimizde bu kez Canan’ın sergisinden yola çıktığımız programdaki dersimde Kalben’in Saçlar’ıyla devam ettim. Laurie Anderson ve Elanor Antin gibi sanatçıların işleriyle birlikte… Kristeva'nın tiksinti yaklaşımıyla birlikte...

Ahmet Tulgar: Peki, basılı medyayı özlemiyor musun? Dijital gazetecilik yapıyor olmakla ilgili neler söylemek istersin?

Ayşegül Sönmez: Dijital yayıncılığa bayılıyorum. Okur hiç olmadığı kadar dokunuyor çünkü... Hep ama hep yanınızda. Öte yandan dokunduğunuz bir fiziksellik olmadığı için belki de kitaplarla o boşluğu doldurmak istedim. Bu sebeple de Sanatatak adında bir yayınevi kurmak gerekliliği duydum. Editörlüğünü yaptığım Ömer Uluç'un tüm söyleşilerini derlediğimiz bir kitap çıkardık. Bir diğeri de 'Plastik Sanatlarımız 1967' adında keyifli bir kitap oldu. 1967 yılının kültür dünyasının plastik alanında Sezer Tansuğ, Ercüment Kalmuk, Adnan Çoker, Ömer Uluç, Cemal Tollu gibi isimlerle dönemin politik ve kültürel manzarasını ya da iklimini de diyebilirim, fotokopileyen inanılmaz bir arşiv belgesi niteliği taşıyan bir konuşma düşünün. Bu konuşma yapılmış ve dergide yayınlandıktan sonra unutulmuştu.Varlık dergisinin iznini aldıktan sonra eseri sadece Türkçe olarak değil İngilizce dilinde de bastık.

İshak Karakaş: Niye İngilizce?


Ayşegül Sönmez: İki dilli yayınların doksanlı yılların sonrasında ancak izlenebilmesi beni rahatsız eden bir konu olmuştur. Ancak metnin tazeliğinin verdiği ilham beni buna yapmaya mecbur kılmıştı ki bu durumun bizi ekonomik anlamda zorlayacak olmasına rağmen bunu yaptık. Şu anda da 'Ben Ayşegül Sönmez Çağın İçinde' kitabımın yanında bir de Vivet Kanetti'nin deneysel metni, bugünde geçen, konuşmalı ve şarkılı kitabını çıkardık. İki kitap da kitapçıların dahi hazır olamadığı bir disiplinlerarası bir duruşa sahip.

Ahmet Tulgar:  Twitter’da da zaten kendinizi anne olmanın yanı sıra türcü ve türlücü diye tanımlıyorsunuz zaten….

Ayşegül Sönmez: Eee, haklıyım. Türlü en iyisi. Karışık, akış halinde. Oluş halinde. Madem çağın içindeyiz sabitlenemeyiz. Sabitleyemeyiz.

İshak Karakaş: Peki, genel bir durum değerlendirmesi yapar mısınız? Görsel sanatlarda durum nedir? 


Ayşegül Sönmez: Genel durum şöyle… Ciddi bir göç var. Nefes alınamadığını düşünen sanatçılar Berlin’e ya da işte bir yerlere gidiyor. Bu göçtükleri yer için büyük avantaj. Ekonomik kriz hepimizi zorluyor. Atölyelerini terk etmek durumunda kalıyor sanatçılar. Ya da sadece iş üreterek geçinemediği için çoğu üniversitede çalışmak zorunda. Bu bir sürü iş demek. Bazı orta kuşak sanatçılar sanat yapmaktan eğitim adına vazgeçmiş durumda. Öğrenci yetiştiriyor ama kendi sanat yapmıyor. Yapamıyor. Türkiye’nin koşulları uzun zamandır kültür sanat dünyası adına dışarıdan bakanlara ışıltılı, açılışlı, partili, topuklu ayakkabılı, lame, dore, neyse işte öyle görünse de, içinde olan için gri. Boğucu. Zor. Aynı anda pek çok iş yapmak demek. Ben bir yazı yazmıştım bir kadın dergisine. Lüksün yok bu ülkede. Kendin üzerine düşünme, çocuğun üzerine uzun uzun düşünme lüksün yok. Evden ekmek almaya çıkan çocuğu düşünüyorsun. Onun haksız yere ölümünü… Bireysel takıntılarına gelene kadar toplumsal olan seni kuşatıyor. Üzüyor. Sarsıyor. Hırpalıyor.

İshak Karakaş: Resim ve heykel ile siyasi muhalefet yapılabilir mi?

Ayşegül Sönmez: Herşeyle siyasi muhalefet yapılabilir ve bunu bize en iyi Gezi hareketi gösterdi, adeta dikte etti. Bir dozerle siyasi muhalefet yaparak… Onu pembeye boyayarak… "Biz Cihat Burak’ın askerleriyiz", diyerek… Resim ve heykel yapmanın kendisi zaten muhalif olmak demek. Bireyliği seçmek… Kendini bazı araçlarla tercüme etmen demek görsel olarak üç boyutlu olarak… Ben bugün açıkcası Açıkhava'da gerçekleşen bir festivale gidip "küvette seks" diye bağıran rapçiye yüksek sesle eşlik etmeyi bile bir siyasi muhalefet yapmak olarak görüyorum. Konsere gitmek, konser mekanına ulaşmak için metrobüse binmek, ardından yeraltına inmek. Ölümü göze almak bir bakıma. Neil Rodgers konserini unutamam. O siyahi büyük müzisyenin beyaz oluşunu sahnede… Onun o pop melodileri, bas gitarıyla öyle uyuşurken bir arkadaşımızın dönüp burnumuza kadar havalimanı bombalanma görüntülerini sokmasını unutamam. O anda o şarkı, o şarkıcı bütün o ferah refah pop melodileri sustu. Nasıl bir şok. Aynısı bir daha oldu. Bir daha oldu. Böyle ertesi günlerde, hâlâ bir büyük ertesi günde Alka Seltzer’imizi alıp devam ediyoruz. Büyük, "Grand" bir "Muhalefet" yapıyoruz bence…

Ahmet Tulgar: Barış yakın mı? Barışa sanat aracılığıyla ulaşılır mı?


Ayşegül Sönmez: Ben en son çözüm sürecinin bir parçası oldum. Milliyet’te, ana gazetedeki köşem esnasında diğer yazarlarla birlikte çözüm süreci boyunca kent kent gezdim. Hatta Hakkari’ye de sevgili Selahattin Demirtaş’ın başını çektiği konvoyla gitmiştim. Hiç unutmuyorum. O manzarayı. O umut dolu yolculuğu. O kadar inanmıştım ki bir adım sonra barış vardı. Bir viraj sonrası özgürlüktü. Ama ne oldu bir başka ertesi gün daha barışın da değil üstelik, savaşın… Ama devam. İnanıyorum. Bir gün her şey güzel olacak ama The Who’nun da 1969 yılında söylediği gibi “bir daha kandırılmayacağız.” Olacak. Bir Neil Rodgers plağı dinleyeceğim o zaman. Ve Cilo’da yetişmiş özgür ineklerden gelen özgür sütle yapılmış çikolatalar yiyeceğim torunlarımla.

İshak Karakaş: Yeni yıl için planlarınız nedir? Ne gibi eğitim programları düzenlemeyi düşünüyorsunuz?


Ayşegül Sönmez: Can Yayınları’yla işbirliği yapıyoruz. Gökhan Deniz’in Umberto Eco atölyesi olacak. Sonra İnfilak içinde Özne diye bir atölyesi olacak. Bir Orhan Veli Maratonu’na hazırlanıyoruz. Ahmet Tulgar'ın da yeni kitabıyla ilgili ona bir sürprizimiz olacak.

İshak Karakaş: Yeni kitap, yeni bir projeniz var mı?

Ayşegül Sönmez: Olmaz mı? Bir tezimi bitirmek ve doktor olmak. Sanatatak Eğitim'de yeni eğitimler....

Ahmet Tulgar: Çağın içinde olmayı tarif eder misiniz?


Ayşegül Sönmez: Aslına bakarsan onunla çatışma içinde olmak. Onu anlamaya çalışmak ama onu değiştirmek istemek. Bir tür Ödipal ilişki. Onu değiştireceğini düşünmek. Yani Netflix dizisi Dark'ta 33 yıllık zaman dili arasında sıçramalar hep şu noktaya bağlanıyor, değiştirme gücümüz yok, iki birbirine zıt güç tarafından oynatılan kuklalalarız. Ben galiba bir kahramanı olmayı diliyorum bu çağın. Kahraman olmaktan kastım kendi kahramanlarım ki bu Neil Rodgers da olabilir, Kafka da, Patti Smith de olabilir, Janis Joplin de, Louise Bourgeois da olabilir, Gordon-Matta Clark da, Selahattin Demirtaş da, Eren Keskin de, onları bulmak, tanımak, onlarla özdeşleşmek demek. Kukla olduğum düşüncesine bile tahammülüm yok. Bireylerden oluşan bu ailenin içinde konuşma olanağı mümkün mü? Bana kalırsa son derece politik bir çağ içinde oluş. Oluş ama. Olmak nokta değil! Yani Nikki De Saint Phalle bağırır ya “yaptığım işler, bütün bunlar, şiddet, şiddet, çünkü bu çağ öyle...” Bu çağ şiddetli peki ya biz? Biz bu şiddetle bilinçaltlarımızda nasıl bir barış yaptık? Nasıl bir ilişki içine girdik? Beni ilgilendiren en büyük tema bu aslında. Bilinçsizce yaptığım bu anlaşma. Kendimin değil belki bir ihtimal bedenimin haberdar olduğu. Bundan korkuyorum. Bunu merak ediyorum.

Ahmet Tulgar: Sanatatak vaat ettiği gibi haz ile eleştiriyi yan yana getirebiliyor mu bu anlamda?

Ayşegül Sönmez: Okur bizi çok dönüştürdü. Dijital yayıncılık sanıldığı gibi havaya boşluğa yapılan bir yayıncılık değil! Çok sıcak buram buram ilişkinin olduğu bir yayıncılık. Okurun size dokunduğu bir yayıncılık dolayısıyla çok yapıcı çok olumlu... Eleştiri de öyle sayfalarca anlaşılması güç cümlelerle yazılan metinler değil. Sanatatak bu anlamda da form arayan, kendi formunu bulmaya çalışan bir konstrüksiyon, gerekirse yapıyı da söker atar. Bu ilişkiler ağı tamamen internetsel ve hep haz alınca yaptığın işten yürüyor. Yazılar iyi çıkıyor. Hazzın kapısı işini severek yaptığında aralanıyor.

İshak Karakaş: Geçen senenin en iyi sergisi hangisiydi? 2017'nin en iyi...

Ayşegül Sönmez: Vahit Tuna'nın dört mekanda birden açtığı Pşisel ve sanırım Arter'deki Chapman Kardeşler. Zor soru. 10 tane sorsaydınız keşke.... Jake Chapman bir filozof adeta... “Sanat yapıtının amacı kendi yaratım koşullarını analiz etmek ve sorgulamaktır” diyordu. Bir yapıt sadece yapıt değil! Dolayısıyla sanat dediğimiz zaman hayatı da içeren ya da tam aksi hayat dediğimiz zaman sanatı da içeren bir ortak yaşamı kast ediyoruz. Eleştirel dürtüyle yaşam dürtünüz arasında bir ortaklığı kast ediyoruz. Libidinal, simgesel, maddi, manevi, zeki, embesil, geri, ileri, ruhani pek çok şey barındıran bir örümcek ağı bu. Ayrı ayrı yok. Hepsi birbirini örüyor, birbirini var ediyor. Birbirinden mütemadiyen ödünç bir şeyler alıyor.

İshak Karakaş: 'Ben Ayşegül Sönmez, Çağın İçinde' kitabını hâlâ okumayanlar alınca ne okuyacaklar?

Ayşegül Sönmez: O zaman kitabımın önsözünü yazan Fransız filozof Michel Maffesoli’nin önsözünden alıntı yapmak istiyorum: Her şeyden önce, tıpkı bir gezintide olduğu gibi, her türden şahsiyetle karşılaşılıyor bu kitapta: Genç ve daha az genç felsefeciler, elbette sanatçılar –kabul görmüş ya da kabul görme yolunda-, kadın yönetmenler, kadın yazarlar, aynı zamanda Georges Pompidou Merkezi ya da Arap Dünyası Enstitütüsü gibi prestijli kurumların yöneticileri. Bir nevi canlı mozaik, hatta dolup taşan mozaik; etnilerin, dinlerin, yaşam tarzlarının karmançormanlığına kadar varan. Zira İstanbul’dayız, ne Doğu’ya ne Batı’ya ait olan yerde. Bir nevi manevi geçiş mekânındayız! Simgesel anlamıyla, bir “köprü”deyiz.

Ahmet Tulgar: Hâlâ ‘bir yüzyılın başında olmanın baş döndürücülüğüne inananlardan’ mısınız?

Ayşegül Sönmez: 20. yüzyıl başında bir Belçika’da savaş cephesine bir Roma’daki buluşmaya gidip bale-Parade- sahneye koyan Jean Cocteau’yu hatırlayalım! Baş döndürücü ve trajiktir yüzyıl başları. Bu yüzyıl başını sahillere vurmuş çocuk bedenleriyle hatırlamayacak mıyız? Dünya savaşı değil ama küçük küçük onca savaşın içindeyiz ve bunu normalize ederek kitap okumaya, yazı yazmaya, konser izlemeye devam ediyoruz. Bu çok acayip. İşte bu baş döndürücü.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…