Özel bir M. Ali Birand portresi

Eşi Cemre Birand’ın kaleme aldığı kitap, bizim tanımadığımız bir Mehmet Ali Birand’ı anlatıyor: İlginç, garip, menfi ve müspet yanlarıyla…


Uzun yıllar ekranda gördüğümüz, akşamları evimizin haberci konuğu, yazılarını, kitaplarını okuduğumuz bir gazetecinin, kendisini ve özel hayatını en yakından bilen/tanıyan bir insanın kaleminden okumak isterseniz,  Cemre Birand’ın “Memoşlu Yıllar”’ kitabı iyi bir örnek.

Cemre Hanım sadece Mehmet Ali’nin eşi, çocuğunun annesi değil. Gazeteci bir ailede yetişmiş, kolejde okumuş,  Fransa’da Siyasal Bilgiler’den mezun olmuş, Milliyet’te, Nato’da ve Ortak Pazar’da çalışmış ayrıca M. Ali Birand’ın yardımcılığını, tercümanlığını, hatta prodüktörlüğünü yapmış bir kadın. Hakiki bir burjuva. Başarılı gazetecinin arkasındaki başarılı kadın.

M. A. Birand, Türkiye basın tarihinde önemli bir konuma sahip. Getirdiği yenilikler, çalışkanlığı, hırsı, profesyonelliği ile aslında örnek bir gazeteci. Savunduğu siyası görüşlerin hepsini benimsemek zorunda değiliz. Aleyhindeki eleştirileri de biliyoruz. Ama birkaç konuda çığır açtığı tartışılmaz:

TRT’de başlayan 32. Gün ile TV izleyicisini dış dünya ile tanıştırdı. Brüksel, Washington, Moskova üçgeninde eşzamanlı olarak muhabirlik yaptı. Türk Silahlı Kuvvetlerinin iç dünyasını araştırdı, yazdı. Yalçın Küçük’ü gazeteci saymazsak, Türkiye’de Abdullah Öcalan ile ilk söyleşi yapan gazeteci oldu. Askeriyenin ve Andıç’ın hedefi ve kurbanı oldu. Ama pes etmedi. Yenilmedi. Mesleğine sadık kaldı.

Birand’ı ilk kez 1983’de Londra’da BBC’de çalışırken, bizim Brüksel muhabirimiz iken tanımıştım. Acayip sempatik bir adamdı, hep acelesi vardı, habercilik tutkusu Yalçın Bayer’inki  gibiydi. Sonraları, birkaç kez programına çağırdı, birkaç yurtdışı gezisinde beraber olduk. Galatasaray’dan abimdi.

Şam’da, Bekaa Vadisi’nde Öcalan ile ikinci görüşmesi sırasında, bugün hala utanırım, Birand’a istemeden de olsa acayip bir kazık atmıştık. Atlatma haberin esiri olmuştuk. Kızmıştı ama takmadı. Unuttu gitti. Sonraki görüşmelerimizde hiç değinmedi bile o konuya.

Birkaç yazısını ve söyleşisini fena şekilde eleştirdiğimi hatırlıyorum. Ama ABD’nin 1991 Irak saldırısını ilk başta desteklemesine rağmen, bilahare,  Türk basınında özeleştiri yapan ilk gazeteciydi. (Cüneyt Ülsever de aynı olumlu tutumu benimsedi).

Birand’la birlikte çalışmış meslektaşlardan sadece Can Dündar ile Rıdvan Akar’ın onun olumlu geleneğini sürdürmeye çalıştıklarını görüyorum.  Can’ın Birand kitabı da başarılı bir çalışma.

Cemre Birand’ın kitabı ise, bambaşka bir açıdan ele alıyor Şeytan Tüylü gazeteciyi. Kocası, hayat arkadaşı olarak. Özel hayatını ama özel hayatla meslek hayatı arasındaki ilişki ve çelişkileri de anlatıyor.

Kitaplığım yanımda değil onun için başlığı ve yazarını yazamayacağım ama yıllar önce bir büyükelçi eşinin anılarını okumuştum.  Kadınlar, erkeklere oranla, hele büyükelçi ya da gazeteci gibi, ünlü, toplumda özel bir konumu olan, adı sanı bilinen insanların eşleri, daha doğal, daha açık, daha içten oluyor sanki. Sevgisini gizlemiyor ama sıkıntı ve eleştirilerini de esirgemiyor. Cemre Hanım da mesela, büyük bir ihtimalle M. Ali’nin hemfikir olsa da, yaz(a)mayacağı konulara girmiş, çekinmeden açık açık yazmış, sevmediklerini, gerekçelerini açıklayarak hedefe koymuş.

Bu arada, ben kitabı okumaya başladım, 128 sayfayı 2.5-3 saatte bitirdim. Çünkü Cemre Birand’ın akıcı bir üslubu var. Ivır zıvır, afra tafra safra da yok yazdıklarında. Kamunun/okurun bilmesi gerekli olanla Mahrem’i usturuplu bir şekilde ayırmış/ayıklamış. İçinden geldiği gibi yazmış. Hesap kitap yapmamış, ortaya bence güzel bir kitap çıkmış. Acı ve tatlı günleri sade bir dille aktarmış.  

İzleyici ve okurun tanıdığı Birand ile Cemre Hanım’ın Birand’ı kaçınılmaz olarak farklı insanlar. Kuşkusuz bir sürü ortak yanı da var bu iki M. Ali’nin.

Birand çiftinin yaşadığı, Türkiye ortalamasına göre, olağanüstü renkli bir hayat. Yemeğe, dansa, müziğe düşkünler. Dünyaya açık bir çift. Habire geziyorlar beş kıtada. İkisinde de müthiş güçlü aile bağları mevcut. Annelerine, çocuklarına, torunlarına haliyle pek düşkünler. Çok kalabalık bir arkadaş/dost grupları var.

Şimdi, eleştiri sayılmasın, sadece bir tespit, Cemre Hanım’ın saydığı arkadaş-eş dost çevresine bakıyorum da hepsi ünlü, zengin insanlar. Birandlar’ın küçük burjuva ya da proleter olmadıkları kesin.

Bugün yaşı 60’ı geçmiş Amerikalı gazetecilerin mottosu “Back To The Old Values” (Eski Değerlerimize Geri Dönelim). Mesela Nieman’daki hocam Bill Kovach, “Biz 50’li 60’lı yıllarda işçi mahallelerinde otururduk, gazeteci olarak, çalışanlar sınıfına dahildik. Şimdiki gazete yöneticileri, TV’ciler, yorumcular filan ABD’nin en zengin kesimleri olan avukatlar, doktorlar ve emlak komisyoncularının yaşadığı mahallelerde, sitelerde yaşıyorlar. Ve bu gazeteciler hep iktidar ortamlarında dolaşıyor’’ demişti.

Cemre Hanım’ın yazdıklarından Birandlar’ın  sürekli olarak zengin iş adamları, ünlü insanlar, büyükelçiler, iktidar mensupları … vs … arasında yaşadığı anlaşılıyor. Buna rağmen, Birand’ın profesyonel bir gazeteci olarak, özellikle asker ve Kürt meselesi konusunda yerleşik düzenle tam olarak uyuşmamış olması, onun önemli bir özelliği, özgünlüğü.  Gerçi Birand bir sohbetinde ya da yazısında, eşinin ve eşinin arkadaşlarının Kürt meselesi konusunda kendisiyle hemfikir olmadığını belirtmişti. Cemre Hanım’ın kitabında bu konuda olumlu gelişmeler olduğu anlaşılıyor.

Cemre Hanım’ın, kitap yayınlandıktan sonra yayınlanan bir söyleşisinde “M. Ali hayatta olsaydı, bugün hapisteki arkadaşlarını, meslektaşlarını kurtarmaya çalışırdı’’  demiş olması da mutlaka doğru ve değerli. 

Profesyonellik hele Birandvari profesyonellik, haber konusunda ne hanım, ne oğul ne de torun dinliyor. Ben de bir keresinde tanık olmuştum: Erdoğan’ın bir Paris ziyareti dönüşünde, iş bitmiş, herkes haberini geçmiş, millet uçakta kakara kikiri yaparken, Birand bilgisayarına gömülmüş bir şeyler okuyup yazıyordu.

Dikkatimi çeken iki nokta: Cemre Hanım da M. Ali de, mektuplarında olsun günlük konuşmalarında sık sık İngilizce ya da Fransızca sözcükler, cümleler kullanıyor. Uzun süre yurtdışında yaşamış insanlarda rastlanan normal bir durum. Ama yabancı dilde kullandıkları sözcüklerin bir kısmı hassas sözcükler: Mesela Power (Güç, iktidar) ya da Top (En tepede olan).

M. Ali’nin profesyonelliğinde açıkçası bana garip gelen bir hırs var. Tek tabanca çalışıyor, kolektiften pek haz etmiyor, star ya… normal.  Sürekli bir iktidar peşinde. Aslında çekingen hatta utangaç ama bir yandan da “fırlama”’ bir yanı var. Sempatik olduğu kesin.

1962 Mekteb-i Sultani mezunu. Daha o zamandan Broşür Kolu Başkanı olmuş. Takma adı Patron. Organizasyon kabiliyeti büyük. Yıllıkta kendisi hakkında yazılan yazıda, her ne kadar bazı arkadaşlarınca becerikli, bazılarınca da pek sevimli olmayan bir sıfatla anılsa da…

Mehmet Ali Birand her şeye rağmen, gazetecilik mesleği için bizde bir rol model.

* Cemre Birand, Memoş'lu Yıllar,  Doğan Kitap, Ocak 2018

Hamiş: Gazeteciler Meclisi tartışmaları iyi bir zeminde başladı, sürüyor. Ben her seferinde ayrıntılı görüş belirtmek istemiyorum. Çünkü projenin esas sahibi bütün medyazedeler. Yine de 2 önemli yazıyla beni çok etkileyen bir mesajı aktarayım:

"Eskişehirde fabrika işçisiyim. Sizi belki son 5-6  yazınızdan bu yana takip ediyorum. Açıkçası öncesinde isminizi bile duymamıştım. GM önermeniz benide çok heyecanlandırdı. Bende bağımsız gerçekçi doğru haberciliğe hizmet etmek istiyorum. Çünkü tv ve gazetelerden midem bulanıyor. Dünya kasıp kavrulurken saçma gündemlerden bıktım. Üstelik ve malesef eski AKP li olarak."

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…