Münzevi Keman

Kemal Kurkut'un ailesine taziye ziyaretine giden Tahir Elçi'nin eşi Türkan Elçi, Artı Gerçek için yazdı.


Türkan ELÇİ


Uzun zamandır bir ölüme çırılçıplak koşarak giden ve bitmeyen bir acının üzerime yüklediği mesuliyetin ağırlığından kurtulmak için acılı bir aileyi ziyaret etme gücünü kendimde bunca zaman sonra ancak bulabildim. Baro başkanımız Ahmet Özmen Bey’le Kemal Kurkut’un ailesini ziyaret etmek için yola çıktık. Tahir’den sonra bir coğrafyanın en sevdiğimiz yollarına bunca aradan sonra tekrar geri dönmenin ağırlığıydı üzerimdeki. Geçmiş zamanlara yolculuk yapma korkaklığına saplanıp kalmaktı. Saplanıp kalıp bir daha çıkamamaktı.

Isınmaya veya soğumaya karar veremeyen bir havanın kararsızlığında Diyarbakır’dan çıktık. Diyarbakır’dan uzaklaştıkça tarifsiz bir kedere yaklaşıyorduk. Keder mi bize yaklaşıyordu, biz mi içimizdeki kederi bir yerlere taşıyorduk. Nihayetinde Kemal Varol’un bir dönemi anlattığı, romanlarına sığdıramadığı Arkanyası’ndan geçtik. Ardından çatısı düştü düşecek derme çatma, kayalıklara konuşlandırılmış Maden evleri. Maden kayalıklarının yağlı parıltısında solgun sönük evler.

Tahir’le çıktığımız yolculuk molalarında dağların koyaklarından gelip bir boru ile teşne hallerimize çeşme olan buz gibi sular. Karlı suları avuçlayıp yüzüne defalarca çarpan Tahir’in, bitmeyen yolculuklara çıkmış yorgun bedeni orada duruyordu. Uzun yolculukların yorgunluğunu ancak dağlardan inen kar suları dindirebiliyordu. Gideceğimiz yere yaklaştıkça sol yanımın verdiği acının etkisiyle hissizleşen kolumu, arabanın camına dayadım. Çeşme akmaya devam ediyordu. Dağın tepesinde kıştan kalan karın erimeye başlamış suları, borudan yerdeki beton zemine gürültülü sesler çıkararak çarpıyordu. Suyla beraber zaman da akıp gidiyordu. Akıp giden zamanla beraber, gidenler de arkalarında bir yalnızlık bırakıyordu. Yalnızlık hüzün, hüzün akan bir suda gidenlerin silueti oluyordu.

Ailece sık sık geldiğimiz, dünyanın başka bir beldesinde göremediğimiz huzurun, bugün ne kadarını bu yolculukta hissedecektim. Benim, Tahir’in, çocukların, diğer adıyla sessiz kuartetin, dünyanın hangi beldesini, hangi ülkesini gezip dolaşsak “Yok yaaaa bizim göl daha güzel” esprisinin hüznü yüzüme yayıldı. Asılında espri değil gerçeğin ta kendisiydi. Biz bu toprakları her yerden daha çok seviyorduk. İnsanoğlunun tabiatı gereği kendisine ait olana duyduğu aşktı, sevgiydi bizimki. Hazar Gölü’ne yaklaştıkça bir an kalbimin burkulduğunu hissettim. Tahir’den sonra bu göle bir daha gelemeyeceğimi bu sessiz parıltıya bir daha bakamayacağımı düşünürdüm. Gözümün kuyruğuyla gölün ışıltılarını hissettim. Bakışlarıma zaman tanımam gerektiği ihtiyacıyla göle yavaş yavaş döndüm. İhtişamıyla yerli yerindeydi. Kurumamıştı. Gölü çevreleyen dağlar kül ufak olmamıştı. Gidenlerin ardından kimi zaman her şeyin darma duman olacağını düşünürsünüz. Oysaki öyle olmaz, sadece siz öyle olacağını zannedersiniz.

Kayalıklar, toprak parıl parıldı. Gelip gelmemekte tereddüt eden baharda toprağın verimliliğiyle otlar yeşermiş, adlarını bilmediğim sarı sarı çiçekler kara yağlı kayalıkların altından adeta fışkırmıştı. Meğerse gidenlerin ardından ne otlar kurur ne kayalıklar dağılırmış. Fakat bir baharın nevrozunda bir bahar başlamadan bitmişti. Kıştan henüz çıkmış, yazın içimizi ısıtan sıcağına erememiş bir bahar. Bir kemanın tellerini koparıp savuran, fırtınaların, boranların ortasında kalakalmış bir bahar. Ölüme nefes nefese koşan, haykıran, bağıran, çağıran bir bahar. Ardından bizleri de kışlara geri gönderen bir bahar.

Mekânın ve manzaranın ruhumda bıraktığı ağır atmosferden bir nebze de olsa kurtulmak için Ahmet Bey’le sohbet ederken Elazığ’ın yol kenarlarına, dağ eteklerine birer birer serpilmiş evler, bizi karşıladı. Demek ki gideceğimiz yere az kalmıştı. Bazen insan bir yerlere gitmeye karar vermiş olsa da engellerin çıkması için gizli gizli temennilerde bulunurmuş. Bir evin odalarında yokluğun verdiği boşluğun içine düşme korkusuydu benimki. Yüksek kayalıklardan, bir şelaleden bir boşluğun içine doğru durmaksızın yol almak gibi bir şeydi. Çünkü terk ettiğimizi zannettiğimiz yerlere bu yolculuklarla tekrar tekrar geri dönüyorduk.

Ölümün ardından ne diyeceğimizi bilememenin donukluğu ile Malatya’ya ulaştık. Sağ yoldan Battalgazi Mahallesi’ne saptık. Bahçeli ve tek katlı evler bir tatil beldesi havasındaydı. İnsanlar hayatın hay huyu içinde sokaklara dökülmüş, yeşilliklerin içine gömülmüş evleri gürültü patırtıya boğmuşlardı.

Nihayetinde eve ulaştık. Bahçeli evin ön kısmında plastik sandalyelere oturanlar vardı. Selamlaşmadan sonra Kemal’in annesini sorduk. İçerdeydi. Yasın ve kederin siyahlığına kapanan, divanın üzerinde küçülmüş incecik kadından başkası olamazdı Kemal’in annesi. Ellerine dokundum buz gibiydiler. Ölülerin ardında kalanların, birer ölü olduklarını, ellerinin asla ısınmayacağını biliyordum. Evet, elleri bir ölünün elleri gibi buz gibiydiler. Gelenden, gidenden bihaberdi. İçinden gelen iniltili seslerden başkasını duymadığı belliydi. Yıllar öncesinden eşini kaybetmiş, bin bir emekle büyüttüğü çocuğunun acısının iniltisi. Ne bağırıyor, ne de çağırıyordu. Sadece “Kemal’im” iniltisinin tekrarıydı dudaklarındaki. Kemal’in hayallerinin olduğuna dair kelimeleri yan yana dizdi. Sonra kemanından söz etti. Üstünün çıplaklığını anlatan kelimelere sıra gelince asıl yüreklerde o an kanama başladı. Sonra bir ölünün üşüyeceğine dair kelimeleri yan yana getirdi. Yerde kanlı upuzun yatan birinin birkaç saat sonrasında kaldırılacağı morgda veya soğuk toprağın altında üşüyecek olmasını düşünmek, insanoğlunu delilik sınırına götüreceği derdinde kendimi yeniden buldum. Sol göğsümden aşağılara doğru çatlaklıklardan ılık ılık inen kanamayı gömleğimin altına sakladım. Misafirlerden biri, anneye doğru geldi. Ağlamaması konusunda tavsiyelerde bulundu. Bense sadece kadına bunu diyebildim. “Bırak ağlasın”. Ağlayamamanın acısını sadece ben bilirim, diyecektim vazgeçtim. Bırak ağlasın. Belli zaman sonra gözleri kuruyacaktı. Kuru gözlerle ağlamak en tehlikelisi değil miydi?

 Kemal’in odasına gidildi. Ben gidemedim. Katledilmişlerin ardında kalan nesnelere sinmiş ölümün acısının bir odanın boşluğunda asılı kalmasına dayanamayacaktım. Teli kopmuş, sahibinin parmaklarını arayan, bulamayan bulamamanın acısıyla münzevileşen bir keman, bırakın bir ömür boyu sahibini beklesindi.

Taziye ziyaretine gelenlerin kalabalığıyla bazen dolan, bazen boşalan bir odanın yalnızlığında Kemal’in annesini geride bırakarak evden çıktık. İçimden, beni Tanrı’ya yakınlaştıran bir duanın tekrarı gibi bu dizeler geçti.

“Vurulmuşum 
Düşüm, gecelerden kara 
Bir hayra yoranım çıkmaz 
Canım alırlar ecelsiz 
Sığdıramam kitaplara 
Şifre buyurmuş bir paşa 
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız”