Şimdi yapılması gereken: Yeni Anayasa için çalışmaya başlamak

YSK'nın açıklamalarına karşın kimse 16 Nisan sonuçlarının doğruluğuna inanmıyor. Herkes Anayasa değişikliklerinin %50'yi aşan halk oyuyla reddedildiğini biliyor.


Şimdi yapılması gereken bu ortak sonucu sağlayan farklı parti ve toplum kesimlerini doğru bir amaç ve hedefin çevresinde tutabilmektir. Bu hedef ancak, hukuk devleti ve demokrasinin güvencesini oluşturan 'toplum sözleşmesi' niteliğinde yeni bir anayasa çalışması olabilir.


16 Nisan 2017 halk oylaması, demokrasi tarihimizde -1946 Seçimi gibi- hak ettiği yeri aldı. 1946 Seçimi, iktidar imkan ve baskısıyla ve 'açık oy / gizli sayım' yöntemiyle kazanılan bir 'sözde seçim' olarak tarihe geçmişti. O günden bu yana, çok partili hayatın başlangıcında yaşanan bir 'seçim şaibesi' olarak anılıyor.

16 Nisan referandumu da, oylama günü, hatta sayım sırasında, kanunun açık hükmü çiğnenerek 'mühürsüz zarf ve oyların geçerli sayılmasıyla' meşruluğu sakatlanmış bir oylama olarak tarihe geçecek.

Kuşkusuz 16 Nisan'ın bu sonucu hep tartışılacak. Tartışma sadece içinde yaşadığımız dönemin bir siyasi çekişme konusu olarak da kalmayacak. Gelecek onyıllarda, -1946 Seçimleri, yahut 1982 Anayasa Oylaması gibi- Türkiye demokrasisinin bir ibret sayfası olarak hatırlanacak; hukuk ve siyaset yaşamımızın hangi badirelerden geçtiğinin örneği olarak belki okullarda bile okutulacak.

Ancak, 16 Nisan'ın -üzerinde önemle durulması gereken- bir de olumlu yönü var. YSK'nın açıklamasına karşın, içerde ve dışarıda kimse bu sonuçların doğruluğuna inanmıyor. Herkes, Anayasa değişiklikleri önerisinin %50'yi aşan halk  oyuyla reddedildiğini biliyor. Bu değişikliklere 'Hayır' diyen yurttaşların oranının %60'lara yaklaştığına inanan, makul gerekçelerle bunu savunanlar da var.

Gerçekten İstanbul, Ankara, İzmir gibi belirleyici büyük illerde, Denizli, Balıkesir, Manisa başta olmak üzere tüm Ege ve Trakya illerinin yanısıra Antalya, Mersin, Adana, Hatay, Diyarbakır, Van gibi bütün büyük merkezlerde 'Hayır' oyu çıkmışken, ülke toplamında 'Evet'in öne geçmesi neredeyse olanaksız ve önceki seçim sonuçlarına da aykırı görünüyor.

16 Nisan'ın olumlu, umutlu, cesaret verici asıl sonucu budur. Bütün iktidar imkan ve baskısına karşın %50'yi aşkın seçmenin bu değişikliklere karşı çıkması Türkiye'de demokrasinin geleceği açısından bir umut ışığıdır.

Bu umut ışığının belirmesi, kuşkusuz bir siyasi partinin, bir kesimin başarısı değil, birbirinden bir hayli farklı birçok parti ve kesimin, her partiden ve partisiz yurttaşlarımızın içtenlikli ve özverili çabalarının ortak sonucudur. .

Bu sonuç bir siyasi partiye mal edilemeyeceği gibi, kimsenin kişisel kariyer beklentileriyle yahut particilik hesaplarıyla da heba edilemez. Şimdi yapılması gereken bu ortak başarıyı sağlayan gücü, birbirinden farklı parti ve toplum kesimlerini doğru bir amaç ve hedefin çevresinde bir arada ve olabildiğince bütün olarak korumaya ve geliştirmeye çalışmaktır.

Bu birliktelik ve ortak yürüyüş, bugünden adaylık tartışmaları ve yarışmaları başlatarak sağlanamaz. Ortaya, bütün farklı kesimlerin üzerinde birleşeceği bir ortak hedef koymak gerekir. Bu ortak hedef de ancak devletin ve demokrasinin sağlıklı temeller üzerinde yeniden inşası olabilir.

Son yıllarda yaşadıklarımız Türkiye demokrasisinin yeterince olgunluğa ve erginliğe erişemediğini kanıtlamıştır. İktidarın yorgunluk ve yıpranmışlığına karşın, muhalefetteki partilerin hiç biri kapsayıcı bir programla bütün toplumda yeni umutlar yeşerten bir siyasal hareketlilik oluşturamadı.

Daha da vahimi, devletin -adalet, güvenlik, eğitim gibi- asli görev alanlarında kurumlaşmış olması gereken temel örgütlenmeleri de etkisiz, güvensiz ve işlevsiz hale geldi.

Bu durum karşısında ortaya devleti ve demokrasiyi yeniden ihya edecek kapsayıcı bir programla çıkmak zorunludur. Bu konuda farklı partilerin ve partisiz yurttaşların ortak bir zeminde buluşması, ancak yeni bir anayasa hazırlığının çevresinde birleşmeleriyle mümkün olabilir. Çünkü anayasa, devletin temel kurumlarının oluşum ve işleyişini düzenlediği gibi, yurttaşların devlet karşısında temel hak ve ödevlerini de belirleyen bir ana-hukuk metnidir.

Farklı siyasal görüşlerden insanlar, ekonomi ve çoğu toplumsal konularda ayrı düşünebilirler; bu doğal olduğu gibi, çoğulcu toplum yaşamının da gereğidir. Ancak bu farklı görüşler, devletin iyi işlemesi, toplumun barış ve huzur içinde yaşaması ve yurttaşların temel haklarının güvenceye alınmasının asgari kurallarını belirleyecek bir temel hukuk metni çevresinde birleşebilirler.

Bu, demokrasi için bir 'toplum sözleşmesi' oluşturma çabasıdır ve bu çabanın somut ürünü yeni bir anayasa önerisi ortaya koymak olabilir.

Bugün geldiğimiz yer, bir askeri darbe sürecinin ürünü olan 1982 Anayasası'nın, geçen 30 yılı aşkın sürede, geniş bir uzlaşma ile kökten değiştirilememiş olmasının da sonucudur. Aslında bu süre içinde defalarca anayasa değişikliği yapıldı. Ancak bu değişiklikler kapsamlı bir tartışmanın sonucu değil, dayatılan siyasal koşulların (çoğu kez AB ile uyum gereğinin) zorlaması sonucu oldu.

Bu alanda 1991 ve 2007 seçimleri sonrası doğan imkan ve umutlar, kısır siyasal çekişmeler ve kişisel hesap(laşma)lar sonucu ziyan edildi.

82 Anayasasında, askeri darbenin lideri olarak cumhurbaşkanına verilmiş yetkilerin, sonraki dönemlerde bir türlü 'parlamenter demokrasinin gereklerine uygun olarak' sınırlandırılmamış olması, bugün karşımızdaki sorunun başlıca nedenidir.

O nedenle, şimdi çok gecikilmiş de olsa, yapılması gereken -daha vakit yitirmeden- yeni, demokratik, çoğulcu, eşitlikçi bir anayasa hazırlığı çevresinde toplanmaktır. Türkiye'yi 'hukuk devleti ve demokrasi' temelleri üzerinde yeniden ayağa kaldırmak, içerde güvenliği, dışarıda saygınlığı yeniden inşa etmek çevresinde birleşen çaba, farklı çevrelerin elini birlikte taşın altına koymasını sağlamanın akılcı ve biricik yoludur.

Yeni bir 'toplum sözleşmesi' niteliğinde ortak anayasa çalışması, farklı siyasal ve sosyal çevreleri anlamlı bir zeminde buluşturabilir ve demokrasi konusunda makul bir güçbirliğinin temelleri atılabilir. Böyle bir ortak hedef çevresinde birleşmeden ve ortaya kabul edilebilir bir toplum sözleşmesi koymadan adaylık arayışları ve hele isim telaffuzları, bugüne kadar defalarca olduğu gibi, bu son umudun da yok olmasıyla sonuçlanır.

'Toplum Sözleşmesi' niteliğinde ortaklaşa anayasa çalışmasının yöntem ve ilkeleri konularını gelecek yazılarda açmaya çalışacağım.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…