Öğretmenini sivil ölüme zorlayan ülke

Açlıkla terbiye etmek isteyen iktidara, açlıkla başa çıkılabilir mi? Keşke kendi bedenini cezalandırmaktansa yaşamı savunmanın başka yolu bulunabilse...


Adolf Hitler, 1933’te parlamento binasında çıkan yangını bahane ederek Weimar anayasasının garantilediği temel vatandaşlık haklarını askıya aldı. Üçüncü Reich, Alman vatandaşını temel haklarından yoksun bırakırken bir polis devleti kuruldu. Politik muhalifler ve Yahudiler; tehditler, suçlamalar ve ayrımcı yasalara maruz kaldı. Nisan ayına gelindiğinde Yahudilerin hükümet kuruluşlarından ve devletin ekonomik, hukuki, kültürel hayattaki görevlerinden çıkarılmaya başlandı. Hikayenin geri kalanını herkes biliyor...

Kamboçya’da Kızıl Kmerler, başkent Pnom Penh’i 1975’te ele geçirdiğinde ilk işleri ‘Amerikan yanlısı’ hükümete destek verenleri toplamak ve öldürmek oldu. Gözlük takmak, öldürülmek için yeterli nedendi: ‘Okuyan kişi’ Kızıl Kmerler’in düşmanıydı! Pol Pot’un vizyonu ‘sınıfsız bir tarım toplumu’ yaratmaktı. Entelektüellerin yüzde 90’ını katledilirken geriye yığınlar halinde müzelerde sergilenen gözlükleri kaldı.

Adı ister komünizm ister sosyal nasyonalizm olsun, bütün gücü elinde toplayan bir iktidar belli bir zümre, sınıf ya da etnik grubu hedef aldığında akıl almaz yöntemlere başvurabiliyor. Tarihin karanlık sayfalarından ders almak bir yana, faşizmin 21. Yüzyıl versiyonlarını savunanlar ise sadece birebir hedef aldıklarını değil, halkın bütününü tarifsiz acılar ve haksızlıklara açık hale getiriyor.

 

BİTEVİYE OHAL VE AÇLIKLA TERBİYE

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrası peş peşe ilan edilen OHAL’ler, çıkartılan KHK’larla kamu görevlileri biner biner işinden oldu, ihraç edildi, bazılarının haklarında soruşturma açıldı.

İhraç edilenlerin toplamı 140 bini aştı, 4.811’i akademisyen. Ancak sadece mesleklerinden olmadılar. Her türlü iş güvencesini, seyahat özgürlüğünü, temel haklarını kaybettiler. Kamu veya özel, başka bir yerde iş bulmalarına neredeyse imkan yok. Onlarla birlikte aileleri de birebir etkilendi.

Barış imzacısı olduğu için Marmara Hukuk Fakültesi’nden Şubatta ihraç edilen öğretim görevlisi Hülya Dinçer’in ifadesiyle, KHK’larla akademisyenler, öğretmenler, memurlar sivil ölüme mahkum edildi (*)... Açlıkla terbiye edilmeye çalışılıyorlar.

İşine iade edilen bazıları, imzasını çeken veya devlete başka şekillerde –mesela muhbirlik yaparak- biat edenler.

Ama Danıştay Başkanı’na kalırsa hukuka aykırı hiçbir şey yok! Herşey, devlet kademelerindeki ‘terörist’leri temizlemek için, ‘kuralına uygun’ yapılıyor.

İyi nerede delili? Madem böyle bir suç var, o zaman devlet ıspatla yükümlü değil mi? İhraç edilenler, işten atılanlara bunun nedeni bile söylenmiyor. İnsanlar listelere bakarak başına ne geldiğini öğrenmeye çalışıyor.

 

KHK BAHANE, GÜVENCESİZ ÇALIŞMANIN YOLU AÇILIYOR

OHAL ilanından sonra KHK ile ihraç edilen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, 118 gün boyunca Ankara’da, sokakta eylem yaparak ‘işimi istiyorum’ diye haykırdı. Seslerini duyan pek azdı. Medyanın üzerinden de silindir gibi geçen OHAL ve korku iklimi, bu yürekli iki memurun dramıyla ilgilenmedi. İkisi de bu süreçte onlarca kez gözaltına alınıp bırakıldı. Yerlerinde kim olsa bir noktada pes ederdi. Etmediler.

11 Mart’ta Gülmen ve Özakça, süresiz açlık grevine başlayacaklarını duyurdu.

Gülmen ve Özakça, bugün açlık grevinde 64. günlerini dolduruyor. Ne yazık ki sağlıkları ciddi risk altında. Akademisyenler, aydınlar destek mesajları yollar ve sembolik olarak greve katılırken onlar her gün biraz daha eriyor, hayatlarını tehlikeye atıyor...

Peki neden?

Gülmen, Yolculuk dergisinde yayınlanan söyleşisinde şöyle diyordu:

Akademisyenlere dönük saldırılar KHK’larla başlamadı. Akademisyenler zaten iş güvencesi bakımından çok problemli bir statüye sahip. Doçent ve üstü güvenceli, ama onun altı tüm kadrolar sözleşmelidir. Araştırma görevlileri için çeşitli kadro biçimleri var. Mesela 50/D kadrosu tamamen güvencesiz bir kadro. Bir KHK ile 13 bin kişi bu statüye geçirildi. Yani aslında AKP iktidarının uzun zamandır hayata geçirmek istediği iş güvencesiyle ilgili mesele KHK’larla biraz hızlandırılmış oldu.”

HUKUKSUZLUĞUN HÜKMÜNDE DAYANIŞMAK

Belki bu insanlar yarın işlerine dönebilecekler. Ama Gülmen’in vurguladığı şey, bunun ötesinde: Haklarını kazansalar bile iş güvenceleri tamamen ellerinden alınarak, sözleşmeli işçi statüsünde çalışacaklar.

Açlıkla terbiye etmek isteyen iktidara, açlıkla başa çıkılabilir mi? Keşke kendi bedenini cezalandırmaktansa yaşamı savunmanın başka yolu bulunabilse... Ancak hukukun yok edildiği, korku ikliminin iliklere kadar işlediği bir ortamda direnme yolları kısıtlı.

Gülmen ve Özakça, yüzbinlerin içine itildiği çaresizliği geniş kitlelere duyurma ihtiyacından açlık grevini sürdürüyor. Onlara destek olmak hepimizin sorumluluğu. Daha iyi bir ülkede, gelecekte yaşamak için...

Zira Türkiye artık rekor sayıda gazeteci tutuklayarak, cezaevlerinde kötü muamele ve tecrit uygulayarak hukuku ve insan haklarını askıya alan; öğretmenini, doktorunu, akademisyenini, savcısını, memurunu sokağa atıp açlıkla terbiye etmeye kalkan bir ülke konumunda.

Bunun kime ne faydası var, varsa bilen söylesin.

(*) Bu haftaki Artı Kritik’te ihraçlar, açlık grevleri, işkence iddiaları, cezasızlığı İHD Eşbaşkanı Eren Keskin, akademisyen Hülya Dinçer ve Suruç İçin Adalet Platformu’ndan avukat Gülhan Kaya’yla konuştuk. TSİ ile 21’de, artitv.tv’de

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…