Olağanlaşan, Hukukun Bağlayıcılığını Zayıflatan OHAL

Bütün suçları “OHAL” sürecine atıp şeytanlaştırmak istemiyorum ama gerçekten de idare bu dönemde daha önce rastlamadığımız ölçüde hukukun bağlayıcılığından kurtulmak istiyor gibi görünüyor.


 Olağanüstü  halin 17 Temmuz’da üç ay daha uzatılması “hiç de uzak olmayan bir zamanda OHAL’in bitebileceği “ ifadelerine tutunan benim de dahil olduğum çok geniş bir kesimi üzmüştür. OHAL’de çıkartılan kararnamelerin darbe anayasası olarak eleştirdiğimiz 1982 Anayasası’na göre bile belirli kriterlere uygun olması gerektiği açıkça belirtilmişken bu dönemde hiç bir yargısal ve Meclis denetimine tabi olmadan OHAL kriterlerine çok açık biçimde aykırı olarak kış lastiği, grev yasakları gibi hususlarda kullanılması başta ekonomi çevreleri olmak üzere pek çok kesimde OHAL’in bitmesi yönünde beklenti oluşturmuştu.

OHAL’in olağanlaştığı bu dönemde idarenin gittikçe artan baskılarının çeşitli tezahürlerini görüyoruz. 5 Temmuz’da İnsan Hakları savunucularının son derece normal bir faaliyet olan Büyükada’da toplantı esnasında gözaltına alınmaları, gözaltı süresinin on iki  güne kadar uzaması -bu yazının yazıldığı sırada dava görüşülmeye devam ediyor,- şimdiden büyük hak mağduriyeti oluşturmuştur bile. Daha utanç verici olan şey, bu faaliyetin casusluk faaliyetiymiş gibi bazı medya organlarında sunulmasıdır. Hukukun en temel ilkelerinden olan masumiyet karinesi ihlal edilerek hiç de gizli olmayan bu faaliyete katılan insan hakları savunucuları casus olarak nitelendirilerek iftira atılıyor. Bir kaçını şahsen de tanıdığım yıllardır kamuoyunu önünde bulunan insan hakları alanında faaliyet gösteren bu insanların hak ihlallerinin bir an önce sonlandırılması gerekiyor.

Bütün suçları “OHAL” sürecine atıp şeytanlaştırmak istemiyorum ama gerçekten de idare bu dönemde daha önce rastlamadığımız ölçüde hukukun bağlayıcılığından kurtulmak istiyor gibi görünüyor. Hatta sadece iç hukukun değil uluslararası hukuktan da azade olmak istiyor gibi. En son örneği, darbe teşebbüsü ile ilgili davalarda bir zanlının üzerinde “hero: kahraman” yazan bir tişört giymesi üzerine ABD’de de çok eleştirilen Guantanomo’nun olumlu örnek olarak gösterilip, tek tip kıyafet zorunluluğu önerisi ile hayretle gördük. Esasen Guantonomo’daki uygulamalar hem ABD iç hukukunu hem de uluslararası hukuku ihlal ettiği için ABD toprağı dışında, yani Küba’daki Guantanamo’da yapılabiliyor. Bunlar ABD’nin hem içerde hem de dışarıda başını ağrıtan en önemli konulardandır; önceki Başkan Barack Obama’nın kaldırma sözü verdiği ve haklı olarak Müslüman dünyanın şiddetle eleştirdiği Guantanamoyu olumlu örnek göstermek gerçekten çok üzücü. Uzun yıllar ABD’de kalan, Guantanamo ile ilgili tartışmaları çok iyi bilen ve “15 yılda AK Parti adeta bir insan hakları devrimi gerçekleştirdi” diyen AK Parti İnsan Hakları sorumlularının bu konu ile ilgili gerçek kanaatinin ne olduğunu çok merak ediyorum.

12 Eylül mahkemelerinde yargılanan ve o dönemde empoze edilen tek tip kıyafeti protesto eden Rahmi Yıldırım’ın hatırlattığı gibi tek tip kıyafet darbe ürünü bir zorlamadır ve bize darbe uygulamalarını çağrıştırmaktadır. Darbeyi savuşturduğumuzu büyük bir sevinçle kutladığımız bu günlerde bu tür uygulamalara başvurmak bir çelişki olmayacak mı? Ayrıca tek tip kıyafet zorlaması Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere de aykırıdır ve bilindiği gibi usulüne uygun olarak onaylanmış insan hakları ile ilgili uluslararası sözleşme maddeleri Türkiye’deki yasaların üzerindedir.

Nihayet,  bir yıl sonra OHAL sürecinde KHKlar ile ilgili yapılan işlemlere itiraz mercii olarak Olağanüstü Komisyon kuruldu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan 16.000 başvuru bu işlem nedeniyle düşürülmüş oldu. OHAL sürecindeki toplam işlemlerin yüzde 10’dan azını oluşturan 16.000 civarındaki başvuru bile bütün devletlerden AİHM’ne yapılan toplam başvurunun üçte birini oluşturduğu için tüm işlemler için başvuru olma ihtimalinin AİHM’ni tıkama sonucunu getireceği açıktır. Bu itibarla bir mecburiyet olarak, Türkiye’nin hem yurt içindeki hem de uluslararası hukuki kurumlara çok büyük ilave yük getiren bu işlemlere yönelik itirazları görecek bu komisyon kurulması zaten gerekiyordu; çok geç kalındı. Ocak ayında çıkartılan KHK ile bir ay içinde kurulacağı söylenmiş ancak 6 ay sonra kurulabilmiştir. Az sayıda elemanla aşırı iş yükü ile çalışacağı belli olan bu komisyona kolaylıklar diliyor ve her zaman gurur duyacakları hakkaniyetli kararlar almaları hususundaki tarihi sorumluluklarını hatırlatıyorum.

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…